BEKLEMEK KIRMIZIDIR

Biliyorum, ölümüne en çok kadınlar üzüldü. Odetta da üzülmüştür biliyorum. Ama ben onu, Odetta’dan daha önce sevmeye başlamıştım. Sahnedeyken sesi, nefis alçalış ve yükseliş sergileyen adamın, sık sık sesi kısılırdı dışarıda. Bir kere beni sevdiğini söylerken kısılmıştı. Ses kısıklığını, bana karşı sahiciliğinin bir göstergesi olduğuna inanmıştım gururlanarak. Pek safmışım! Benden ekmeği uzatmamı istediğinde sesi kısılınca anlamıştım. Bir kere de ışığı söndürmemi istediğinde kısılmıştı. Ona içten içe kırılmıştım. Hatta kızının “Babama nasıl kıydın!?” demesine belki bu cevabı vermeliydim. Çünkü ekmeği uzatmamı isterken sesi kısılmıştı. O bilmez babasını, Odetta da bilmezdi. Ben bilirdim. O acımasız bir adamdı. O alçak bir adamdı.

Sahnede tiratlar atarken, şiirler okurken o korkunç adamı Don Juan sanan o aptal kadınlar da bilmezdi. Kulisin kapısı hep kadın hayranlarıyla dolu olurdu. Kimi getirir gül verir, kimi bir kart yazıp telefonunu bırakır, kimi bir mektup. Kimi de direkt evine çağırırdı. Ama o, sahnesi biter bitmez bana koşardı. Hazırladığım yemeğe bile dokunmadan, hatta ben kapıyı açar açmaz üzerime atlardı. Hemen her gün sevişirdik. Aslında bunları, tüm bunları anlatmalıydım hakime ama, ama yapamadım. Herkes, herkes benden nefret ediyordu. Onlara onu sevdiğimi söylemedim, söyleyemedim. İnanırdım o da beni severdi.

Ms.1200 yıllarında İstanbul

http://www.arkeo3d.com/byzantium1200, adlı site Doğu Roma imparatorluğunun başkenti Bizans’ı o döneminin haşmetiyle yeniden yaratmış. Siteden aldığım resimlerle bir video yapıp dailymotion’da yayınladım. Burada sizlerle de paylaşıyorum. İstanbul’un nereden nereye geldiği görmek adına düşündürücü olan video’yu umarım seversiniz.

oik0s: Müzik bana aittir.

Kaos olursa, ne olur?

Kaos çıksın istiyorum. Tüm bu kabul edilmişlikler, tüm bu düzen dağılsın. Bu alışkanlıklar/alıştıklarımız gitsin.
Okuduğum okulları düşünüyorum, ders kitaplarımı elime alıyorum. Ve duvarımda çerçeveli (babam yaptırmıştı) bir diploma olmasına rağmen, kendime esasen ne öğrenmiş olduğumu soruyorum. Bana takdir edilen bu belgeciğe gülmeden edemiyorum. Çektiğim kopyalar, ezberlediğim paragraflar geliyor aklıma. Hakikaten artık rutine giren edimlerim bile sorgulamamı törpüleyemiyor. Esasen ben ne öğrendim; düzene uyumlu bir insan olmaktan başka. Ta ki replikleri karıştırmaya, sıkılmaya, bozulmaya başlayınca kadar. Benden önce oynanmaya başlamış bu oyunu bozmak istiyorum. Bu düzen dedikleri sistemi, bu kendimizi bir şey sandıran belgeleri dağıtasım, yakasım geliyor. Ya yönetmen beni kovacak, ya bu film beni kusacak. Evet, bir gün diyelim, zaman öyle bir zaman ki kaos gelmiş. Doğru denilmiş, öğretilmiş bilgilerden sıyrılmış sadece deneyimlerimizle karar verir halde yaşıyoruz diyelim.
Ne olur?

Latay nob sridu

Aşık olduğunuz, buna karşın dilini hiç bilmediğiniz ve telepati yoluyla anlaştığınız birisiyle, telepatik ilişkinin devre dışı kaldığı bir anda konuşmak zorunda olduğunuzu düşünün. Ona söylemek istediğiniz önemli birşey var, ama siz sevdiğiniz insanın dilini hiç bilmiyorsunuz. Neyse ki bir tercüman yardımınıza yetişiyor o an ve telaffuz etmeniz gereken cümleyi size fısıldıyor; “Latay nob sridu”

Bu cümle ile neyi söylemek istemiş olduğunuzu siz seçin, ama söylemek istediğiniz şeyi anadilinizde söylemek ile “Latay nob sridu” şeklinde söylemek arasında.. hangisini tercih ederdiniz diye sormayacağım, ama bu ikisi arasındaki farklılıkları tarif etmeyi denesek neler çıkar acaba karşımıza?

Konuyu biraz daha geniş bir perspektifte ve bir üst boyutta ele alırsak şöyle bir soru da eklenebilir tabi; Çevrenizdekilerle, hatta sevdiğiniz insanla anadiliniz ile değil de sonradan öğrendiğiniz ve anadiliniz kadar hakim olmadığınız bir başka dille anlaşmak zorundaysanız, ilk bakışta bu durumun getireceği pek çok dezavantajdan bahsedilebilir şüphesiz. Peki ya bizati böyle bir durumdan kaynaklanan ve kendi aralarında anadilleriyle anlaşan insanların sahip olamayacak olup sadece bizim sahip olabileceğimiz avantajlar ?

Irkçılık ve Milliyetçilik

ırkçılık: İnsanların toplumsal özelliklerini dirimbilimsel, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti.

milliyetçilik: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk, ulusalcılık, nasyonalizm.

1899’da Birleşik Devletler senatosunda şunlar söylenmişti; “Tanrı, İngilizce konuşan ve Cermen halkları binlerce yıldır boş ve değersiz bir kendini beğenmişlik için hazırlamıyor… O bizi, vahşi ve zayıf halklar üzerinde egemenlik kurabilelim diye, hükmetmekte ustalaştırdı.” Transistörü icat edenlerden biri olan B. Shockley, siyahların genetik olarak beyazlardan daha az zeki olmasından ötürü onlara eşit fırsatlar verilmemesi gerektiğini ileri sürmüştü, ki bu fikir meşhur psikolog Hans J. Eysenck tarafından da savunulmuştu. İnsan doğası, diğer hayvanların yaşam tarzlarıyla çarpıtılmış paralellikler kurulmak suretiyle, tüm toplumsal bozuklukların kaynağı ve izahı olarak görülmektedir. Sosyobiyolojinin daha kapsamlı bir iddiası, ırkçılık ve milliyetçiliğin, “akraba seçimi”nin bir ürünü olan kabileciliğin doğal uzantıları olduğudur. “Milliyetçilik ve ırkçılık” der E. O. Wilson, “basit kabileciliğin kültürel olarak doğal sonucudurlar.” Bu fikir Richard Dawkins tarafından bile ileri sürülür: “Belki de ırksal önyargılar, yakın akrabaları seçebilmek için fiziksel olarak kendine benzeyen bireyleri belirleme ve görünüşü farklı bireylere kötü davranma eğiliminin akılsızca bir genellemesidir.”