Aklın Sınır Berisi

     Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç  altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait azıcık aralık duran dev kanatlar.                                    Y. Meyyin 

1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım.

Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim.

“Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”

“O zaman ne?”

“O zaman bir şey yapayım deme.”

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”

Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu  marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.  

2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur.  BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i,  A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen  yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir.    

2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır. 

Kitap şu satırlarla biter:

İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni.

Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti.

1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara

dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.

Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu.

Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.

Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında.

Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.

Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.

Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti.

Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.

…

Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.

Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.

Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.

Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.

“Nerdeyiz Rheya?”

“Evdeyiz.”

“Evimiz neresi?”

Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi.

“Chris.”

“Ne var?”

“Mutluyum.”

2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti.  George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.

Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.

Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta. 

 Sadık Yemni

Alıntılar:
Stanislaw Lem – Solaris  – Maya yayınları 1983
Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı – Deniz Kitaplar yayınevi 1983

www.sadikyemni.net

www.fikiryongalamagrubu.blogspot.com

Dövüş kulubünde sorular

Neden her şey Marla ile ilgiliydi?
Neden Filmde ölen tek kişi BOB oldu? (testislerinin olmayışı ölümüyle ilintili miydi örneğin)
Neden dövüş kulubüne kadınlar alınmazdı?
Neden Dövüş kulubünün ilk, ikinci kuralı; “Dövüş kulubü hakkında konuşmamaktır”?
Neden ölmeden önce klüp üyelerinin adı olmazdı?
Neden bu projeyi (kargaşa projesi) başlatan Tyler olmalıydı?
Marla neden dibe vurmaya çalışıyordu?

“Kadınlar tarafından yetiştirilen bir nesil olarak aradığımız şeyin tekrar kadınlar olduğunu hiç sanmıyorum” diyor TYLER … Marlayla seks yapan da Tyler:  Sadece spor yapıyoruz!
Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, biri dur dediğinde veya bayıldığında, bayılmış numarası yapıyor olsa bile, dövüşün bitmesidir.
Bir dövüşte sadece iki kişi olur.
Bir seferde sadece tek dövüş yapılır.
Dövüşe girerken tişört ve ayakkabılar çıkarılır.
Dövüş sürmesi gerektiği kadar sürer.

Not: Daha önce Neden sadece BOB öldü sorusuna cevap aramıştık, bekınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1386

Yukardaki yeni sorulara cevap arayabileceğimiz gibi bu başlık altına yeni sorular da ekleyebiliriz?

Sonsuzluğun Oyunu…

Sonsuzluğun oyunu

Kurtuluşu imkansız bir labirent gibi…

İstemek ve korkmakla başlayan,

Bilinenin güvenliğinde dar bir alanda hapsolan…

Eğer ve öyle olmasaydı diye biten…

Kabuğunun içindeki yapay ben miydi konuşan?

Görülmez sokaklarda kaybolmaktansa,

Sevilmeyen olmak…

Yaratılan kimliklerde beslenen hikayeler…

Her yaşamda bir hikaye,

Her  hikayede bir yaşamın tükendiği,

Sonsuzluğun oyunu hiç bitmek bilmeyen…

Neden sadece Bob?!

Neden Dövüş Kulubünde ölen tek kişi BOB olmuştur?

 2005 Ekiminde sorduğumuz bu soruya gelen cevaplar şöyleydi ve bence Dövüş Kulubünü anlamak için harika açılımlar sunuyordu, bu mekandan bi kere daha paylaşmak istiyorum:

Yazan: yirmi3
Filmde ölen tek kişi Bob yani Robert Paulson.. peki acaba onun ölmesi sadece bi tesadüf mü?
Kargaşa Projesinin başlangıcında Tyler projede görevli adamları seçmek için kapıda bir tür mülakat yapmaktaydı.”İki siyah tişört.
İki siyah pantolon.
Bir çift siyah bot.
İki çift siyah çorap ve iki çift sade iç çamaşırı.
Bir siyah kalın kaban.
Bir beyaz havlu.
Bir adet yedek yatak çarşafı.
Bir tane beyaz plastik karıştırma kasesi.
Beş yüz dolar””çok yaşlısın. çok şişkosun. çok sarışınsın. çok gerizekalısın.” diye de onların dirençlerini ölçüyordu. Ama Bob bu dirence yenik düşüp gideceği anda (ki gidiyordu da)Anlatıcı (Edwart Norton) onu durduruyor ve beklemesini söylüyordu.

Bob aslında bu projeye uygun değildi.. Bob, Anlatıcının duygusallığı yüzünden o projedeydi.. ve belki de işte bu yüzden öldü..

