Şirinler

Bir Düşülke Olarak Şirinler
Bazen ormanın sesini dinlerim
Kuşların cıvıltısını
Geyiklerin kahkahasını
Tavşanlar kayaların üstünden zıplar
Herkes onları dinlemekten hoşlanır
Tabii her zaman değil!
Şair Şirin

TV izlemem. Bunun çeşitli ve yazıyla ilgisi olmayan nedenleri var. Ama
çocukluğumdan beri kaçırmadığım bir çizgi film dizisi var; Şirinler.
“Çok uzun yıllar önce ormanın derinliklerinde” diye başlayan bu
sevimli toplumun hikâyesi aslından erdemden var oluşa, dayanışmadan
bireyselliğe, özgürlükten kötülüğe çeşitli bilgi alanları,
olgular, durumlar ve kavramlara ilişkindir. (Zaman’la ilgili yazımda
–Bahçe s. 14- artık muhalefet ve biçimlerinin de bizzat sistemin
yaratıcı-yapıcılarınca tanımlandığı, hatta oluşturulduğunu öne
sürmüştüm. Bu yazının sonrasına denk gelen Matrix filmi iyi bir örnek
olmuştur. Bu filmde kişiler gerçekliği ve gerçeklik bilgisini radikal
biçimde sorgulamaktadırlar. Oysa şikayet edilen şey bizzat bütün film
ekibi ve Pazar potansiyelince korunmuştur ve korunmaktadır. Filmde anılan
yazımla veya diğer şeylerle ilgili başka çıkarımlar yapmak da
mümkündür. İşte Şirinleri buna benzer filmlerden ayıran şey; bireyin, onun tıkanmasına neden olan gerçeklikle karşılaşması ve çoğu zaman onu yeniden üretmesi değil, kolektif bir yapı içerisinde yaşaması-yaratılmasıdır. Şirinler’de gerçekleştirilen devrim, sürekli ve toplumsaldır. Yani Şirin Hayatı yaratılmış,
gerçekleştirilmiş bir şeydir.) Son derece gelişmiş ve bütüncül bir
bilincin ürünü olan dizi, kendi içinden çözüm üretebilecek donanıma
ve belirgin bir bağımsızlığa sahiptir. Buradaki yöntem, süregelen
ilişkileri yinelemek değil, yenilemektir.

Şirinler toplumu tam olarak 103 kişiden oluşur. 103. kişi, yıllar önce
ormanda kaybolmuş, bizim Tarzanımız gibi Devamını oku “Şirinler” →

Matrix-Gerçekliğin hapı ne renk?

 MATRİX – GERÇEKLİĞİN HAPI NE RENK? 

Matrix Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

 

Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hekırı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.

 

Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi?

 

Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat (benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.

 

İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.

Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.

 

Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.

 

Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı ya da mavi hap kürü yaptığını düşündüğü zamanlardayız. Herkes farkındalığından ya da kurmaca düşlerinden memnun. Acaba bu doğru bir saptama mı? Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.

 

Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı.  Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.

 

Bu mümkün müdür? Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.

 

Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi Cypher hapıdır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla  kaçış yolunda tutunmaya çabalarız. 

 

Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır. Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.

 

Peki kırmızı hapla uyandığımız gerçeklik ne kadar sahidir? Matrix filminde Soru sorunun içindedir.

 

Filmi tartışırken uyanmaya toslamak kaçınılmazdır yani.

Sadık Yemni

Go/hayat oyunu-2

Go oyunundan hatırlayacağımız gibi, bir de DAN seviyesine geçebilmiş olanlar mevcut. Şampiyonumuz, DAN seviyesi için OYUNCU terimini kullanmış, “DAN seviyesine ulaşmak için  kendimizi yenmek gerekiyor” demişti.

Peki Go oyununda bu nasıl başarılıyordu?

“Bildiğim  kadarıyla go da  şu var; herkes bir dan olabilir  eğer  oyundaki hatalardan  kendini  arındırırsan (1). Kendindeki  hataları da  biraz  düzeltirsen (2).”

Bu iki şart garip şekilde hem aynı hem de ayrı gibi görünüyorlar!

Hay Allah! Bu bize bir yerlerden tanıdık geliyor. Ama nereden?!

Fakat sanırım burada yeniden bir alt açıklama gerekiyor. Korkarım bu işin sonunu getiremeyeceğiz; oyun buna izin vermeyebilir. Sessiz olmalıyız. Duyarmış gibi, duymazmış gibi. Anlamazmış gibi olmalıyız.

Şimdi bizim dolaşık ipeksi atamız TEK iken ve kendilerinde daha o zaman minicik bir sapma varken, BİRin ağzına doğru yeniden katlanıp bükülmek isteği ile bu çareyi gerçekleştirmişlerdi ya; ikiye bölünmeyi yin ve yang olmayı kastediyorum.

Yaşam yani oyun bilgisi çok sadeydi o zamanlar. Oysa oyunlar ilerledikçe yaşam bilgisi zenginleşmeye başladı.  Gerçi bunların çoğu birbirini değişik açılardan tekrar ediyordu ama tüm bu hikaye nesilden nesile taşınıyordu. Görünüşte mitler, destanlar vasıtasıyla gibiydiler, ancak bunların tam ve eksiksiz taşınımı anima yoluyla oluyordu. Bütün bu hikaye (belki)genetikte şifrelenmiş ve bu yolla insandan insana, nesilden nesile taşınmaktalar.

