Siyah Cahil De Diyemez Miyiz?

“Neden kara cahil diyoruz da, siyah cahil demiyoruz? (…) Kelimelerin çokluğu zenginliktir, ama ama bir şartla: Fransızların nuance dedikleri ‘ince ayrılıklar’ olursa… Siyah ekmek ile kara ekmek’ten başka bir şey anlatıyorsa, o zaman zenginliktir. Yoksa karışıklıktır. Bu çeşit zorluğu Fransızlar da yaşadıkları için, dillerini düzeltirken ilk işleri böyle eş kelimeleri temizlemek olmuştur. Bir dilde yabancı kelimelerin şansı yeni kavramlar getirmelerine dayanır.”
-Suat Yakup Baydur, Dil ve Kültür, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayın Ajansı AŞ.
1999,s.99

Baydur, dilin sadelik ve zenginlik arasındaki dengeyi bulması gerektiğini, yeni kelimelerin yayılması ve eskilerinin yitirilmesinin de bu denge uğruna yaşandığını savunmaktadır. Kelimeler aralarında bir nüans barındırıyorlarsa zenginlik kazandırırlar, bulundurmuyorlarsa fazlalıktırlar. Üstelik bunu sağlamak için dilin üstünde bulunan bir otoritenin varlığını da varsaymıştır.

Baydur dile “temizlenebilir” “düzeltilebilir” ve en verimli formuna getirilebilir bir yapı muamelesi yapmaktadır. Oysa bence dil, o dili konuşan tüm insanların ufak etkileri olduğu, sürekli değişen, yeni kelimeler kazanıp eskilerini yitiren organik bir yapıdır. Aynı şekilde bir dilin zenginliği ile karmaşıklığı kolayca ayrılabilir değildir vlarak nüansıe bu ayrımın dile atfettiği estetik ve işlevsel değer yargısı gerçeği yansıtmamaktadır. Bundan ayrı on mecburi olarak iki kelime arasında var olduğunu düşünüyorum. İki kelime arasında nüans söz konusu değilse her yönden aynı kelimelerdir. “Kara” ve “siyah” farklı kelimelerdir, bu kelimeleri içeren ifadeler de zorunlu olarak farklı olacaklardır. Bu farklılıkların bir sözlükte açıklanmaması veya kolay dile getirilir olmamaları var olmadıklarını kanıtlamaz. Aynı şekilde yabancı kelimelerin de dile katkıları sadece dilde o noktaya kadar var olmuş kavramsal bir boşluğu doldurmak değildir, dönemin materyal şartları ve sosyal etkiler ise asıl şanslarını belirleyen faktörlerdir. Bunların
hepsini bu deneme içerisinde açacağım.

Baydur’un dil hakkında konuşurken kullandığı dil bana dilbiliminin bilimleşmesinden beri (19-20. yüzyıl) dilbiliminde ciddi bir rolü olmayan kuralcı (prescriptive) bakış açısını hatırlattı. Dilin bazı özelliklerine pozitif, bazılarına negatif değer yüklemek (karmaşa/zenginlik) ve dili yukarıdan (TDK benzeri kurumlar veya dil reformlarıyla) dikte edilebilecek bir yapı olarak görmek modern dilbiliminde pek kabul gören bir sistem değil. Modern dil bilimi bilimsel yöntemi takip ederek dilin gelişimini ve nüanslarını gözlemlemekle, betimleyici (descriptive) bir rolle kendini kısıtlamaktadır. Ben de bu konuda konsensüse katılma eğilimindeyim. Peki neden?

Bence kuralcılık, benzeri pek çok korumacı felsefe gibi gerçeğe dayanmaktan ziyade insanın kontrol ve değişmezlik arzusunu avutur. Sonuçta dilin mutlak bir formu asla olmayacaktır. Dilin insanlar tarafından her gün değiştirilen organik formunu değil de tarihte bir noktada rastgele bir şekilde “doğru” kabul edilmiş versiyonunu kullanan insanlar artık var olmayan bir dili konuşmaktadır. Bu durum göçmenlerin bir zaman kapsülü gibi ana dillerinin anavatanlarını bıraktıkları zamandan kalma bir versiyonunu konuşmalarına benzerdir. Dile kuralcı yaklaşım geçmişte yaşamaktan öteye geçemez, Baydur’un ortaya koyduğu reformist bakış açısında bile.

