Sonsuzluğa Atlayış

Bir süre kanepeye uzanıp saçma bir film seyrediyorum. Nedense içimi kesif bir hüzün kapladı. Zaten günlerdir bir duygudan diğerine koşup duruyorum. Bir an her şey son derece açık görünüyor, sonraki an tüm inancım çöküyor…

Annem geldiğinde işte bu ruh haliyle pek verimli bir akşam geçiremedim. Kısa bir sohbet eşliğinde yenen sade bir yemekten sonra, uzun uzun düşündüm, biraz da ağladım ve kolayca uyudum. Erken uyuduğum için olacak daha alacakaranlıkta uyandım, şaşırtıcı bir rüya görmüştüm ve yorgun kalktım. Mutfağa yollandım abur cubur bir şeyler atıştırdım sonra bir sigara yakıp çıplak ayakla balkona çıktım. Erken sabah ayazı pijamalarımdan kolayca içime sızdı adeta ruhumu üşüttü.

Balkondan aşağılar çook uzak görünüyordu. Tan yeri ağarmaya başlamıştı, sokaklar boştu henüz. Arabalar yeğenimin oyuncakları gibi ve ben simcity oyunundaki sahneleri anımsadım yeniden. Kendimi bir aptal gibi… hayır hayır değersiz bir oyuncak gibi hissettim. Vücudum donuyordu ama gözlerimden sessizce boşanan yaşlar sımsıcaktı, taa ki yanağımı katedip çenemden boynuma kayana değin sıcak kalıyorlardı sonra birden donuyorlardı gırtlağımın üstüne geldiklerinde. İki elimi demir parmaklıklara dayamıştım, sigara biteli çok olmuştu, aklıma rüya takıldı…

“Sıcak yatağımda uyurken birden uyanıyorum, gece hala bitmemiş ve ben başka bir etkenle uyanmışım. Uykumu tamamiyle almış olduğumu farkediyorum. Yataktan kalkıyorum, karnım acıkmış… Önce birşeyler atıştırıyorum sonra bir sigara yakıp balkona çıkıyorum, burası çok yüksek ve beni hep biraz tedirgin etmiştir. Bir kuleden, tutsak olduğum bir kuleden umutla aşağılara bakar gibiyim. Sigaramın bitmesini bekliyorum, ayaklarım donuyor…”

“Ben bu denemeyi yapmaya karar veriyorum!  Parmaklık zaten çok alçak, göbeğimin hizasında…Demirin soğuğuna iyice abanıyorum, vücudumun üst kısmını öne doğru yavaş yavaş eğiyorum, ayaklarım artık dengeyi sağlayamıyor ve birden dengem yitiyor, tutsaklığım sona eriyor. Düşmek hiç te kötü değil, uçmak gibi, mesafe çok uzun… Soğuğu hiç hissetmiyorum artık.”

Sırıtkan Kırmızı AY’dan alıntı

not: Okumayanlar için, balkon onbirinci kattaydı! Ve Yıl 1999, depremden hemen sonra

Küçük Prens evcilleştirme ve Tilki-11

“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.

Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”

Kahramanın sonsuz Yolculuğu-2

İlk kısım için: Bakınız

Ruhsal enerjinin dünyada sürekli çevrimi için kaçınılmaz olan ve uzun inzivanın topluluk açısından aklanması olan dönüş ve toplumla yeniden kaynaşmayı kahramanın kendisi hepsinden de güç bir zorunluluk olarak görebilir.

Çünkü eğer başardıysa, örneklerini ilerde detaylı olarak inceleyeceğimiz üç farklı şekilde dönüş yaşayacaktır:

1.  Eğer kahraman Buddha gibi tam bir aydınlanmanın derin huzuruna ulaştıysa, bu deneyimin mutluluğunun, dünyanın acıları karşısında umuda ya da ilgi kaybına yol açma tehlikesi vardır. Ya da ekonomik,duygusal sorunlara gömülmüş insanlara aydınlanma yolunu bildirmek çözümsüz bir sorun gibi görünebilir.

  1. Eğer kahraman bütün başlangıç sınavlarına girmeden Prometheus gibihedefine (şiddet, el çabukluğu ya da şans yoluyla) kolayca ulaşıp dünya için istediği lütfu elde ettiyse, o zaman dengesini bozduğu güçler onu içten ve dıştan parçalayacak kadar sertçe geri tepebilir. Promethus gibi kendi zarar görmüş bilinçdışının kayasına zincirlenebilir.