Bir insan doğarken, animusu dünya gezegeninin animusundan akmakta, animası ise yine dünyanın animasından anne ve babanın genleri yoluyla cenine akmaktadır.

Yani burada biri hayali bile olsa iki değişkenle karşı karşıya kalıyoruz.

Bir insanın genleri, oyunun başından beri tüm hayat bilgisine sahip gibi görünüyor. Fakat bu her insanda farklı ve biriciktir; çünkü her  insan en baştan beri kendi soy ağacının genetik bütünlüğüdür.

İpeksi atamızın dolaşıklığı Yang parçasında korunurken, bunun hikayesi Yin parçasında birikiyordu. Bütün oyunlar süresince Yang kısmındaki dolaşıklar bazen azalıyor bazen çoğalıyordu. Fakat Yang kısmı her zaman son durumu gösterir bir kesit olmuştur. Oysa nereden nereye geldiğinin görüntüsü yin’de iğne oyası ile örülmekte ve tüm desen muhafaza edilmektedir. (Ekonomi bilgisi olanlar için şöyle bir benzetme de yapayım; Yang bilanço, Yin ise Kar zarar tablosu gibidir. Bilanço kesittir; nehrin bir noktasının debisidir. Kar zarar tablosu ise belirli bir zaman aralığının hikayesidir.)

Şöyle düşünelim; bir bilgisayar programı yazıyorsunuz; bir çok komutlar ve bir çok satır içeren bilgiler döşüyorsunuz. Programı çalıştırdığınızda sonuç neyse odur. Onun neden öyle olduğu yazılım kısmına bakılmadan anlaşılamaz. Çünkü Yang bir sebep/sonuç bütünlüğüdür. Süreç bilgisi için Yin’e başvurmalısınız.

Bazı öğretilerde bahsedilen akaşik kayıtlar dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir?

Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır.

Bu durumda izah etmeye çalışacağımız cümleye geri dönelim:

“Bildiğim kadarıyla go da şu var; herkes bir dan olabilir eğer  oyundaki hatalardan kendini arındırırsan (1). Kendindeki hataları da biraz düzeltirsen (2).”

Oyundaki hatalar; DÜNYA’nın Yin’inde birikmiş olan ve Yang’ı son duruma getiren tüm sapmalardır.

Kendindeki hatalar ise, kendi tüm soy kütüğünün birikmiş hatıraları ve Animusunun dağınıklığıdır.

 

Şimdiye kadar bütün öğretilerde yer alan ve bir türlü tam olarak anlayamadığım RUH  kavramı, sanırım insanın içindeki animus/Yang parçasıdır.

Beden ölümünü müteakiben Dünyanın animusuna karışan düzensiz ipeksi kırışığımız.

Eğer buna ruh diyeceksek o zaman onun, hayat bilgisinden yoksun yani geçmişsiz bir şu andalık olduğunu mu söyleyeceğiz? Neyse o olan, muhakemesiz bir akış! Öyle ya muhakeme için sebep/sonuçları sıraya koymak, yani oyun sistematiği gerekir.

Zaten tipik bir erkek (animus oranı yüksek) de kadınlar tarafından böyle tanımlanmaz mı; düşüncesiz, muhakemeden yoksun, daha çok şu anda ve saftirik olan.

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

 

Satranç ve Ruh

SATRANÇ VE RUH

Satrançta insan zekası şartlı refleks veya alışkanlıkla açıklanmayacak bir özellik gösterir: yaratıcılık. Büyük satranççıların, çok satranç oynamak sonucu, bir çeşit otomatizm kazandığı ileri sürülmüştür. Büyük satranççı değişik satranç pozisyonlarına şartlanmıştır ve fazla düşünmeden en uygun hamleyi bulur; bir diğer deyişle oynadığı yüzlerce oyunun izleri belleğinde kalmakta ve o bir kompüter gibi belleğine baş vurarak en uygun hamleyi bulmaktadır. Gerçi satrançta pratik yapman önemi yadsınamaz, ancak unutmamak gerekir ki, satrancı çok oynayan herkes büyük satranççı olamamaktadır; nitekim bir insan çok konuşmakla hatip, çok şiir okumakla şair, çok keman çalmakla besteci de olamaz. Büyük satranççı için satranç teorisi ve geçmiş oyunlarda kazanılmış deneyimler elbette gereklidir; fakat bunlar yetmez Bir mucide de çalıştığı alandaki teorik bilgiler gereklidir, bir bestecinin elbette teorik müzik bilgisi olmalıdır, ancak bu teorik bilgiler “yaratıcılık” yolunu açmaz. Büyük satranççının hamlelerinde icada, keşfe, resim, heykel, ve beste yapışa, şiir, roman vb. yazışa benzeyen bir yaratıcılık vardır. Bütün yaratıcılarda ortak olan yön, geniş bir hayal gücü sayesinde gizli kalmış olanakları bulup çıkartmak ve bu yolla dünyayı değiştirmektir. Bir bilim adamının bir laboratuarı ve yeteneği bulunur, yapacağı keşif büyük ölçüde bu iki öğeye bağlıdır. Benzer olarak satranççının önünde pozisyon ve ruhunda yetenek vardır; en iyi hamleyi (veya satrancın şiiri denilen hamleyi) başlıca bu iki faktör belirleyecektir. Diğer faktörler, örneğin katılımla kazanılmış kişilik, duygular, tecrübe ve çevre de tabii rol oynar. Fakat bilim ve sanat alanında da görüldüğü gibi, büyük satranççılar diğer faktörler kendilerine karşı olduğu zaman bile, özel yetenekleri sayesinde turnuvaları kazanabilir.

