Mercedes Peralta-Cadının Rüyası-4

Ruhsalcıları, cadıları ve şifacıları tanımlaması Florinda’nınki ile aynı idi. Tek fark ayrı ve bağımsız bir sınıfın varlığını kabul etmesiydi: Medyumlar. Medyumları, ruhların kendilerini ifade etmeleri için ortam oluşturan aracı-yorumcular olarak tanımlıyordu. Onun anlayışına göre medyumlar diğer üç sınıftan o derece farklı idiler ki hiçbir gruba ait olmaları gerekmiyordu. Fakat dört özelliğin tek bir kişide toplanması da mümkündü.

Bir erkek sesi “Odada rahatsız edici bir etki var” sözleriyle dona Mercedes’in ilahisini kesti. Grubun geri kalanı tüten purolarla ve suçlayan gözlerle dumanlı karanlığı delerek onaylarını gevelediler.

İskemlesinden kalkarak “Bir bakayım” dedi. Her bir kişinin arkasında kısa bir süre durarak birinden ötekine geçti.

Omzumu sivri bir şeyin deldiğini hissedince bir çığlık attım. “Benimle gel,” diye kulağıma fısıldadı “transta değilsin.” İtiraz edeceğimden çekinerek kolumdan tuttu ve beni kapı niyetine kullanılan kırmızı perdeye götürdü.

Odanın dışına itilmeden önce “fakat sen kendin gelmemi istedin,” diye itiraz ederek “eğer bir köşede sakince oturursam kimseyi rahatsız etmem” diye ısrar ettim.

“Ruhları rahatsız edersin” diye mırıldandı ve sessizce perdeyi kapadı.

Genelde çalıştığım, ses kayıtlarımı aldığım ve gittikçe artan alan notlarımı düzenlediğim mutfağa geçtim. Mutfağın tavanından sarkan tek ampulün etrafında bir sürü böcek uçuşuyordu. Odanın ortasındaki masayı aydınlatan zayıf ışık köşeleri ve orada uyuyan pire dolu uyuz köpekleri karanlıkta bırakıyordu. Dikdörtgen mutfağın bir yanı avluya açılıyordu. İsten karamış olan diğer üç yanda bir kerpiç fırın, bir gaz sobası ve suyla dolu yuvarlak madeni bir leğen duruyordu.

Ay ışığı ile aydınlanmış avluya yürüdüm. Dona Mercedes’in ahbabı olan Candelaria’nın, iyice sabunlanmış çamaşırları güneşten beyazlaşmaları için üzerine astığı çimento zemin, bir gümüş su birikintisi gibi parlıyordu. İplere asılı çamaşırlar, avluyu çevreleyen sıva kaplı kara duvarlara karşı beyaz lekelere benziyorlardı. Ay ışığı ile çevrelenmiş meyve ağaçları, tıbbi bitkiler ve sebze öbekleri, böceklerin uğuldaştığı ve çekirgelerin tiz sesler çıkardığı karanlık ve ayırımsız bir yığın oluşturuyorlardı.

Mutfağa döndüm ve ocakta yavaş yavaş kaynayan tencereye göz attım. Günün hangi saati olursa olsun, daima yiyecek bir şey bulunurdu. Genellikle, mevcutlara bağlı olarak, et, tavuk veya balık ile birçok sebze karışımını içeren, koyu bir çorba olurdu.

Duvara oyulmuş kerpiç raflardaki tabakların arasında bir çorba tabağı aradım. Düzinelerle uyumsuz porselen, madeni ve plastik tabak vardı. Kendime büyük bir kap tavuk çorbası aldım ama oturmadan önce yakında duran leğenden bir kap su alıp sobanın üzerindeki çorba tenceresine eklemeyi unutmadım. Ev halkının acayip adetlerine uyum sağlamakta uzun zaman harcamamıştım.

Toplantıda olanları yazmak üzere oturdum. Bir toplantıda olan ayrıntıları veya bir sohbette geçen her sözü hatırlamak üzerime kaçınılmaz olarak çöken yalnızlık hissini yenmenin en iyi egzersizi idi.