Buna ek olarak dili kontrol etmek, insanların düşüncelerini de kontrol etmek demektir. Bu
Nietzsche’nin “dil hapishanesi” kavramından Orwell’in “yenisöylem”ine kadar pek çok kişinin işlediği bir konudur. Dil insanların düşüncelerini şekillendirir hem de bunu neredeyse görünmez bir şekilde gerçekleştirir. Yakın zamanda yapılan bir araştırma İskoçların dillerinde gramatik olarak duyguların içten hissettikleri şeyler değil de onların üzerine gerçekleşen olgular olmasının İngilizlere kıyasla duyguları gerçekten daha dışsal duyularla algılamalarına sebep olduğunu keşfetmiştir. Açlık gibi öylesine temel bir hissin algılanışı bile dil yoluyla değişebiliyorsa daha soyut konseptlerin dilin etkisinden kaçınma konusunda hiçbir şansı yoktur.

Bu sebepten tarihsel olarak dil reformları siyasi ve toplumsal değişimleri de beraberinde getirmiş, hatta tam olarak bu sebepten gerçekleşmişlerdir. Bunun için örnek olarak uzağa gitmeye gerek bile yoktur. Türkiye’de Harf Devrimi sadece Latin alfabesi fonetik anlamda Türkçe’ye daha uygun olduğu ve bu sebepten okuma yazma öğrenmek daha kolay olacağı için yapılmamıştır. Bunlarda doğruluk payı olabilir ancak Türkiye’yi Batı’ya dilsel anlamda yaklaştırmak ve Osmanlı’dan uzaklaştırmak da önemli sebeplerdendir. Veya İngilizce’de cinsiyeti bilinmeyen bir birey için kullanılan zamirlerin “he”den “he or she”ye, ondan da “they”e geçmesi toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dile yansıması ve dilin de bunları pekiştirmesini gösterir. Ancak İngilizce’de bu süreç yukarıdan dikte edilmemiş, toplumsal değişimlerin otoriteler tarafından kabullenilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu da insana sordurur, otoriteye hiç gerek var mıydı?

Dil kendi haline bırakıldığında toplumsal değişimleri yansıtır ve bu değişimleri geri tetikler. Dil ve toplum sürekli bir ilişki halindedir. Reformlar bu sembiyotik ilişkinin arasına girip hem toplumu hem de dili başka bir akışa sürükleme çabasıdır. Bu reformların mutlaka net bir toplumsal zarar olduğu anlamına gelmez. Yine de, bu bakış açısını varsayılan almak kişinin otorite üzerinde bir kör noktası olduğuna işaret edebilir.

Baydur’un yabancı kelimelerin kavramsal bir boşluğu doldurmasını tartışırken bir kavramın hem yabancı (nuance) hem de Türkçe (ince ayrılıklar) karşılıklarını kullanmış olması biraz ironiktir. Türkçe’de “ince ayrılıklar”ın dolduramadığı kavramsal bir boşluk mu vardı ki Fransızca bir kelimeye başvurması gerekti? Elbette, aralarında direkt çeviriden öte bir nüans, kendisi 1999’dan beri Türkçeleşmiş olarak dilimizde yer edinmiş bir kelime, bulunmaktadır. Ancak bence bu kelime tercihlerinin kelimelerin sözlük anlamlarından daha fazlasından beslendiğinin de bir işaretidir. Bu paragrafta Baydur Fransızların dillerine karşı tavırlarını
açıklamaktadır, o yüzden de Fransızca bir kelimeyi tercih etmekte kelimenin anlamından öte bir değer bulmaktadır. Hiçbir kelime tek başına boşlukta bulunmamaktadır, bağlamsal olarak anlam kazanırlar. Bu içinde kullanıldıkları konuşmanın içeriği de olabilir, materyal şartların dile toplumsal bir boyutta yansıması da. Bu şekilde her kelime asla bir sözlük içinde ifade edilemeyecek sonsuz bir nüans taşır.