Curielerin kötü laboratuarlarla, Bethooven’in kulakları ile savaştığı gibi, gerçek satranççılar da bir kere oyuna başladılar mı hiçbir şeyden etkilenmezler. Tabii gürültü hariç. Tüm dünyada satranç turnuvaları büyük bir sessizlik içinde yapılır. Seyirci turnuva salonuna alınmaz ve oyunları, binanın dışına asılmış büyük manyetik panolardan izler. Satrançta yenilginin tek sorumlusu oyuncunun kendisidir; kazandığında tek kahraman kendisi olduğu gibi. Satranç tek kişilerin yönettiği ordular arasında bir savaştır. Oyunun başında her iki tarafta eşit şansa sahiptir ve elinin altındaki kuvvetin başkomutanı durumundadır. Karşı tarafın yapması olası pek çok hamle vardır, fakat gerçek savaşta olduğu gibi her olasılığı değil, en olası olasılığı düşünerek hareket etmek gerekir. Çünkü zaten bütün olasılıkların sayısı düşünemeyeceğiniz kadar büyüktür.

SATRANÇTA VİZYON

Satrançta en önemli beyin aktivitesi “vizyon denen şeydir. Vizyon’un kelime anlamı “görme” demekse de, burada anlatılmak istenilen yalnız göz ile değil, hem göz hem de beyin ile görebilmektir. Vizyonu şöyle tanımlayabiliriz: Vizyon bir satranççının kendini zorlamadan, tahta üzerinde mevcut gizli olanakları sezebilme gücüdür. Satranççı dışardan pasif ve sakin görülür. Fakat o karanlıkta ışık yaratmaya çalışmaktadır; onun sakinliği girdapların ortasındak sakinlik gibidir. Vizyon, satranç tahtasının dilini “anlamak” yeteneğidir. Satranç tahtası ve üzerindeki taşlar bir kitap gibidir; her hamle ile bir sayfa çevrilmiş gibi olur. Türkçe bilmeyen nasıl bir Türkçe kitabı okuyamazsa, vizyonu olmayan da satranç tahtasını okuyup anlayamaz. Satranca yeni başlayanlar, ilkokul çocuğunun kitap okuması gibi oynarlar. İlkokul öğrencisi kolay sözcükleri okur ve anlar, güç sözcükleri ise ne kullanır, ne de anlar; hele soyut ve karmaşık sözcükleri hiç anlamaz. Benzer olarak satranca yeni başlayanlar, ancak basit hamleleri anlar; açmaz, çatal, kolay, matlar gibi. Taş aldırtmayan veya şah dedirtmeyen sessiz bir hamlenin ne kadar önemli olabileceğini kavrayamaz.Ancak bir iki hamle ötede olanı görebilir, karmaşık ve uzak olanı anlayamazlar. Bir diğer deyişle, satranca yeni başlayanlar, zaman içinde miyop gibidirler; uzak zamanları görmeler. Ancak yakın geleceğin farkındadırlar, açık bir tehdidi anlar, fakat gizli tehditleri göremezler. Nasıl ki, yıllar geçtikçe ilkokul öğrencisi daha karmaşık kitapları anlar hale geliyorsa, satranççı da zamanla karşısındakinin stratejisini, taktiğini, masum görünen hamlelerin gerisindeki tehditleri anlamaya başlar.

İyi eğitim görmüş bir insan, örneğin bilim felsefesi üzerindeki bir kitabı kolayca okuyup anlatabilir, hatta bununlada kalmaz, okuduğunu eleştirir, hayalini çalıştırarak okuduklarından yeni düşünceler geliştirir. Yaratıcı okuyuşun pasif okuyuştan farkı budur. Yaratıcı okuyuşta yalnız yazarın söylemek istediklerni anlamakla kalmaz, kendiniz de o kitaba dayanarak yeni düşünceler ve kavramlar geliştirirsiniz. Satrançtaki yaratıcılıkta buna benzer; usta satrançcı tahtayı okur, pozisyonu bir bütün olarak değerlendirir ve sonra sıradan bir oyuncunun asla düşünemeyeceği bir hamle yapar.Usta satrançcı satranç tahtasında başkalarının görmediğini görür, yani “vizyon” u kuvvetlidir.