  2. Ya da üçüncü bir biçimde, eğer kahraman güvenli ve istekli bir dönüş yaparsa, yardıma geldikleri tarafından öylesine boş bir yanlış anlaşılmayla ve ilgisizlikle karşılanabilir ki, yaptıkları hiç bir anlam taşımayabilir.

Halk masalları kahramanca eylemi fiziksel olarak gösterir (somut), dinler ise yapılan işi ahlaksal olarak (soyut) sunar. Yine de maceranın morfolojisinde, katılan karakterlerde, elde edilen zaferlerde şaşırtıcı benzerlikler vardır; çünkü arketipseldir. Yöntemi sezdirmedir.

Kahramanın yolculuğu, minicik farklarla tarihin bilinen tüm zamanlarında, şaşırtıcı bir tutarlılıkla sunulup durmakta, keşif değil yeniden keşif çabası sürüp gitmektedir. Aranan ve tehlikeli biçimde elde edilen tanrısal güçlerin (tezahür ettirme)daha en başından beri kahramanın kalbinde olduğu ortaya çıkar. O kim olduğunu öğrenen ve gücünün uygulamasına geçen “Tanrının oğludur”.

Bu bakış açısıyla kahraman, hepimizin içinde saklı duran, yalnızca bilinmeyi ve yaşama katılmayı bekleyen tanrısal yaratıcı ve kurtarıcı imgenin simgesidir.

devamı için: Bakınız

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu-1

Düş kişiselleştirilmiş mittir, mit kişisellikten çıkarılmış düştür; hem düş hem de mit ruhun dinamiğinin genel işleyişi içinde simgeseldir. Fakat düşte biçimler düş görenin kendine özgü sorunlarıyla tuhaflaşmıştır, mitte ise belirtilen sorunlar ve çözümler bütün insanlık için dolaysızca geçerlidir.

Öyleyse kahraman, yerel ve kişisel tarihsel sınırlamalarla çatışarak onları aşmış ve genel geçerliliği olan, olağan insani biçimlere ulaşmış bir kadın ya da erkektir.

Batının Daidalos’u (ve bizim Dedem Korkut) yüzyıllarca, sanatçı-bilim adamı (alp-eren) tipini temsil etti; Şaşırtıcı biçimde kaygısız, sosyal yargının olağan sınırlarının ötesinde duran, çağının değil sanatının ahlakına bağlı olan, neredeyse şeytani bir insan tipini. İnanmış, cesur ve doğruyu bulmasıyla bizi özgür kılacak kahramandır o. (Bilge kişi ölümcül labirentten-hayat- sağ salim çıkabilmek için çok basit bir yol önerir;   içeri giren kahramanın girişe bağlayabileceği ve labirentte onu çöze çöze ilerledikçe açabileceği basit bir iplik yumağı verir.)

Ve biz de şimdi ona yönelebiliriz. İpliğinin yününü insan imgeleminin tarlalarından derlemiştir. Yüzyıllarca çiftçilik, göçebelik, onlarca yıllık ağır hasat, sayısız yürek ve elin çabası bu sıkıca sarılmış iplik düzleşmesine, ayrlmasına ve sarılmasına gitmiştir.

Dahası macerayı tek başına göze almamız bile gerekmez.; çünkü her çağdan kahramanlar bizden önce gitmiştir; labirent iyice bilinmektedir; bize kalan yalnızca kahramanın yolunun ipliğini izlemektir.

Ve nerede bir nefret bulacağımızı düşünürsek orada bir tanrı bulacağız; nerede bir başkasını öldürmeyi düşünsek orada kendimizi öldüreceğiz; nerede dışa doğru yol almayı umsak orada kendi varlığımızın merkezine geleceğiz; nerede yalnız olduğumuzu sansak orada bütün dünyayla birlikte olacağız.