Belki de sorulması gereken soru “Nüans önemli midir?”den ziyade “Nüansın olmaması mümkün müdür?” olmalıdır. Dilbilimi ne kadar bilimsel yöntemi baz alarak hareket etse de incelediği objenin, dilin, o dili konuşan milyonlarca belki milyarlarca farklı kişinin her biri için ufak nüansları olduğundan bazı noktalarda bireylerin sezgisine dayanmak zorundadır. Eş anlamlı (veyahut çevrilmiş) kelimeler birbirlerinin matematikte görülebileceği gibi mutlak karşılıkları değildir. “a = b” dendiğinde “a” ve “b”nin her açıdan eş değer olduğunu anlayabiliriz. Ancak örneğin “yoksul” ve “fakir” kelimeleri pek çok şartta birbirleriyle değiştirilebilir olsa da mutlak bir eşitlik söz konusu değildir. Üstelik şu an öyle görünselerdi bile aralarında gelecekte anlam kırılmaları yaşanması mümkündür. Filozoflar eş anlamlı veya çeviri kelimelerden terim üretme sürecinde sıkça beslenir, o nüansları ya yakalar ya da kendisi oluşturur ve kullandığı kelimelere
yeni bir hayat kazandırır. Eğer dildeki her türlü “fazlalık” ve “karışıklık”tan kurtulsaydık dilin zenginliğini de mecburen yitirirdik.

Bu konu bence şiir üzerinden de incelenebilir. Şiir dilin en saf formudur. Gündelik konuşmalar ve pek çok düzyazı dili kullanarak bir amaç için gerçekleştirilir. Şiirin amacı ise dilin kendisidir, dil ile derin bir bağı vardır. Bu sebepten şiir çevirmek diğer pek çok dil kullanımını çevirmekten daha zorlu bir süreçtir. Hatta cevaplaması ilk görüldüğünden çok daha zor olan “Şiir nedir?” sorusuna benim en yakın hissettiğim cevap “Dil ile oynamaktır.” olur. Şiir bir dilin zenginliğinin vücut bulmuş halidir. Ben hem dilbilimi ve felsefe hem de şiirle ilgili biri olarak eğer “karışıklık” çıkaran, gereksiz ve toplu dilimizde yer kaplayan eş kelimeleri “temizlersek” şiirin sadece zarar göreceğini düşünüyorum. Görünürde tamamen aynı anlamlı iki kelimenin bile varlığı değerli, nüanslıdır. Hiçbir şeyde bulunamasa bile bu nüans farklı yazılmalarında, okunmalarında veya kökenlerinde bulunur ki bu şiir için önemli bir özelliktir. Zaten onların da aynı olduğu bir durumda aynı kelimeden bahsediyor olmalıyız.


Sonuç olarak, Baydur’un sözleri özellikle kelimeler arası nüans konusunda değerli olsa da bence hem dilin toplumsal ve siyasi boyutunu görmezden gelmiş, tam olarak bu sebepten kendi aklını da dil üzerinden kontrole açık kılmış, hem de dili “karışıklıklarından temizleme” çabası uğruna dili düzleştirmeyi, karışıklıktan ayrı bir şekilde bulunamayacak “zenginliği” yitirmeyi savunmuştur. Dil ancak karmaşık, her zaman en mantıklı veya verimli olmayan organik bir yapı olarak gerçekten yaşayabilir, aksini savunmak ise dili olduğu gibi tüm zenginliğiyle kabul etmek yerine kendi sistemine köşelerinden kırpıp sığdırma çabasıdır. Birisi kara cahil yerine siyah cahil demek istiyorsa diyebilir, bunu yaparak da dili sadece zenginleştirmiş olur.

Eda Duru Yıldırım

Ergenlerde Sosyal Medya Ve Teknoloji Kullanımının Sosyal-Duygusal Gelişime Etkisi: Bir Literatür Değerlendirmesi