Vizyon doğuştan kazanılmış bir yetenektir. Hiç kimseye vizyon öğretilmez; bir insana icat yapmak, şiir yazmak, beste yapmak öğretilemeyeceği gibi. O halde satrançta öğretimin rolü nedir? Bunu bir örnekle belirtelim: Bir satranç okulunda devam eden N sayıda kişi olsun. Bunlardan ancak birkaçı büyük satranç ustası olabilecektir; oysa hepsi aynı dersleri görmüştür. O halde diyebiliriz ki, satranç eğitimi ancak doğuştan vizyon yeteneği olanlarda iyi sonuç verir. Vizyon, eğitim ve teori sayesinde ustalığa dönüşür. Vizyonu olmayanlar satranç eğitimi ile vizyon kazanamazlar,ancak satrancı daha iyi anlar hale gelirler; nasıl ki müzik eğitimi ile besteci yaratılmaz ise de müziği daha iyi anlayan kişiler yetiştirilebilir. Satranç eğitim bir insana vizyon veremezse de, vizyonun ortaya çıkmasını sağlar. Satranç kurallarını öğrenmek ve teoriyi geliştirmek elbet gereklidir; fakat kurallar vizyon yaratmaz. Nitekim bir insana yağlı boyalar ve tuval vermek, o insan iyi resim yapabilmesini sağlayamaz; ancak resim yeteneği olanlar bu tuval ve boyalardan ünlü tablolar yaratmıştır. Satranç kurallarını öğrenenler arasında da ancak vizyon yeteneği bulunanlar, usta satrançcı olacaktır. Satranç tahtası, satranç taşları ve kurallar vizyonun hangi sınırları içinde kullanılacağını belirler, bu sınırlar içinde vizyon özgürdür. Vizyonun esası şu cümlede gizlidir: SATRANÇ TAHTASINI BAZILARI DİĞERLERİNDEN DAHA FARKLI GÖRÜRLER. Usta olmayan satrançcı, sırları dökülmüş bir aynaya bakar gibidir: Oyunun bütününü değil kırık parçaları görür; zihnini zorlayarak bu parçaları bütünleştirmeye çalışır ve bu sırada çok yorulur. Vizyonu olan bir usta ise, bir bakışta bir seri hamle veya manevrayı bir anda bir bütün olarak görür; mükemmel bir aynada oyunun tümünü görür gibidir. Vizyon, fotografik bellekle yakından ilgilidir; bütün büyük satranç ustaları, gözlerini kapadıkları zaman bile satranç tahtası ve taşlarını gözlerinin önünde görmeye devam ederler. Bu sayede gözleri bağlı satranç oynayabilirler. Bu durum, insana şair Schiller’i hatırlatmaktadır: Bir çoban, Schiller’e aralarında fark olmadığını söyler. Schiller, ay ışıklı bir gecede gözlerini kapamasını söyler ve sonra Ay’ı görüp görmediğini sorar. Çoban “tabii ki hayır” der ve o zaman Schiller şu yanıtı verir: “Bak, ben de gözlerimi kapadım. Ama ben şimdi Ay’ı eskisinden daha iyi görüyorum. İşte aramızdaki fark…” Bütün büyük satrançcılar, oynadıkları bu oyunu aylar sonra bile baştan sona ezbere tekrar edebilirler.

SATRANÇTA ASIL RAKİP

Fakat en usta satranç oyuncuları bile oyuna konsantre olmak için devamlı bir çaba harcarlar, bu çaba çoğu kez bilinçaltıdır. Satrançta vizyon bir amaç değil, araçtır. Oyunun amacı belli bir süre içinde bir savaş vererek hasmını yenmektir; yani vizyonlar elde edilen bilgiler yengiye dönüştürülmelidir. Acaba satrançcının savaşı yalnız hasmına mı karşıdır? Hayır, satrançta her beyin kendi olanaklarının sınırlı oluşuna karşı da bir savaş vermektedir; kendi olanaklarının sınırını aşmak istemektedir. Satrançcı gerçekte daima kendisine karşı oynamaktadır. Gerçek bir bilim adamı da en başka kendisi ile savaşır. Pasteur “Gerçekten birşey keşfetmek istiyorsanız, kendi kendinizin acımasız bir eleştiricisi olunuz” derken bunu kastediyordu. Satranç tahtasında olasılıkların sayısı çok fazladır; satrançcı bu olasılıkların tümünü kavrayamadığı zaman hata söz konusudur. Olasılıkların tümünü en büyük ustalar bile zaman zaman kavrayamaz ve hata yapar. Ancak bir büyük ustanın hatalı bulduğu bir hamlenin neden hatalı olduğunu usta olmayan anlayamaz; yani büyük ustaların hataları pratik olmaktan çok teorik açıdan hatadır. Büyük ustalar, teorik açıdan bazı ihmaller yapabilirler, bunları aslında hata saymamak gerekir. Fakat ne kadar usta olursa olsun, her satrançcı zaman zaman yanıldığının bilincindedir ve bu bakımdan daha çok görmeye, vizyonunu geliştirmeye uğraşır. En büyük satrançcılar bile bazen inanılmaz hatalar yaparlar; buna “satrançcı körlüğü” denmektedir.

Demek ki, oyunun başından itibaren satrançcı daima bir şeye bakar, birşey arar ve birşey görür. Hamlelerle eşzaman olarak hatırlar, mantığını çalıştırır ve nadiren hesaplar. Bu sırada dağima ileri derecede konsantrasyon halindedir ve sezişlere (inüisyon) açıktır. Satrançcı sürekli olarak olanakları ve bunların sonuçlarını analiz eder, olayları ve karşı olayları yargılar. Satrançta esrarengiz hiçbir şey yoktur. Normal bir insan aklı satrancın bütün hamlelerini anlayabilir, ancak her insan o hamleleri bulamaz, tıpkı şiiri anlayıp da yazamamak gibi. Satranç ustaları daha güçlü konsantrasyon yaparlar, beyinleri daha yoğun ve daha berrak çalışır.