Bacağıma bir köpeğin soğuk burnu sürttü. Artık ekmek parçaları aradım, onlarla köpeği besledim ve notlarıma geri döndüm. Uykulu hissetmeye başlayıp gözlerim zayıf ışıktan yorulana kadar çalıştım. Kâğıtlarımı ve ses kayıt cihazımı toparlayıp evin öbür yanındaki odama doğu yöneldim. İç verandada kısa bir süre durdum, ay ışığı ile yamalı görünüyordu. Hafif bir rüzgâr bükülü üzüm asmasının yapraklarını karıştırarak, karmaşık gölgesinin tuğla avluda girift şekiller oluşturmasına neden oluyordu.

Kadını görmeden önce varlığını hissettim. Avluya yayılmış iri kil kapların arasında yere çömelmiş, adeta saklanmıştı. Saçaklı beyaz yüne benzeyen bir saç demeti başını beyaz bir hâle gibi örtüyordu ama etrafındaki gölgelere karışan karanlık yüzü belirsizdi. Onu evde daha önce hiç görmemiştim.

Onun dona Mercedes’in arkadaşlarından biri, belki bir hasta, belki de Candelaria’nın seanstan çıkmasını bekleyen akrabalarından biri olabileceği mantığını yürüterek ilk korkumu yendim. “Özür dilerim ben burada yeniyim. Dona Mercedes ile çalışıyorum dedim.”

Ben konuşurken kadın başını sallıyordu. Bende, neyin hakkında konuştuğumu biliyor intibanı yarattı ama sessizliği bozmadı. Açıklanamaz bir huzursuzluk beni ele geçirdi ve histerik bir korkuya kapılmamaya gayret ettim. Avluda yaşlı bir kadın çömeldi diye paniğe kapılmam için herhangi bir nedenim bulunmadığını kendime defalarca tekrar ediyordum.

“Seansta mıydın?” diye şüpheli bir sesle sordum. Kadın onaylayarak başını salladı.

“Ben de ordaydım ama dona Mercedes beni kovdu,” dedim.

Birden rahatladığımı hissetim ve durumla dalga geçmek istedim.

Yaşlı kadın “benden korkuyor musun?” diye aniden sordu. Çatlak sesinden kararlılık ve gençlik yansıyordu. Güldüm. Saygısız bir tavırla “hayır” demek üzere iken bir şey beni durdurdu. Kendimi ondan aşırı derece korkmuş olduğumu söylerken buldum.

Kadın doğal bir şekilde “benimle gel” diye emretti. Yine ilk tepkim onu cesurca takip etmekti ama yerine, kendimi söylemek niyetinde olmadığım bir şey söylerken buldum.

“İşimi bitirmem gerekiyor. Benimle konuşmak istiyorsan şimdi burada yapmalısın.”

“Gelmeni emrediyorum” diye kadının sesi gürledi. Sanki bir anda bedenimdeki tüm enerji beni terk etti gitti. Buna rağmen “neden kendine kalmayı emretmiyorsun?” dedim.

Bunu dediğime inanamadım. Özür dilemeye hazırlanırken sanki tuhaf yedek bir enerji bedenime aktı ve kendimi tekrar kontrol altına almamı, hemen hemen sağladı.

Kadın çömeldiği pozisyondan kalkarak “senin istediğin olsun,” dedi.

Boyu inanılmaz büyüktü. Dizleri benim göz hizama gelecek kadar uzadı. Bu noktada enerjimin beni terk ettiğini hissettim ve bir seri vahşi ve tiz çığlık attım.

Tamamı için tıklayınız

Shabono-ölüm (3)

Öncesi için Tıklayınız

Yaşlı Bilge Kamosiwe, çok yağmurlu ve gizemli bi günün gecesinde sanki ölüyor gibidir. Florinda onu bulur ve kabile büyüklerinden yardım ister. İnsanlar göz yaşları ve elem içinde koşup gelir. Yaşlı adam, “Ölüm, gecenin karanlığı gibi değil” diye fısıldar. Diğerleri,  “bizi yalnız bırakıp gitme” diye göz yaşı dökerler. Yaşlı adam tek gözünü açıp bakar “Henüz ölmüyorum, ağlamalarınız beni üzüyor. Hekuras hala göğsümde” der.  Arasuwe, rahatsızlığın ne diye sorduğunda yaşlı adam “sadece hüzün” der ve ilave eder fısıltıyla “Hekuras az sonra göğsümü bırakacak. Buna olan üzüntüm beni zayıf kılıyor”
Şefin karısı Ritimi üzüntülü bi ifadeyle Florinda’ya, ” o ölmeyecek, bilmem neden bu kadar uzun yaşamak ister? O çok yaşlı, artık bi erkek bile değil. Yüzüne bak çok küçük, çok ince” der ve ilave eder “şimdi erkekler gece boyunca ona maniler söyleyecekler ve Hekuras da yaşlı adamı hayatta tutacak”