Devamı için: Bakınız

Basat’ın zaferi-5

Meselin önceki bölümleri için; bakınız

Görüldüğü üzere Basat, Tepegöz’e karsı, öncelikle bilinen ve daha önce toplumunun denemis
olduğu yöntemleri kullanır. Fakat bunların olumsuz etkilerini görünce, toplumun diğer üyeleri gibi
sorundan kaçmak ya da yenilgiyi kabullenmek yerine, “evrenin bilinci insan”ın “düsünme” ve “bilgisini
kullanma” niteliklerini ortaya çıkartan “bilgece” bir eylemlilik içine girerek, yeni yeni çözümler üretir ve
bunları dener.
Basat’ı bilgelik ve gücün birlesimi bu eylemliliğe sürükleyen unsur, yine, ona söylenen
“sen insansın!” bilgisinde yatmaktadır. Bir baska deyisle, Basat’ı bu eylemliliğe sürükleyen unsur
“farkındalığının farkına varması”dır.
Anlatının bundan sonraki kısmı, zaman ve mekânlar üstü bir baska durumun yasanmasıyla sürer.
Tarihin her döneminde, zulmedenler, yenilgiye uğradıklarını anladıklarında, yozlasmanın ve kendi varlık
alanının değerlerine yabancılasmanın kalıtsal etkileriyle bir çesit kurtulus saydıkları bir eylemliliğe
girerler. Onlar, böylesi durumlarda yasamlarının dısındaki bütün varlıklarını, değerlerini, karsısındakine
teklif ederek
ve acze düsmüs insan edasıyla yalvarıp yakararak, yasamlarını kurtarmaya çalısırlar. Ne ki,
buradaki samimiyetleri gücü tekrar ellerine geçirecekleri zamana kadardır.
Anlatmanın son olay dizisi de bu sekilde baslamaktadır. Aslında elindeki bir kozu daha oynamak
isterken, yasamını sona erdirecek bilgiyi (kınsız kılıç) de Basat’a vermis olan Tepegöz, artık, tümüyle
kaybettiğini anlayınca benzer bir eylemliliğin içine girer ve kendisini affetmesi için Basat’a yalvarmaya
baslar. Basat’ın Aruz Koca’nın oğlu olduğunu öğrenince de, yine, zaman ve mekan üstü zalim ard
niyetinin bir “son çare”si olan;
“İmdi kardasuz kıyma mana”
“geçersizliğine” sığınır. Ancak, Basat önüne diz çöktürdüğü Tepegöz’ün boynunu kendi kılıcıyla “urıp”
kafasını ‘insan bedeninden’ ayırdıktan sonra büyü bozulur ve yozlasmanın, kendine yabancılasmanın ve
doğaya karsı girisilen ‘kirletme’ eylemlerinin ürünü bu varlık tabakasını, ait olduğu, varlık kazandığı ve
kisilik özelliklerini aldığı “kozmik anne karnına” s i m d i l i k geri gönderir.

Anlatma, mustuyu alan Oğuz toplumunun bunu kutlaması ve Dedem Korkut’un Basat’a alkıs
vermesi ile son bulur.
Sonuç olarak, iki farklı ve zıt kimliğin, insan ve insansı kimliklerinin, bir baska deyisle, hem
anlatıcının hem de okuyucunun taraf oldukları “evrensel insan tipi” ile “toplumsal çürümüslük ve bireysel
yozlasmanın genetik tasıyıcısı, insansı tipi”nin çatısması sağlanarak, gönderme yapılan “insan olma” ve
onun olmazsa olmazlarını olusturan “asalet, güç ve bilgelik bütünselliği” ana teması, anlatmanın yapısal
kurgusu içinde böyle islenmistir.
Tepegöz, kirletilmis çevrenin ve ihlal edilmis doğal’ın; Basat ise “insan”ın dünyaya dönük
yüzüdürler.
Bu yüzler, belirli bir tarihsel dönemin simgeleri olmaktan çok, zaman ve mekân üstü
gerçeklikleri simgeler. “Simdilik” deyisimiz bundan dolayıdır.
Bu ve benzeri, çesitli kurgusal olay ve hareket dizgeleri ile bunların içine yerlestirilen simgesel
tiplemelerle insana dair eylemlilikleri, bireysel ve toplumsal değerleri, bilgi ve yaklasımları tema edinen
Dede Korkut anlatmaları sadece Oğuz toplumuna değil, genel olarak ve zamanlar üstü özellikleriyle,
insan ve insan gerçeğine tutulan birer aynadır.

-son-

http://tdid.ege.edu.tr/files/tamaysedat-9-1.pdf

Not: Dedem Korkut’un verdiği Basat isminin anlamını bi kez daha hatırlayalım:  «Türkmence *“Beset” olarak bilinen ve “insanlığı cehaletten, vahsetten kurtarmak” anlamına gelmektedir.