ÖZET

Dijitalleşen dünyada ergenlerin sosyal medya ve teknoloji kullanımı, sosyal-duygusal gelişim süreçlerini kökten değiştiren en temel değişkenlerden biri haline gelmiştir. Bu çalışma, teknolojinin ergenlerin öz-kimlik oluşturma, akran ilişkileri ve duygusal regülasyon becerileri üzerindeki etkilerini incelemektedir. Ergenlik dönemi, akran onayının, kimlik arayışının ve sosyal karşılaştırmanın zirve yaptığı gelişimsel bir evre olması nedeniyle, dijital platformlar bu süreçte hem destekleyici bir sosyal bağ hem de ciddi bir risk faktörü olarak konumlanmaktadır. Bu derlemenin amacı, dijital çağda ergenlerin sosyal-duygusal gelişiminin teknoloji kullanımı bağlamında sosyal inşasını; siber zorbalık, “FOMO” (gelişmeleri kaçırma korkusu), dijital kimlik maskelemesi ve sosyal karşılaştırma ekseninde incelemektir. Literatür bulguları, teknolojinin kontrollü kullanımının sosyal yetkinliği artırabileceğini ancak denetimsiz ve yoğun kullanımın yüz yüze iletişim becerilerinde erozyona yol açtığını göstermektedir. Bu bağlamda, dijital rehberlik stratejilerinin güçlendirilmesi ve ergenlerin dijital okuryazarlık becerilerinin geliştirilmesi kritik bir önem taşımaktadır.

Anahtar Kelimeler: Ergen, sosyal medya, teknoloji kullanımı, sosyal-duygusal gelişim, dijital okuryazarlık.

GİRİŞ

Teknoloji, modern ergenlerin sosyal dünyasının bir parçası değil, bizzat inşa edildiği temel mecra haline gelmiştir. Boyd (2014), ergenlerin “ağlaşmış” (networked) sosyal dünyalarının, onların kimlik inşasında merkezi bir rol oynadığını belirtmektedir. Ergenlik dönemi, bireyin “Ben kimim?” sorusuna yanıt aradığı ve sosyal çevresiyle uyum sağlama çabasının yoğunlaştığı bir süreçtir. Twenge (2017), günümüz ergenlerinin, yüksek bağlantılı bir dijital çevrede büyürken, daha önceki kuşaklara kıyasla farklı duygusal zorluklarla karşı karşıya kaldıklarını ifade etmektedir. Dijital platformlar, bu arayış için hem bir laboratuvar hem de bir risk alanı sunar.

Dijital Ekosistem ve Sosyal-Duygusal Gelişimin Sosyal İnşası

Dijital kültür, bireylerin kimlik sunumlarını ve sosyal etkileşim biçimlerini yeniden şekillendiren bir yapı olarak tanımlanmaktadır. Sosyal medya platformları, ergenler için normların, değerlerin ve ideal yaşam biçimlerinin üretildiği sembolik mekânlar haline gelmiştir. Paylaşılan dijital içerikler, “aidiyet” hissini güçlendirebileceği gibi, sürekli bir performans sergileme baskısı altında ergenin benlik algısını parçalı bir hale getirebilmektedir.

Akran İlişkileri ve Sosyal Karşılaştırma Paradoksu

Ergenlik döneminde akran etkisi, gelişimin en güçlü belirleyicisidir. Dijital çağda akran etkisi, fiziksel sınırları aşarak 7/24 kesintisiz bir etkileşim halini almıştır. Festinger’in (1954) Sosyal Karşılaştırma Teorisi bağlamında, dijital platformlarda uygulanan “yukarı yönlü karşılaştırma”, ergenlerde beden algısı bozukluğu, yetersizlik hissi ve kaygıyı tetiklemektedir. Özellikle “FOMO” (gelişmeleri kaçırma korkusu), ergenlerin dijital dünyadan kopamama haline yol açarak, odaklanma sorunlarını ve uyku düzenindeki bozulmaları tetiklemekte, bu da dolaylı olarak sosyal-duygusal dengeyi bozmaktadır (Przybylski et al., 2013).

Dijital Riskler ve Empati Erozyonu

Yüz yüze etkileşimin aksine, dijital ortamdaki iletişim genellikle beden dili ve ses tonu gibi duygusal ipuçlarından yoksundur. Odgers ve Jensen (2020), bu durumun ergenlerde “sosyal okuryazarlık” becerilerini köreltebildiğini ve empati düzeyinde düşüşe neden olabildiğini vurgulamaktadır.

Buna ek olarak siber zorbalık vakaları, anonimleşme ve fiziksel sınırların olmaması nedeniyle geleneksel zorbalığa göre daha geniş kapsamlı psikososyal yıkımlara yol açabilmektedir.

