Hristiyanlığın İslama Bakışı

Her zaman aşamadığımız bir tartışma konusu var bazı müslüman arkadaşlarla. Bana hep,
– Biz sizin dininizi peygamberinizi kabul ediyoruz, siz bizimkisini niçin etmiyorsunuz?
diye sitemde bulunuyorlar.

Herşeyden önce Rab İsa, bizim peygamberimiz değildir. Tanrının vücud bulmuş halidir. Müslümanlar bunu zaten kabul etmiyorlar. Onların inandıkları, kendi inandıkları peygamber gibi Rab İsa’nında bir insan ve peygamber olduğu. Dolayısı ile sitemlerinin ilk cümlesi geçerliliğini yitirmiş oluyor.

Gelelim ikinci kısma. Şimdi yeryüzünde yeni bir din çıksa ve birileri dese ki müslümanlara.
– Biz sizin peygamberinizi kabul ediyoruz, Allah tarafından gönderildiğini biliyoruz. Bizim dinimizde zaten böyle diyor, böyle yazıyor. Sizde bizim peygamberimizi ve tanrımızı kabul edin.

Tek başınalık.

Tek başınalıkta masumiyet vardır derdi Krishnamurti. Osho’da benzer şeyler söylemişti. Tek başımayım, sessiz bir bekar evinde, sabaha dek o sorumsuzluğu içime çekmek üzere. Maalesef burası da sessiz değil. Hatta hiç olmadığı kadar şamata dolu. Ağlayan çocuklar, ne dediği belli olmayan bir delinin naraları, bagaja iki kolon atmış, hırpani genç magandaların acı dolu, ciyaklayan melankolik şarkıları, onlara inat vızıldayan litrelik meyve suyu kapağı, köşebaşında saati umursamayan hafriyat çalışmaları, vb. Her şey seferber olup tekbaşınalığımı katletmek üzere hareket halinde.

Tek başınalık deyince aklıma çocukluğumun çizgi filmi “red kit” ya da orjinal ismiyle Lucy Lou gelir, kendi kendisini iyileştiren “rambo” gelir, barbar “conan” gelir, en uç noktada “terminaor” gelir. İkinci filmde onu da duygusal hale getirdiler. Hatta o kadar duygusal oldu ki filmin sonunda kendisini eriterek yok etti. Duygular bir makinayı bile yok ederken insanoğlu nasıl hala hayatta kalabiliyor? Evrenin en bilinmez sorusu bu olsa gerek. İnsanoğluna verilmiş en ölümcül lanet bu. Bunca soruna rağmen onu hayatta tutan ego mu?, kişisel önemliliği mi?, Her ne haltsa onun ne olduğunu bilen birisi var mı? Eğer varsa onu yok etme yollarıyla birlikte paylaşırsa sevinirim. Bu sayede, belki biz de kendimizi eriterek bütün saçmalıklardan kurtulabiliriz…

Bilmeme üzerine…

Bilmemeye inanıyorum ben. Bugün bilmemenin savunusunu yapacağım. Methiyesi de denebilir. Bilmemezlik şaşırtıcı ve büyülüdür. Bu nedenle bilmekten hep kaçtım sevgili okuyucu. Bana “sen ne bilirsin ki” dediklerinde “bilmem ki” dedim. Mütevazılık yapmıyorum vallaha (tanığım büyük). Düpedüz bilmemekten söz ediyorum.

Oysa çoğumuz o kadar emin, o kadar bilgili ki. Hayır, bazen yaparım ama amacım iğnelemek de değil okuyucu. Ayrıca bilenlere özendiğim de olmuştur desem yalan olmaz. Ama ben bilinemezliği savunuyorum. Bilmediğimi biliyor, ama bildiğimi sandığım şeyden şüphe ediyorum sevgili okuyucu.

Çünkü bilgiler değişiyor, çünkü algılar değişiyor, çünkü dünya düz bir tepsi sanılırken uçurumdan düşmeyeceğine inanarak (dikkat çekerim okuyucu) gitmiş kâşifler vardı. Çünkü varız, çünkü ölüm de var. Çünkü sorularım çok, çünkü sormaktan korkmuyorum. O halde bilmiyorum.