**

Florinda bir çalının ardında ayağa kalktığında Arasuwe’nin hamile olan ikinci karısı ve onun annesinin sessizce nehir yönüne gittiklerini görür ellerinde bir sepet ya da başka bi araç yoktur, onları görünmeden sessizce takip eder. Kadınlar bir Arapuri ağacının altında dururlar. Hamile kadın iki eliyle ağaca bastırıp hafif bi çığlıkla anında doğuruverir. Bebek yaprakların üzerine düşer. Florinda bu işin ne kadar kolay yapılabildiğine şaşar ve ağzını kapatarak gizlendiği yerde kıkırdar.
Yaşlı kadın elindeki bambu biçağı ile göbekbağını keser ve çevrede düzgün dal ve bitki bağları bulur sonra bebeği bohça şeklindebağlar ve ağacın altına gömer. Florinda dehşete düşmüştür  Bu arada kadın Florinda’nın olduğu yere bakar göz göze gelirler, kadının gözlerinde acı, pişmanlık gibi şeyler yoktur. Sonra iki kadın geldikleri gibi sessizce orayı terk ederler.
Florinda gizlendiği yerden ağacın yanına koşar, bebeği gömüldüğü yerden çıkarır. Gayet sıhhatli ve kusursuz görünen ve şimdi ölü olan kız bebeği inceler, sonra tekrar yerine koyar.
Gece olur, Florinda ormanı, sesleri ve kayan yıldızı izlemektedir ki Ritimi sessizce onun yanına gelip oturur. Sonra birlikte odalarına döndüklerinde Florinda dayanamaz ve der ki: ” Daha bir hafta önce adamlar ve kadınlar Kamosiwe ölecek diye ağlıyorlardı oysa bugün Arasuwe’nin karısı kendi yeni doğmuş çocuğunu öldürdü!”
Ritimi ona biraz su verir ve “Bir kadın henüz daha öncekini emzirirken yeni bi çocuğa nasıl bakar? O çocuk da bu kadar yaşadı” der. Bu sözler üzerine Florinda, Amazon kızılderililerinin adetlerini hatırlar. Bir çocuk 2 ila 3 yıl annesinin bakımına muhtaçtır ve bu arada doğan kardeşi olursa onların kusurlu ya da kız olanları öldürülür, böylece hayatta olanlara bakım şansı verilirdi. Florinda duygusal anlamda buna hak vermekten uzaktı. Ritimi elini uzatıp onu kendine bakmaya zorladı, kadının gözleri parlıyor, dudakları hissettiği duyguyla titriyordu, Florindayı teskin etmek istercesine şöyle dedi;  “O henüz gökyüzüne göz atamadan geldiği yere geri döndü! Fırtınanın evine.”

Shabono’ya devam(2)

Öncesi için Tıklayınız

Florinda Donner, yağmur ormanlarında medeniyetle tanışmamış bi kızılderili kabilesiyle yaşadıklarını paylaştığı Shabono isimli kitapta anlatıyor:
Balık avlamak kabilede kadınlara bırakılmış bi iş. Onlar da çoğu kez ırmağın içine girip çıplak ellerle avlıyorlar balığı. Fakat bazen de erkeklerin ok ve yaylarını kullanmaya çalışıyorlar. Erkekler ise silahlarını verip korunaklı bi yere saklanıyor ve onların beceriksiz atışlarını eğlenerek seyrediyorlar. Kabile reisi Florindaya da bi deneme yapmasını söylüyor, ancak yay öylesine sert geliyor ki, yerinden kıpırdatmak mümkün olmuyor. Yılda bir kez yapılan kutlamalar için köye gelmiş olan yaşlı bilge Kamosiwe durumu görünce ona ergen yaştaki bi delikanlının yayını vermesini istiyor. Ve Florinda onunla ilk atışında orta boy bir balık avlıyor.
Bu duruma herkes hayret ediyor tabi. Ok ve yay kullanmasını nerden öğrendiğini ısrarla soruyorlar. Sonunda kabile reisi ona şöyle diyor: “bunu öğrenmeni baban mı istedi? Baban bi oğlu mu olsun isterdi?”
Florinda babasının zaten iki oğlu olduğunu anlatmaya çabalar. Peki o zaman ok-yay ı ne yapmak için kullandın? Ne işe yaradı? Der
Florinda da espri niyetine “demek bi gün buraya geleceğimi bilip hazırlık yapmışım” deyince Reis ağırbaşlılıkla şöyle der: “kızların ok-yay kullanmadığını bilmen lazımdı!”