Dijital Rehberlik ve Okuryazarlık Stratejileri

Teknoloji kullanımı bir yasaklama meselesi değil, bir “dijital beceri yönetimi” sorunu olarak ele alınmalıdır. Okul ve aile temelli müdahaleler şu odak noktalarına sahip olmalıdır:

  1. Algoritma Farkındalığı: İçeriklerin manipülatif doğasını sorgulatmak.
  2. Aktif Üretim: Ergeni pasif bir “tüketici”den, bilinçli bir “değerlendirici/üretici”ye dönüştürmek.
  3. Duygusal Regülasyon: Ekran başında geçirilen sürenin duygusal durum üzerindeki etkisini fark ettirmek.

SONUÇ VE TARTIŞMA

Dijital çağ, ergenlerin sosyal-duygusal gelişim süreçlerini kökten dönüştürmüştür. Sosyal medya, doğru yönetildiğinde sosyal bir destek mekanizması iken denetimsiz kullanımda kaygı ve izolasyon kaynağına dönüşebilmektedir. Sonuç olarak, dijital çağda ergenlerin sosyal-duygusal sağlığını korumak için teknolojiyle kurulan ilişkinin “tüketim” odaklı değil, “üretim ve etkileşim” odaklı bir yapıya dönüştürülmesi; aile ve eğitim kurumlarının ortak bir “dijital rehberlik” vizyonu geliştirmesi gerekmektedir.

Psikolojik Danışman Özen İlhan Oldaç

Bencillikten Ödev Ahlakına: Sürdürülebilir Gelecek İçin Paylaşımcı Kültür

“Dünya’nın bir geleceği olacaksa şayet, bu el koyup sahiplenenin değil, paylaşmanın geleceği olacaktır. Kısacası, ancak paylaşımın, paylaşılan bir dünyanın var olma şansı olacaktır.”
Marder, M. & Irigaray, L. (2016). Paylaşma Ekolojisine Doğru. (Çev. Erkan Ünal). Cogito, Güz 2016, Yapı Kredi Yayınları.

Bu alıntı, dünyanın ve insanlığın varlığını sürdürebilmesi bağlamında bireyselcilik ve egolardan sıyrılıp ortak bir bilince ulaşarak paylaşımcı davranış biçimini uygulamanın önemini vurguluyor. “El koyucu” veya “sahiplenici” bir anlayışın hem bilinçsizce hırsa yenik düşmüş bir biçimde dünya kaynaklarını tehdit edebilecek düzeyde bir sömürüye hem de sebep olacağı insanlar arası çıkar çatışmalarının insan ırkının geleceği açısından oluşturabileceği tehlikelere işaret ediyor. Dünya tarihi boyunca da savaşlar, kıtlıklar, sömürgecilik faaliyetleri, emperyalist ve totaliter rejimlerin doğuşu ve bıraktıkları hasarlar, küresel iklim değişikliği gibi bu alıntıyı destekler nitelikte pek çok somut örnek yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam etmektedir. Bu durumun dünyanın sonunu getirmekte olduğu ifade edilirken belki de çözüm, sorunun kaynağına inerek, henüz başlangıç safhasında atlanılan paylaşımcı bir kültürü bulunduğumuz noktada oluşturma çabasına girişmek olacaktır. Bu yazıda, bireylerin ve toplumların paylaşımcı kültüre yönelmesi için felsefi dayanakları tartışacak ve olası çözüm yollarını işaret edeceğim.

El koyucu veya sahiplenici bir anlayışı engellemenin yolu öncelikle bu anlayışın temeline inmekte ve altında yatan nedenleri anlamlandırmakta bulunabilir. Thomas Hobbes, bu durumun temelinde “eşitlik” kavramının yattığını öne sürmüştür. Ona göre her insan doğuştan eşittir. İlk bakışta her insanın eşit olması durumu ve bireyin bu durum karşısındaki farkındalığı; bencilliği ve el koyucu anlayışı engelleyebilecek, bireylerin birbirlerine saygı duyduğu ve kişisel çıkarlarından feragat ederek ortak bir gaye uğruna birleştikleri huzurlu toplum ortamını oluşturabilecek son derece faydalı bir durummuş gibi gözükebilir. Dolayısıyla sorunun kaynağını eşitlik kavramında aramak da anlamsız gelebilir. Ancak Hobbes’a göre herkesin doğuştan eşit olması aynı zamanda herkesin amaçlarına erişme umudunun da eşit olması anlamına gelir. Hobbes’a göre insan doğuştan bencildir ve kendini koruma içgüdüsüyle hareket eder. Her birey kendi çıkarlarını korumaya çalışır. “İnsan, insanın kurdudur.” der. Buradan hareketle eğer bireyler aynı anda ulaşamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma doğar. Çatışma da her türlü olumsuz duyguyu, düşmanlığı, zarar vermeyi ve yok etmeyi doğurur. Bu yok oluş, alıntıda bahsedilen dünyanın varlığını sürdürmesine engel olucu durumdur ve çatışma ne kadar büyük olursa dünya ve insanlık da o kadar zarar görür.