SATRANÇ VE MATEMATİK

Satranç ve matematik farklı metotlar kullanır. Satrançta hesaplamanın yeri varsa da azdır, bazı oyun sonlarında basit hesaplamalar gerekebilir. Matematik, damada daha çok kullanılır. Matematik, genellikle belli formüllerin mekanik kullanılmasıdır. Elde ana bir formül vardır; tümdengelim (dedüksiyon) metodu kullanarak problemler bu formüle göre çözülür. Rölativite teorisi gibi hayale yer veren matematik dalları istisnadır. Satranç ise geniş ölçüde hayal gücüne dayanır; hayal ise kendi yolunu kendi çizer. Matematik mantığını raylar üstünde giden bir trene benzetirsek, satranç hayal kanatlarını çırpan bir kartaldır ve işte vizyon, herkesin göremediğini gören bir kartal gözüdür. Hayal gücü genişletilebilir; başka oyuncuların usta manevralarını analiz eden satrançcıda vizyon genişler, analog fikirler belirir, olanakları sezme hızı atar. Matematikteki teoremler, formüller vb. trafik işaretleri gibidir. Satrancın sonsuz göklerinde uçan kartal içinse hiçbir yol işareti yoktur; çünkü hayal göklerinde bir yol çizmek olanaksızdır. Satranç kurallarını ve oyunlarını beyne “depolamak”, insanı büyük satrançcı yapmaz, dünyanın bütün şiirlerini ezberleyen birinin şair olamayışı gibi. Satrançcının diğer oyuncuların oyunlarını analiz edişinin nedeni, onlardan “etkilenmek”tir; o oyunların aynen uygulanmasına zaten olanak yoktur. İnsan şiir okumakla şair, müzik dinlemekle besteci olamaz; ama bir şair diğer şairleri de okumalı, bir besteci diğer bestecileri de dinlemelidir. Başka “yaratış” olaylarını inceleyen insanın yaratış gücü artar.

Eski bir Yunan filozofu “bilgi insanı akıllı kılmaz” demişti. Burada anlatılmak istenen şuydu: Bilgi bellekte pasif olarak depolanır; bellek akıl demek değildir; o halde bilgi aklı geliştirmez. Böyle pasif depo edilmiş bilgi bir işe yaramaz; çünkü depolanmış bilgiyi hayata geçirecek olan şey akıldır. Örneğin bütün tıp kitaplarını ezberlemiş bir doktor, aklı çalışmıyorsa doğru teşhis yapamaz. Benzer olarak satranç kurallarını ve oyunlarını ezberlemek insanı mutlaka iyi satrançcı yapmaz; buna vizyon yeteneği de eklenirse usta satrançcı doğar. Bilimde,sanatta ve satrançta eğitim ve öğretim, ancak yetenekli olanların yeterliliğini ortaya koymaya ve geliştirmeye yarar; bilgi yeteneğin, sezişin ve ilhamın yerini alamaz ve onları yaratamaz.

Satrançta yeteneği benin herhangi bir melekesine bağlanamamaktadır. Örneğin hayalin satrançta yeri varsa da satranç yeteneği yalnız hayal gücüne bağlanamaz; büyük yazarlarda veya büyük mucitlerde de hayal gücü geniştirir; fakat, bunlar her zaman en iyi satrançcılar olamamıştır. Tabiî bunda satranca yeterince zaman ayıramayışları da rol oynar. Mantığın satrançta yeri varsa da satranç yalnız mantık da değildir; çünkü yöntemleri yalnız mantığın geçerli olduğu matematikten farklıdır Satranç tahtasında başkalarının göremediğini görmek yeteneğinin, yani vizyonun, beynin hangi melekelerine bağlı olduğu kesin değildir. Belki de bunda mantık (yargı), hayalgücü ve fotoğrafa benzeyen bir bellek (ki satranç tahtası ve figürlerinin birçok hamle sonra bile göz önünde canlandırılabilmesini sağlamaktadır) ve diğer bilinmeyen melekeler birlikte ol oynamaktadır. Portiş ve Koltanowski gibi 30-40 kişi ile gözü bağlı simültane (eşzaman) maç yapanların varlığı, fotoğrafik belleğin önemini göstermektedir. Bir satranç ustası oynadığı bir oyunu hiçbir yere yazmadan aynen oynayabilir; herhangi bir hamledeki pozisyonu hemen aklından dizebilir.

SATRANÇ YETENEĞİ

Satranç yeteneğinin kalıtsal olduğuna dair hiçbir bulgu yoktur. Satranç yeteneği diğer yetenekleri engellemez. Büyük satrançcılar çeşitli diğer alanlarda da yetenek göstermişlerdir: Philidor müzisyendi; Staunton Şekspir araştırmaları yapmıştır. Tarrasch iyi bir doktor, Vidmar ve Botvinnik başarılı mühendislerdi. Lasker ve Euewe matematikçi, Karpov ekonomistti. Fakat her büyük satrançcının önde gelen uğraşı satranç olmuştur.