 

Yazan: marla
aslında öncelikle olayı ikiye ayırmalıyız bence.dövüş kulübü ve cehennem projesi.
filmin bütününde iki kişi ölüyor. biri kanserli bir kadın. yalnız, çaresiz, hırssız, ölümü kabul etmiş ve ondan korkmadığını idda eden, zavallı bir görüntü çizen bir kadın. bob da genel portre olarak benzerlik gösteriyor. o kanserden kurtulmuş ama çok yalnız,çaresiz,hırssız.bu iki kişinin en önemli ortak noktası ise bir gruba üye olduklarında o grubu çıkarları için kullanma istekleri. kadın kendine bir partner bulmak için terapi grubunu kullanmaya çalışırken, bob övünmek için dk’yı kullanıyor.halbuki her iki grupta da amaç, kişi olmayı aşıp gruba hizmet etmek. dk olarak bakınca bu ikisinin ölüm sebepleri aynı. yaşamayı hak etmiyorlar.cehennem projesi kapsamında ise mantık “omlet yapmak için bir kaç yumurta kırmak lazım” şeklinde oturtulmuş durumda. herşey bedeller üzerine kurulu. e bu kadar büyük bir harekette biri ölmeliydi. bu da değerli biri olmalıydı.kişi tyler kimliğine bürünmeden önce üyeler içinde tanıdığı tek şahıs Bob’du ve kişinin huzur bulduğu tek yer bob’un göğüsleriydi. yani onun için duygusal anlam taşıyan tek insan ve böylece sahneye ölüm anından sonraki ayinin koyulması sağlandı.
” Onun adı Robert Paulsen” “ Ölünce proje elemanın adı oluyor.”
cümlelerini bu ölümle duyduk. ve bütün bunlar kahramanımızın uyanışını getirdi. duyguları harekete geçti. sevdiği birini kaybedince hesap sormak istedi. sonuçta tyler’ı buldu. ölen kişi bob olmasaydı bu sonuca varamazdık.

biraz dağınık oldu ama idare edersiniz heralde. soru o kadar çok bağlantı kurdurduki beynimde bu kadarını toparlayabildim. 🙂 

ahts
 …Kişiyi filmdeki gibi ya labirentlerinde dolaştırır, ya da bir çukurda bekletir beklerken de kendisi ile karşılaştırır,yüzleştirir…Sonuçta bedensel yaşamını ,entellektüel bir konuşkan ve düşünen olarak kaybeden kendisidir kişinin… Fazla uzatmayayım,karşılaşılan ikinci kişi “nefs” di ve sonuçta yalnız onun ölmüş olması da yine evrensel bir denge yasası idi,bedenlenmemesi gerekiyordu…:)))
(Sanırım ahts’ın kastettiği Bob değil Tyler)

 

 Biraz da Palahnuik’den ve onun tarzından bahsedin, ağzınızdan bal damlıyor :))

 

palahnuik

Yazan: marla
dövüş kulubünü bir kaç kez izledikten sonra gidip kitabını aldım. ardından palahnuik’in diğer kitaplarını da aldım. bu adam hakkında söylenebilecek en kesin şey kendinden nefret ettiği sanırım. sürekli toplumu cezalandırma yönünde çabaları olan karakterler yaratmış. bu karakterler kendi evrenlerinde hem kendilerine hem de çevrelerine, maddi yada manevi anlamda zarar veriyorlar. gerçekliğe karşı hat safhada güvensiz. ona göre gerçek sandığın herşey bir kurgu.en yakın kız arkadaşın bir sürü estetik ameliyattan geçmiş eski bir delikanlı çıkabilir mesela. mutsuz aileler ve onların yetiştirdiği çocuklardan oluşan kahramanları,aileleri ile toplumu ve bütün kuralları özdeşleştirmiş durumdalar. sexkolikler, uyuşturucu bağımlısılar, şizofrenler, mutsuzlar ve hepsi bu noktaya gelmelerindeki kendi paylarını yadsıyorlar. kendileri olmaya tamamen karşılar. farklı yollarla kişiliklerini reddediyorlar ve bunu sonucunda yalnızlaşıyorlar. yalnızlaştıkça daha çok nefret ediyor, daha çok zarar veriyorlar.

 

Kendileri olmaya tamamen karşılar!!!

 

 

  

Yazan: yirmi3
marla, BOB ve ANLATICI arasındaki duygusal bağın BOB’un ölümüyle bir uyanışa dönüştüğünü söylüyor ama bence bu kısmencik (kısmeni küçültmek için koydum o -cik ekini, ilginç oldu) doğru.. yani doğru ama uyanışın tek nedeni olarak bu gösterilemez.. hem ANLATICInın duygusal bağı olan başka insanlar da var.. MARLA ve TYLER.. ikisini de nerdeyse kaybetmekten hiç korkmuyor.. TYLER için MARLAyı kırıp duruyor mesela ve durmadan MARLAyı düşünüyor.. ama neden BOB’un ölümü onu bu kadar etkiliyor.. Acaba onda hasretini çektiği bişeyleri mi görüyor; baba.. (atıyorum)ayrıca fihgt clubın kitabına bakarsak ANLATICInın uyanışının BOB’un ölümünden çok daha önce olduğunu görebiliriz.. sanırım filmde merak uyandırsın ve etkileyici bir son olsun diye biraz ertelenmiş bu..”Bu gece kapatmak için dövüş kulübüne gidiyorum. Odanın ortasında tek ışığın altında duruyorum ve bütün kulüp alkışlıyor. Buradaki herkes için ben Tyler Durden’ım. Akıllı. Güçlü. Cesur. Sessizliği sağlamak için elimi kaldırıyorum ve neden hepimiz buna sıradan bir gece demiyoruz, diyorum. Bu gece eve gidin ve dövüş kulübünü unutun.
Ben dövüş kulübünün görevini tamamladığını düşünüyorum, ya siz?
Kargaşa Projesi iptal edildi.
Televizyonda güzel bir futbol maçı olduğunu duydum …
Yüz tane adam bana bakıyor.
Bir adam öldü diyorum. Oyun bitti. Eğlenceli bir yanı kalmadı.”