Devamını oku “Bencillikten Ödev Ahlakına: Sürdürülebilir Gelecek İçin Paylaşımcı Kültür” →

Öğretmensiz Okul; Öğrencilerin Birbirine Öğrettiği Mekan

Bir okul hayal edin; öğretmen yok. Okula girmek için akademik başarıya, hatta ilköğretim diplomasına bile gerek yok! Okuldan mezun olanların çok yüksek maaşlarla işe başladıklarını düşünebiliyor musunuz? Klasik Eğitim sisteminde “başarısız” olan çocukları kabul eden ve parlatan bir okul, üstelik eğitim ücretsiz…

Paris’te açılan yeni bir teknoloji okulu açılır açılmaz aldığı 60.000 başvuruyla şaşkına dönmüş durumda. Telekomünikasyon alanında çalışan bir iş adamı tarafından kurulan okula “42” adı verilmiş. Okulun kurucusuna göre; Fransız eğitim sistemi genç insanların başarısız olmasına neden oluyor. Okulun kurucusu, eğitim sistemi yüzünden başarısız olan gençlere yeni bir şans vererek, Fransa’nın bilgisayar programcısı ihtiyacını karşılamak istiyor.

42’nin koridorlarında, bavullar ve uyku tulumları tepeleme bir şekilde yığılmış durumda. İnsanlar, koridorun köşelerindeki yataklarda uyuyorlar. Etrafta duşları ve yüzlerce renkli banyo havlusunu görebilirsiniz.

Çoktan, online yapılan bilişsel beceri testine katılarak ilk aşamayı geçen 4000 öğrencinin bazıları burada yaşamaya başlayacaklar.

42’nin yöneticisi Nicolas Sadirac; ilk aşamayı geçen öğrencilerin bir başka engeli daha aşmaları gerektiğini söylüyor. 4000 öğrenci birlikte günde 15 saat çalışarak bir bilgisayar problemini çözmeye uğraşacaklar. Bu 4000 öğrenciden sadece 800’ü okula kabul edilecek.

Devamını oku “Öğretmensiz Okul; Öğrencilerin Birbirine Öğrettiği Mekan” →

Ailelerin Üstün Çocukların Eğitiminde Dikkat Etmeleri Gereken Noktalar

Merak: Üstün çocukların önemli özelliklerinden biri meraktır. Bazen yetişkinler çocuklarının sorularını yanıtlamakta zorluğa uğrayabilirler. Böyle durumlar çocuğa karşı tepkisiz kalmak yerine, başka çözüm yolları aramak uygun olabilir. Örneğin, kitaplardan, ansiklopedilerden, dost ve uzman kişilerden yararlanmak gibi. Aslında çok küçük yaşlardan itibaren bu tür soruların yanıtlanması, çocuklarda ´niçin´ sorusunun yerleşmesine neden olacak ve yaşam boyunca sürekli daha iyiyi, gerçeği arama çabaları için zemin hazırlamış olacaktır.

Yetişkinin Çocuğunun Tepkilerine Karşı Duyarlılığı: Yetişkinin, çocuğun tepkilerine karşı duyarsız olmamasının sayısız yararları vardır. Daha bebeklik döneminde çocuğun seslendirmelerine yetişkinin sözel tepkilerde bulunması, daha sonraları, çocuğun ilgisini yoğunlaştırdığı konularda ilgili açıklamalar getirip bilgiler vermesi, en ufak başarısını ödüllendirmesi, yasakların nedenini açıklayıp alternatif yollar bulmakta yardımcı olması, hem çocuğun kendine olan güven arttıracak hem de öğrenme atılımlarını destekleyecektir.

Devamını oku “Ailelerin Üstün Çocukların Eğitiminde Dikkat Etmeleri Gereken Noktalar” →