**

Daha sonra, başka ne yapmayı bilirsin diye soruyorlar. Florinda o zamana kadar sadece onları izlemiş,onlardan öğrenmeye çalışmış ve hepsinden öte anlaşabilmek için onların dilini çözmeye çalışmıştı. Böyle ilk kez ne bilirsin diye sorunca ona da bi heves gelir. Çocukluğu boyunca atletizm çalışmıştır.  Bununla ilgili bir gösteri yapar. Kadınlar erkekler çocuklar onu dikkatle izler. Sonra yine sorarlar “başka ne yapmayı bilirsin?”

Florinda, başının üstünde oturabileceğini söyler (muhtemelen yoga biliyor), ve onlara nasıl yaptığını gösterir. Herkes çok güler.
Şef Arasuwe der ki: “Beyaz kız, sen ne düşünürsün bilmiyorum ancak seninle ormanda bi gezintiye çıksak, maymunlar seni görmek için dururlar, seni seyretmek için sana yakın gelirler ve ben de onları vururum.” Sonra kocaman eliyle onun saçına dokunur “bence yine poponun üstüne otur, korkarım gözlerin kafandan dışarı uğrayacaklar!”

**

Yorumlar:

Fer Yal Florinda, gerçekten biliyor muymuş ok ve yay kullanmayı yoksa tümüyle bir tesadüf mü olmuş, ilk atışta avlaması? Ve gerçekten merak ettim;) Acaba o kabilede hiç bir tane bile kız gizli gizli ok ve yay kullanmayı öğrenmeyi istememiş mi:)

Sibel A: Florinda sportmen bi avrupalı kadın. Aslında reisin ne demek istediğini biraz anlıyo gibiyim. Erkeklerin tek yapabildiği ağır avlanma işini de elinden alırsan kullanışsız duruma gelecekler. Ne gerek var buna diyor sanki. Ayrıca Kadınlarda Hekuras yok(!), demek ki sırf hekuras uğruna bazı işleri onlara bırakmak lazım. Zaten kadınların üstesinden gelmekte olduğu o kadar çok şey var ki kabilede:)

Ayrıca şöyle de düşünülebilir; o çok gergin ve ağır yay ve oku kullanırsa bir kadın, onun da adaleleri gelişecek ve doğal olarak sertleşecektir. Bu durumda o artık erkekler ve çocuklar için yumuşak bilinmezlik, gizemli kokular kaynağı olmaktan çıkar. Kadın eğer onları bu özellikleriyle çekemezse hayat bildiğimiz anlamda devam edemez.

Fer Yal Yani kadın erkeksileşmeden güçlüdür. Ve o gücünün farkına varmalıdır.

Sibel Atasoy Evet bu bir yarış olmamalı sanırsam

Fer Yal Florinda kendini anlamayı da başarmış bunları samimiyetle yazarak değil mi! Hayatın bir gösteri yarışması olmadığını… CC’de bunu söylüyor zaten her zaman sorularının yanıtlarında.

Sibel Atasoy E bunlar zaten birbirlerinin “devre” leri (askerlik terimi olarak). Castaneda, Don Juan Matus’un, Florinda Donner de Florinda Matus’un öğrencisi 🙂

Fer Yal Florinda ile sayende tanışmış oldum. Teşekkürler:)

Sibel Atasoy Rica ederim, paylaşmak çift yönlü işleyen bi hizmet 🙂 Hazır teşekkür faslına gelmişken ben de bu kitapları bi ricamla yurt dışından taşıyıp getiren sevgili dostum Muyat’a teşekkür edeyim.

