S . O. S . LÜTFEN YARDIM EDİN… TEK KELİME YETECEK…

ÖZGÜR İRADE , KADER VE IŞIK

Herkes gibi, ben de, özgür bir iradeye sahibim. Tüm kararlarımı özgürce alırım… Bu, o kadar açık bir gerçek ki, hiç bir delile, ispata ihtiyacı yok. Her şey bütün açıklığı ile meydanda. Seçimlerimi, hep serbestçe yaparım. İster yemek yerim… İstersem su içerim..İster kırmızı gülü koklarım istersem sarıyı… Sıcak veya soğuk duşu tercih etmem de tamamen bana bağlıdır. Mesela şu anda, istediğim sözcükleri ben tamamen serbest irademle seçiyorum. İstesem pekala başka kelimeler kullanabilirim. Veya, hiçbir şey söylemem… Tüm ömrüm boyunca olduğu gibi, şu anda da, kararlarımı tamamen hür irademin etkisi altında alıyorum. Bu apaçık meydanda. Ben, özgür iradesi olan bir insanım…

Ama, acaba. gerçekten de böyle mi?..Ben, sahiden hür iradeye sahip miyim?… Yoksa, olmayan bir serbestiyete, gerçekten sahipmişim gibi mi geliyor ,bana.. Bu sadece basit bir yanılsama mı?..

DARVİN’DEN ÖNCE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI YAZMIŞTI!

İNSANIN DA EVRİM ÜRÜNÜ OLDUĞUNU, DARVİN’DEN ÖNCE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI YAZMIŞTI!

Prof. Dr. Özer OZANKAYA

Eğitim kurumlarından “evrim” kuram ve düşüncesini ve bu düşüncenin en seçkin kişiliği olan Darwin’i dışlamakla, bilimsel düşünce yerine dinsel düşünceyi geçirmeğe girişen, böylece gerçekte ussal düşünceyi köreltmeye çalışırken dini de yozlaştıran Milli Eğitim Bakanlığı’na TÜBİTAK da kendisini açık açık ekledi!

Cahillik mi, Türk ulusuna ve İslam dünyasına karşı yüzlerce yıldır beslenen kasıtlı bir kötü niyet mi; hangisi daha ağır basıyor, kesinlikle bilinemez.

Ama kesin olan şu ki, bir cahillikle bir kötü niyet aynı sonucu veriyorsa, aralarında ayrm yapmaya gerek yoktur.

‘Milli’ özelliğini yitirmiş bulunan Eğitim Bakanlığı le TÜBİTAK yönetimine, önce Darvin doğmadan 50 yıl önce, 1756’da MARİFETNAME adlı kitabını yazmayı bitiren Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi’nin hem evrim konusunda, hem de sözde dini koruma gerekçesiyle bilimsel yönteme ve nesnel bulgulara karşı çıkma sapkınlığı konusunda yazdıklarını bildirelim; sonra da böyle bir sapkınlığın yol açtığı kötülükler konusunda yaptığı müthiş uyarıyı hatırlatalım:

Şamanın Yolu

Aşağıdaki yazı antropolog Michael Harner’in “Şamanın Yolu” (maalesef kitap piyasada mevcut değil) kitabından alıntıdır. M. Harner antropolog olan ve şu andaki en önemli şamanlardan biridir.

Kitap için CC nin yorumu
“Muhteşem, büyüleyici… Harner gerçekten ne hakkında konuştuğunu çok iyi biliyor.”
– Carlos Castenada-

Sevgiler & Selamlar

Aki

ŞAMAN TRANSI

Şaman transı: kutsal, ilahi sahaya doğru açılan bir şuur deneyimidir. Buna yolculuk denir.
Şaman tipi transa Orta Asya ve Sibirya halklarında, Amerika yerli kabilelerinde, Kiwai papularında, Borneo Dayaklarında ve Avustralyalılarda rastlanır.
Şaman tipi trans ilkel toplumlardaki tek trans biçimi değildir ancak en olgun biçimidir.
Trans tarihsel süreci içinde ele alındığında ilkel denilen toplumlardaki ilk aşamasında henüz kollektif bir biçim kazanamamıştır. Şamanın mistik extazı (kendinden geçme çoşkunluk hali) bireysel bir davranıştır.