Satranca erken yaşta başlamak tavsiye edilmektedir; çünkü böylece o insan oyununu ilerletmek için daha uzun bir süreden yararlanacaktır. Kübalı şampiyon Capablanca ve satranç büyük ustalarından Rechevski, 5 yaşındayken büyük usta düzeyine erişmişlerdi. Ancak büyük satrançcıların bir bölümü, İngiliz Burn ve Yates gibi, satranca ileri yaşlarda başlamıştır . Bugün için neden bazı insanların daha iyi satranç oynadıkları bir sırdır. Bir tıp adamı hastadan elde ettiği bulguları teorik ve pratik bilgilerin ışığında analiz eder; “ayırıcı teşhis” adı altında çeşitli olasılıkları düşünür ve bunlardan birini en olası görerek seçer; buna teşhis denir. Satranç adamı ise benzer olarak satranç tahtasından elde ettiği bulguları, teorik ve pratik bilgilerinin ışığında analiz eder, çeşitli olasılıkları kıyaslar ve kendi için en iyi olasılığı seçer; bunun adı hamledir. Tıpta “hastalık yok, hastalık var” belgesi, bir hastalığın her hastada kendine özgü olduğunu vurgular. İyi bir doktor hastalığın esaslarını bilmekle birlikte, daima istisnaî (tıp dilinde atipik) olgulara rastlayabileceğini bilendir, örneğin hepatit hastalığı karaciğerin viral iltihabı olup genellikle sarılık yapar; fakat bazı hastalarda bilgi ve kuralları gözden geçirirken istisnalara açıktır. Satranç ustası da satrancın genel kurallarını iyi bilir; fakat bunları körü körüne uygulamaz, hamleyi satranç tahtası belirler, kurallar değil; pozisyon öyle gerektiriyorsa önemli bir satranç kuralı çiğnenebilir. Örneğin vezir oyun başında hemen ortaya çıkmamalıdır; fakat hasmın bir hatasından yararlanmak için bu kural çiğnenebilir. Bu bakımdan da satranç matematikten çok farklıdır; matematik kuralları istisnasız geçerlidir. Matematikle satrancın farklı olduğunun en iyi kanıtı da şudur: Bilgisayarlar, gerekli programlamadan sonra satranç oynayabilir; her pozisyonu analiz ederek o pozisyona en uygun hamleyi yapar. Fakat bilgisayar “plan” yapamaz; yeni strateji ve taktikten yoksundur; oysa satranç ustası bir plana göre oynar. Bilgisayar, tek tek en iyi hamleleri yapar; o hamleleri bir plan dahilinde birbirine bağlayamaz. Bir diğer deyişle bilgisayar, “kombinezon” yapamaz (satranç dilinde kombinezon birbirini izleyen seri dahiyane hamledir).

Satrançta bu kadar önemli olan konsantrasyon yeteneği, irade gücünü kullanarak, dimağı veriler üzerinde yoğunlaştırmak demektir. Usta satrançcı bütün olasılıkları inceleyen adam değildir; uzak olasılıkları derhal ekarte ederek yakın olasılıkları üzerinde durandır. Satrançcının dimağ projektörü, tahta üzerinde yalnız önemli figür ve olasılıkları aydınlatır; “önemsiz” olan her şey karanlıkta kalır.

Satranç maçlarının hepsinde kombinezonların yer aldığı sanılmamalıdır; aksine maçların çoğu “sessiz” dir. Bu gibi maçlarda “mantıksal” veya “sağduyu” hamleleri yer alır: Bir taşa hücum var mı ve öyleyse taş nasıl korunur, gerideki taşları ileri almak (developmant), belli yönlere kuvvet yığmak, zayıf noktaları kuvvetlendirmek, piyon durumunu düzeltmek, karşı tarafın piyon ilerleyişini durdurmak veya kuvvetli bir taşı yandan korumak. Kombinezonlar satranca serüven ve heyecan geitirir; fakat tabiî ki herkes kombinezon yapamaz. Lasker, Nimzoviç ve hatta Capablanca, “mantıksal” oyundan yana idiler; vizyondan çok sağduyu ve tekniğin üstünlüğü üstünde duruyorlardı. Ne var ki, satranç ustalarının sağduyu, mantık, teknik dedikleri şeylerin hepsi kendi vizyonlarından kaynaklanmaktadır ve sağduyuyu savunan satrançcılar da birçok kere kombinezon serüvenine atılmışlardır. Satrançta hesaplı bir “risk” çoğu kez göze alınır. Ancak oyun sonlarında kombinezona ve riske yer yoktur;oyun onları kesin ve hesaplı hamleler gerektirir.

STRATEJİ VE TAKTİK

Satrançta yıldırımlar, çok nadiren berrak bir gökten düşer. Yıldırımdan önce kocaman fırtına bulutları hissedilir. Daha açık söylersek, bir oyuncu satrançta felakete uğramadan önce zorlanmaya başladığını hisseder (Aslında hayatta da böyledir). Strateji, bir oyuncunun savaş alanını kendi seçmesi ve hazırlaması çabalarıdır. Savaşın hamleleri ise taktiği oluşturur. Gerek teori, gerekse pratikte strateji, taktik analizden ayırt edilemez. Taktik geçici pozisyonları, strateji nispeten kalıcı pozisyonları temsil eder. Taktik kısa, strateji uzun vadeli planlara bağlıdır. Taktik, yapılması zorunlu hamlelere karşılıktır; hiçbir zorunlu hamle yokken yapılan ise strateji ile ilgilidir. Piyon yapısı kalıcı olduğundan stratejinin bir parçasını oluşturur. Örneğin taktik nedenlerle (tehlikedeki bir taşı korumak gibi) bir piyon ileri sürebilir; fakat bu hamle bir geri piyon bırakıyorsa, bu stratejik bir zayıflık yaratacaktır; o zaman taktik yararla stratejik zarar tartılmalı ve ikisi arasında bir tercih yapılmalıdır.