PANDORA – I am a Strange Loop – Douglas R. Hofstadter – Kitap

Cok güzel bir kitap. BEN üzerine cok güzel tespitleri var. Betrand Russell ve Whithead’in Principia Mathematica teorisini bir adim daha ileri götüren Gödel teorisi boyut atmistir. Bazi seyler bulunduklari boyutta betimlenemezler, kusbakisi gibi üstten bakilmalidir. O teoride oldugu gibi beyindeki nöronal aktiviletelerden yola cikarak “sevgi”, “korku” gibi terimlerin betimlenemez oldugunu, boyutlarin farkliligindan kaynaklandigini söylüyor o kitapta yazar. Iki betimleme seklinin dogru olmasi bir betimleme seklinin digerine indirgenemiyecegini söylüyor yazar. Siddetle tavsiye ediyorum:

http://www.pandora.com.tr/urun/i-am-a-strange-loop/190121

Sibel A: Son zamanlarda kitap okuma isteğim azaldı, arada sen bize vurucu bölümleri yayınlasan da heveslensek diyorum.

Turan E.: Sibel, ben o kitabin simdi almancasini okuyorum. Tercüme etmesini pek beceremem. Hofstadter cok genis anlatmis. Hem de cok akici. Ama bazi yerlerini de kisa tutabilirdi. Sürekli anekdotlarini anlattigi icin bazi yerleri de insani cok sikiyor. Bu roman gibi okunuyor ama roman degil tabii..

Sibel A.: birebir tercüme istemiyoruz zaten, sana yeni ve ilginç geleni kendi aanladığın şekilde paylaş 🙂 Biraz da siz hizmet edin hazıra konalım yaw!

Turan E.:
Cok önemli tespitlerinden biri ise Geist (buna ruh diyemiyecegim, almancada cok degisik anlami var, mesela akil da olabiliyor yerine göre) denen seyin kidemli kidemli olmasinden bahsediyor. Mesela böceklerden yola cikarak insanlara kadar irdelendigi zaman Geist’in büyüdügünden bahsediyor. Mesela bir sivri sinegin Geist’i ile bir insanin Geist’i arasinda fark vardir diyor. Sivrisinek kendi kendinden bir resim yapamadigi icin, yani avlandiktan sonra söyle bir durup da “cok güzelmis” deyemiyor. Yani kendi yaptigi seyler üzerine fikir yürütemedigi icin Geist skalasinda en düsük seviye olmasi gerektigini sölüyor. Insanlarda bile Geist’in bebekken henüz gelismedigini disardan aldigi etki ve tepkilerle gelistigini söylüyor. Cocuklar BENligine belli bir yastan sonra, dil ögrendikten sonra kavusabildiklerini söylüyor. Yani Geist denen sey sosyal bir etkilesimin sonucu diyor. Diger taraftan insanlarin ve bazi memeli hayvanlarin yaptiklari seyler üzerine düsünmeleri, yani girdap gibi hem islem yapip hem de irdelemeleri onlari bu hallerine getiriyor diyor. Burada asil mesele temelde yatan paradoxlari Russell ve Whitehead (R&W) yasaklayarak cözmek istemeleri idi. Paradoxlarin olusumu kendi kendilerine dönmeleri idi. Bunu onlar yasaklamislardi yukardaki degindigim kitapda. Ve böylece tüm paradoxlari cözdüklerini vaad etmislerdi. Gödel R&W’nin önerdikleri teorinin tam olmadigini, o teorinin kendi teori icerisinde cözülemeyecegini gösterdi. Bu teorinin cözümü bir üst düzeyde “anlam” seviyesinde cözülebilecegini gösterdi. Anlam seviyesi ile elemetleri arasinda fark vardi. Iste bu Geist denilen seyin gelismedi de anlam denilen seviyenin gelismesine bagli diyor Hofstadter.

Sibel A.: Konu (benim eski yazılarımda anlattığım insana sonradan takılma uzuv) zihin hakkında gib igörünüyor

Turan E.: Evet, benim icin yeni olan sey burada girdap meselesi. Elementlerin kendi kendileri ile iliskisi ile sembol olusturmalari, ancak üst düzeyden buna “anlam” verilememesi. Anlam denilen sey üst düzey konusu. Anlami atomik ortamda aramanin anla…Mehr anzeigen

Sibel A.: Eğer anlam, uzayda bulunabilecek bi şeyse atomun içinde de bulunabilir, velakin ben de anlamlara takılma, bas üstüne sek diyorum.

Turan E.: Hayir, hayir, atomlara bakarak mesela “bu resim cok güzel” anlami anlasilmaz. En azindan biz anlayamayiz.Tabii ki güzel algilamamiz atomlarin disardaki o resimle resonanzsa girmesi ile olusuyor. Ama biz sirf atomlara bakarak “626. atom bize…

Sibel A.: bilmiyorum

Turan E.: Hofstadter bir nevi bizim normal yaptığımız şeylerin de doğru olduğunu söylüyor. Sırf atomlari irdelemkle tüm insanların sorunlarının cozulemeyecigini söylüyor. Hatta bazı norologlarin “at bakışı” ile bakmaları nedeni ile diğer insanlardan daha az şey insan üzerine soyleyebildiklerini söylüyor. Mesela özgürlüğün atom seviyesinde irdelenemeyecegini söylüyor.