Dünya Şiir Günü

2009 Dünya Şiir Günü Bildirisi
YALIN SÖZÜ YEĞLESE DE YALINAYAK DEĞİLDİR ŞİİR!

Bir yüzleşme günündeyiz yine.
Yine şiire bakıyoruz. Yine şiir ne işe yarar diyenlerle göz göze gelerek.
Sesimizde yankılanan yine öncelikli bir soru: Hangi niteliklerle yüz yüze getirir bizi şiir?
Sayabiliriz o niteliklerin birkaçını hemen: Yaratıcı eyleme merak, dönüşü olmayana cesaret, sıradana açılan savaş, emeğe gösterilen saygı, duyarlığa tanınan özgürlük, tasarlananı genişleten ufuk…
Şöyle diyebiliriz örneğin:
“Çin Seddi bittiği akşam duvarcılar nereye gittiler?” diye soran meraktır şiir.
Kralı çıplak gördüğünde korkağın söyleyemediği cesur sözdür.
Sıradanın yavanlığına başkaldıran çeşitlilik, emeği hor görene indirilen tokattır.
Duyarlığı sınırlı tutanın karşısına yeni bir dil ile, tasarlananı güdük bırakanın karşısına yeni bir dünya ile çıkandır.
Neruda’nın dediğini bir kez daha yineleyebiliriz öyleyse: Yedi canlıdır şiir. Bunca sömürü ve yoksulluğun insana yaşamı dar ettiği, işkence ve savaşlarla bunca zulmün, zorbalığın, kıyımın yeryüzünü kana boğduğu günlerde şiirin payına da canından olanların acısı düşer, soluğunun önüne birtakım engeller dikilir. Ama her keresinde yeniden canlanacaktır o, yüzleşmek için ayağa yeniden kalkacaktır.
Her yüzleşme gününde kıyıcıya, zorbaya, işgalciye karşı diyeceği bir söz, yapacağı bir eylem, her yüzleşme gününde suskun kalanlara, boyun eğenlere karşı dolaşıma çıkaracağı bir öfke vardır çünkü. Eylemini kendisi kalarak gerçekleştirmeyi, öfkesini sözcüklere bürüyerek biriktirmeyi, sözünü çoğu kez yalın söylemeyi yeğlese de, onlarla
kıyıcının, zorbanın, işgalcinin ve suskunluğun üstüne yürürken yalınayak değildir. Çıkarıp kafalarına fırlatacağı bir ayakkabısı her zaman vardır.

Seçim ve Pankartlar

Yine seçimler yaklaşıyor ve her yer pankart, bayrak, gürültü yapan şarkı söyleyen slogan atan hoparlörlü arabalar. Peki bunca yapılan masraf gerçekten etkili oluyor mu? Yani o iç içe geçmiş bayrakları, pankartları, sesleri okuyabilen, duyabilen var mı gerçekten. Yada bunları görüpte atacağı oyu değiştiren?

Ben şahsen olduğunu düşünmüyorum. Kimsenin o bayraklardan etkilendiğini de sanmıyorum. Birde yapılan masrafı düşünün. Bütün bu kirliliğin bedeli var. Milyonlarca bayrak, pankart, bu işe koşulan araçlar. Oysa o yapılan masrafa kaç bin öğrenci okur, kaç okula labaratuar kurulur, kaç iş istihdam sahası açılır.

Anlaşılan, kriz; partileri ve parti liderlerini pek etkilememiş gibi duruyor. Üstelik hiç bir işe yaramayacak, onca şeye yapılan masrafı düşündüğümde, daha çok yolumuzun olduğunu hissediyorum.