Genellikle pozisyonu kuvvetlendirmek için yapılan hamleler stratejiktir: Önemli karelerin (örneğin merkezdekii 4 karenin) işgali veya uzaktan kontrolü, piyon yapısının kontrolü (geri piyon, izole piyon ve duble piyondan kaçınmak ve vezir kanadına piyon azınlığına düşmemek), küçük rok yapmış şahın önündeki 3 piyonun aynı sırada tutulması, fillerin uzun diagonalleri, kalelerin açık (piyonsuz) vertikalleri (sütunları) tutuşu, atın veya diğer bir figürün saldırıdan uzak bir kareye yerleştirilmesi, temponun ele geçirilmesi gibi kararlar stratejiktir. Savunan taraf hatları kapayacak, saldıran taraf ise hatları açacak bir strateji izler. Savaşta olduğu gibi, hareket(manevra) olanakları daha fazla olan taraf üstündür.

HATA ÇEŞİTLERİ: Alekhin’in şöyle bir sözü vardır: “Hiçbir satrançcı, hasmı ona fırsat vermedikçe oyunu kazanamaz.” Hatalar çeşitlidir: Bazı şeyler gözden kaçar,örneğin bir saldırı görülmeyebilir. Tutkulu oyuncular kendi kendilerini mağlup ettirebilir: Çok fazla şey yapmak isterken açık verebilir. Normal olarak satranç ustaları oyun sırasında yaptıkları bir veya iki taktik hata sonucu oyunu kaybederler; hasımları daha az hata yapmıştır. Oyunda ergeç kritik bir an gelip çatar. İyi oyuncular kritik anın yaklaştığını sezebilir. Kritik anda olasılıklar artar, bunlara opak (saydam olmayan) pozisyon da denir; çünkü görmek zorlaşmıştır. Kritik anda durumu tehlikede olan oyuncu, üç çeşit hata yapabilir: Hayal gücü zayıflığı, mental pasifik ve durumu açıkca analiz edemeyiş (aklın karışması veya konfüzyon). Zayıf oyuncularda daha çok konfüzyon görülür. Oyun sırasındaki yorgunluk ve endüşeler de oyunculara hata yaptırır.

SATRANCIN TARİHÇESİ

Satranç, 1400 yıl kadar önce Hindistan’da başladı. Sanskritçe’de bu oyun Şaturanga diye geçiyordu; bu sözcük “dört silah” anlamına geliyordu. O zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu: Filler, savaş arabaları, suvari ve piyade (bugün fil, kale, at ve piyon diyoruz). İlginç olarak başlangıçta , şah ve vezir savaş güçlerinden sayılmıyordu. Şaturanga, Hindistan’dan İran’a geçti ve Arap orduları 1000 yıl kadar önce onu Avrupa’ya getirdi. Şaturanga önce şaturang ve sonra şah (Farsça kral) adını aldı. Araplar ise Şatranj ve al-şah-mat dediler. Türkçe satranç sözcüğü Arapça Şatranj’dan alındı. Mat, Farsça “ölü” anlamına gelmektedir.

Bu gün oynanan satranç, 16.yüzyılda başladı. Orta çağ sırasında Avrupalılar, İranlıların vezir dedikleri taşa kraliçe adını verdiler; bu taş hem cinsiyet değiştirmiş oldu, hem de oyundaki gücü çok artırıldı, belki de yüzyıllardır kadınlara verilmeyen medenî hakları böylece telafi etmek istemişlerdir. Al-şah-mat (şah’ın ölümü) sözcüğü garip bir paradokstur; çünkü şah asla ölmez, yani bir taş olarak alınıp oyun tahtası dışına çıkarılamaz. Şah oyun sırasında başı dimdik şöyle der: “Tamam, oyunu kazandın; fakat beni esir alamazsın, anlaşıldı mı?” Şah, ülkesi olan satranç tahtasını terketmeden, vatanı olan karelerde kıpırdayamaz hale gelince mat olmuş sayılır. Şah ölmemiş, esir düşmüştür. Ancak esaretin ölümden beter olduğu düşünülürse Mat(ölüm) terimi yerindedir.