Sibel A.: bilmiyorum 🙂

Turan E.: Sen de hic birsey bilmiyorsun :-))))

Sibel A.: E ne diyeyim? Çok keskin ifadeler kullanıyor herhalde bi bildiği vardır, örneğin özgürlüğün atom seviyesinde irdelenemeyeceğini kesinkes ilan eden birine ancak bilmiyorum diyebilirim. Çünkü gerçekten de bilmiyorum

Turan E.: Keskin ifadeleri ben kullandim, o daha sade anlatiyor. Okumani tavsiye ederim…

Turan E.: kisaltmasi ancak bu kadar olur :-)))

Sibel A.: Teşekkür ederim, sen yine de ilginç bulduklarını yaz. Bakarsın bi an bileceğim tutar :)))

Turan E.: tamam :-)))

Turan E.: Eğer siz de benim bu kitabın tüm bölümlerinde bahsettiğim gibi düşüncelerin beyinde etkin semboller olduğundan eminseniz, ve siz de insanların en azindan objeler gibi beyinde semboller tarafından temsil edildiğinden emin iseniz (başka deyiş…

Sibel A.: Bu konudaki his ve görülerimi bi görsel yapıma katarabilmek isterdim fakat şu an nasıl yapılabileceğine dair bi yol öngöremiyorum. Beni anlayabilecek bi yönetmen olmalı ya da ben bi de yönetmen olmayı öğrenmeliyim 🙂

Turan E.: Senin yönetmen olman en kolayı olur. Çünkü sen zaten resimlerle düşünüyorsun. Yanına iyi bir kameraman bul. O senin söylediğin şekilde çekim yapar…

Sibel A.: Umarım söylediğin kadar kolay olsun 🙂

Turan E.: Gehirn ıst eine universelle Repaesentationsmaschiene (beyin evrensel bir fotograf makinesidir)

Turan E.: Her erişkin insanın “ruhu” (Seele) diğer insanlarda değişik derecede ve değişik netlikte intikal etmektedir ve bu nedenle her insanın BENi veya bilinci diğer insanlarin ve gruplarin beyinlerinde değişik derecede yaşamayı sürdürür.

Turan E.: Ben’in ev sahipliği yaptığı bir ev vardır, bunun yanında az miktarda da olsa o ben yaşamını BENe ait olmayan diğer beyinlerde sürdürür.

Sibel A.: hem bu hem de tersi mevcut olmalı, yeni benin evsahipliği yerde de başkalarına ait benler az miktarda bulunabilir , olasılık açısından.

Turan E.: Tabii ki onu da anlatıyor Hofstadter. O sayfalarca kimlerden etkilendiğini anlatıyor. Söylemek istediği de zaten Ben denen şeyin hem kendi evimizde hem de diğer evlerde oturdugudur….

Turan E.: Öldükten sonra o sahsa yakin kollektiv beyinlerde o ölen sahsin anilari sakli kaliyor. Bazi beyinlerdeki aydinlanma cok, bazilarinda ise az oluyor. Bu insanlar da öldükten sonra beyinlerdeki isiklanma daha da azaliyor. Ve onlar da öldükten …Mehr anzeigen
vor etwa einer Stunde · Gefällt mir · 1
Sibel Atasoy ooo bu çok iyi, önemli bi konuya varmışsın görünüyor. Bu yazdığın parçaları bi yandan bi dosyada birleştir de benim sitede yayımlayalım(sen de yazarımızsın hoş, kendin de yayımlarsın istersen)

Turan E.: Ben sadece tercüme etmeye calisiyorum.

Sibel A.: Bu hali motomot tercümeden çok daha iyi çünkü kendi sözcüklerin ve bakış açın devreye giriyor, benim için (okuyan için) önemli olan da bu

Turan E.: Tabii ki ben anladigim sekilde yaziyorum, bir de teknik terim bulmakta zorluk cekiyorum. O kadar…

Turan E.: Bilinc beyindeki sembollerin tansidir. Az ve öz söylemek gerekirse: Bilinc dündüncedir. Descates’in da söyledigi gibi: Cogito ergo sum.

Sırıtkan Kırmızı Ay

ND: Sırıtkan Kırmızı Ay kitabınızı bir solukta okudum…kendimden ne çok şey bulduğumu ve kitabı ne çok sevdiğimi size nasıl anlatabilirim bilmiyorum…Ben kitaplarınızdan daha yeni haberdar oldum ve aslına bakarsanız çok da kolay buldum diyemem(ikinci el kitap satan sahaflarda bulabildim kitaplarınızı)ama çok mutluyum böylesine içime dokunan bir yazarı keşfimden dolayı…söyleyeceğim şu..siz roman yazmaya devam etmelisiniz…ve kitaplarınız daha fazla insan tarafından okunmalı…bunun için kitap sitelerine mesaj atıp kitaplarınızın yeniden basılması için talepte bulundum ve devam edeceğim…arkadaşlar sizden de aynı duyarlılığı bekliyorum…sevgiyle,farkındalıkla kalın;)

  • Sibel Atasoy Beğenen çok olmuştu fakat sizin kadar duyarlı davranan bi elin parmağını geçmedi 11yıldır. Teşekkür ve sevgilerimle

    Bu kitap iki kez ve toplamda 5000adet basıldı (iki ayrı yayımevinden), fakat ben inanıyorum ki en az 25000 kişi okudu; çünkü gençlere ve zamana çokuygundu ve hiç bi zaman kitapçılarda bulunamadı(diğer kitaplarım gibi yayımlandıktan 15gün içinde kitapçılarda bitti). Belki de bu ve benzeri sebeplerle her bi kitap en az beş kişi tarafıından okundu 🙂 bu da bana gelen yorumlardan çıkarsadığım bi sonuç:)
  • Berrin Yılmaz zorlu bir sürecin ardından ben de bulmuştum kitapları… özellikle sırıtkan kırmızı ay benim için de çok özel bir kitaptı. umarım yeniden basılır ve daha çok kişi okur.

  • Sibel Atasoy walla her şeyi zaman ve kişilerin ihtiyaçları belirliyor. Bi bilinmezlik denizinde yüzüyoruz. 🙂

  • Nevrotik Dervişe Sibel Hanım,
    Bu işleri çok bilmiyorum ama akaşa,dharma,ruh ve madde gibi pek çok yayın evi var…bunlarla iletişim kurmanız ve kitaplarınızı tekrar hatırlatmanız mümkün olmuyor mu? Daha doğrusu kitabı olan bir yazar reklamını nasıl yapar…kitapların basılmasına nasıl ve neye göre karar verilir…böyle sessiz beklemekten başka yapılacak bir şeyler olmalı muhakkak…

  • Sibel Atasoy Açıkçası ben reklam yapmadım (hani siz bile yazar olduğumu daha bu hafta öğrenmişsiniz, mesajınızda belirttiğiniz üzere), yeni arayışlara da geçmemiştim çünkü bunun bi zaman meselesi olduğunukuantum fiziğine başladığımdan beri bilir ve yaşarım. Neden son günlerde gündeme geldi? Belki zamanı geldi belki başka bişey bilemiyorum. Az Önce -ikide birde karşıma çıkan-Kırmızı Kedi yayınlarını aradım, minik bi sohbet yaptık ve tanışmaya karar verdik 🙂 İlginç bi gün oluyor

  • Hanife Altuntas Sibel Atasoy’un bütün kitaplarını elime aldıktan sonra ara ver-e-meden okudum ben.Hepsinin yeri farklıdır bende ama “bir kadını öldürmek” kitabı için söylenecek şey çok çok fazla.Tüm öğretiler fevkalade bi şekilde ve garip bir tılsımla bir araya getirilmiş, özenle harmanlanmıştır bu kitapta.okuduğum anda da ve şimdi de emin olduğum şey, bilebileceğimiz evreni ve varoluşu anlayabilmek için tek başına “bir kadını öldürmek” yeterdir.

  • Sibel Atasoy Hepsinin ayrı zamanı var herhalde. Bir Kadını Öldürmek, ancak sekiz sene sonra ve sadece bi iki kişi tarafından ağza alınmaya başladı (ikibin basıldı anında bitti, o ayrı konu, anlaşılmak ayrı bikonu). Bu arada kendini ifade ettiğin için teşekkürlerimi sunuyorum.