SATRANÇ VE İHTİMALLER

Biriçte 4 oyuncunun her birine 13’er kupa, maça, sinek ve karo gelmesi olasılığı 9 x 1027 ‘ de 1’dir; fakat satrançtaki olasılıklar yanında bu sayı hiç kalır. Maurice Kraltchik, Matematik Eğlenceleri adlı kitabında bunu hesapladı. İlk 5 hamlede her iki tarafın 20 değişik hamle ve 6.-40. hamle arası 30 değişik hamle yapılabileceği kabul edilirse, 40 hamlelik bir satranç oyununun 25 x 10115 farklı biçimde oynanabileceği hesaplanmıştır. 27 hamlelik bir oyun ise 115 x 1075 farklı şekilde oynanabilir. Tabiî bu sayının içerisine bütün olası hamleler girer; yani iyi oyuncuların asla yapamayacağı akılsızca hamlelerde sayılmıştır; ancak unutulmamalıdır ki satrançta kötü oyuncuların sayısı iyi oyunculardan çok fazladır. Satrancın ilk 4 hamlesi (2 beyaz ve 2 siyah hamle) 197229 farklı şekilde oynanabilir; bu 72.000 farklı pozisyon demektir; bunların 16.556’sı piyon hamlelerinden doğar. İlk 4 hamlede siyah ve beyaz için toplam 228 milyar olanak vardır. Bir siyah şaha karşı maksimum 3 beyaz taşın satranç kurallarına uygun diziliş sayılarını görelim

e1’de duran bir şah e8’e 7 hamlede ulaşmak isterse 393, 8 hamlede ulaşmak isterse 5704 olasılık vardır.

SATRANÇTA ZAMAN SINIRLAMASI

Satranç oyununun belli bir sürede bitirilmesi zorunluluğu 100 yıl kadar önce başlatıldı; bundan önce yapılan turnuvalarda oyuncu istediği kadar düşünebilirdi. Bugün böyle bir kısıtlama getirilmese idi, satranç oyunları kaplumbağa hızı ile yürürdü; çünkü her hamleden önce usta oyuncular uzun uzun analizler yapmak isteyecek, o zaman ajurne (yarıda kalmış) maçlar ancak yıllar sonra bitebilecekti. Zaman, önce kum saati, daha sonra kronometre ve en son satranç saati ile ölçülmeye başlandı. Genellikle 2,5 saatte 40 hamle yapmayan oyuncu, oyunu kaybetmiş sayılır. Hızlı turnuvalarda hakem her 10 saniyede bir gonga vurur, gong çalınca sıra kimde ise o oynamak zorundadır. Blitz (yıldırım) debeb oyun şeklinde ise oyunculara düşünmek için hiç zaman bırakılmaz, oyun en geç 1 dakikada biter; bu tip oyunu en usta satrançcılar oynamaktadır.

Selçuk Alsan
Bilim ve Teknik 1992

Satranç-Kaba Hatalardan Sakınmak

 Pek çok satranççı yaptıkları kaba hatalardan şikayetçidir. Büyük çabayla yaratılmış güzel konumlar tek bir hatayla mahvolur. “Bir kötü hamle, kırk iyi hamleyi boşa çıkarır” lafı boşa değildir. Kaba hataları tamamen önlemenin bir yolu yok ama sebeplerini inceleyip bunu en aza indirmek mümkün. Burada kasdettiğimiz en fazla 2-3 hamlede ortaya çıkan hatalar. 4-5 hamle veya daha uzun bir devam yolunun eksik veya yanlış hesaplanması hesaplama tekniği alanına girmekte.

Neden Kaba Hata Yaparız?

 1)Rakibin hamlesine bakmamışsınızdır!
Evet utandırıcı bir durum ama yeni başlayanlar düzeyinde sıklıkla olabilir. Rakibin hamlesine bakmamak veya öylesine bakmak hataları getirir. Rakibin karşınızda sizi yenmek için oturduğunu unutmamalısınız ve tabii kendinize, “Rakibim niye bu hamleyi yaptı” diye sormalısınız. Rakibin ne tehdit ettiğini düşünmezseniz önlem almanız da şans faktörüne bağlıdır.

2) Sadece “Tablo tarzı” düşünüyorsunuzdur
Bu benim kullandığım bir terim. Oyun esnasında iki tür davranış vardır.

a) Tahtada Güzel Tablo Oluşturmak: Bu konumsal bilgilerinizle sizde oluşan satranç estetiğini tahtaya yansıtmanızdır. Örneğin kenardaki bir at sizin göz zevkinizi rahatsız eder. İyi bir satranççı bir ressam gibi satranç tahtasındaki en güzel görüntüyü oluşturmaya çalışır. Bu esnada minumum analiz yapılır ve genelde yaklaşım sadece kendi tarafınızın oynatılarak taşların en güzel durduğu konumun oluşturulmasıdır.

b)Hesap Makinesi Olmak: İngiliz Büyükusta Short “Satranç %99 taktiktir” demiştir. Başarılı olmak için adeta bir hesap makinesi gibi hesap yapmanız lazım. Rakibin tehditleri kontrol edilir. Yapacağınız hamlenin taktik sonuçlarına bakılır. Sürekli hamle hesaplanır. Bu aşamada güzellik anlayışı değil ama taktik sonuçlar önemlidir. Sadece zorunlu hamleler bitince tablo oluşturma yeteneğimizle değerlendirme yapabiliriz.

Bu anlamda satranç sporcusu hem bir sanatçı olmalı hem de bir matematikçi. Eğer oyun esnasında sadece tablo oluşturmaya odaklanırsanız hiç hesaplamöadığınız bir hamle tablonuzu bozabilir.

Şimdilik bu kadar. İlgi olması halinde konuları açacağım veya ekler yapacağım.

Saygılar
Selim Gürcan

http://forum.satrancokulu.com/index.php?topic=668.0