Sanırım ANLATICIyı etkileyen en büyük şey ölüm olmalı.. çünkü ANLATICI hayata fazlasıyla bağlı biri.. Durmadan onu kontrol etmeye çalışan biri.. aynı şekilde CEHENNEM PROJESİnin amacı da bir tür düzeni bozarak hayatı özgür kılmak ve bireylerin kontrolüne bırakmak.. Ama BOB’un ölümü; bir hayatı kontrol etmek isterken o hayatın kaybedilebileceğini de göstermiş oluyor..

Buna şurdan da varabiliriz sanırım.. ANLATICI, PROJEyi iptal etmek ve engellemek istiyor ama TYLERi yok ettikten sonra MARLAya sarılarak olan biteni büyük bir zevkle pencereden izliyor.. Neden…? Çünkü ANLATICI, PROJEnin birilerine zarar vereceğinden korkuyor.. Sonunda öğreniyor, havaya uçurulacak yerlerde insan olmadığını… (Sibelden not: Ya da insan zarar göremez zaten; çünkü o sonsuz bir şarkıdır.)

PROJEnin hayatı kontrol edip tadını çıkarmakla ilgili olduğuna bir kanıt da belki TYLERin kafasına silah dayayarak bizim kahvaltılarımızdan daha lezzetli bir kahvaltı yapmasını sağladığı marketteki çocuk olabilir.. Ona hayatının önemini ve her şeyin elinde olduğuna dair küçük bir ders vermişti değil mi?

İşte bu yüzden BOB’un ölümü ANLATICIyı etkilemiş olabilir ama bence uyanması için illaki BOB’un ölmesi gerekmiyordu..

Belki de her şey bir klişenin sonucudur.. ilk önce en şişman olan ölür.. 😛

Bu durumda Marla’ya cevap hakkı doğdu! (göz kırpma işareti)

 

•

Yazan: marla
Yirmi3′ün söylediklerine kısmencik (kelimeni çaldım umarım kızmazsın 🙂 ) katılıyorum. ben bob’un uyanışın nedeni değil tetikleyicisi olduğunu düşünüyorum. arada kahramanımızı rahatsız eden bir sürü şey oldu. projeden dışlandığını hissetti. kendisinin de kurucusu olduğu dövüş kulübü tyler’a mal edildi ve kendisi yok sayıldı.tyler’ın gölgesinde kaldı.böylece tyler’a çok öfkelendi.
bu insanın amacı diğer insanlar için değerli ve önemli olmaktı. terapi gruplarında insanlar onu dinliyordu ve ona ihtiyaçları vardı(yada o öyle düşünüyordu). bu yüzden huzuru bulmuştu ve bunu bulduğu ilk yer bob’un yanıydı.
marla ise bu huzuru kendi çıkarları için bozan (bedava kahve ve sinemadan ucuz) bir kadındı onun bilincinde.ama bilinç altında marlaya özeniyordu. çünkü marla en azından dibe vurmaya çalışıyordu.sonra marla onun tek dostunu, tyler’ı da aldı elinden ve özenmesi daha da çok arttı. bu artışın bilince yansıması ise ilk etapta öfke oldu. marla dan değer görmedi. hatta marla o yokmuş gibi davrandı(sigarasını onun olduğu tarafa attı mesela) yani duygusal bağı olan 3 kişiden sadece birine karşı öfke duymuyordu. BOB
bob’da kendi çaresizliğini ve sığınma ihtiyacını görüyordu.bob’un kendisinden daha kötü durumda olduğunu düşünüyordu. onu projeye dahil ederek onuda kendisi gibi kurtarmak istedi. bu arada diğer olaylar yüzünden huzursuzluğu arttı.tyler hedefi doğrultusunda ayrıntıları göz ardı ederek ilerliyordu ve karakterimiz bu hedeften habersizdi. yine başa dönmüştü. tylerla kurduğu dünyada yalnız kalmıştı. daha önceki hayatında kendi kurduğu evinde yalnız kaldığı gibi. bu noktada tetikleyici etken, kurtarmak istediği hayatı ve öfke duymadığı tek insanı, kendi kurduğu ama kontrolünü yitirdiği gurup yüzünden kaybetmekten başka ne olabilirdi ki.
projenin amacı bence, birey yada toplum bazında özgür kalıp ideallere ulaşmaktı. idealin ne olduğu önemsizdi. kiminin ki dibe vurmak, kiminin ki ise veteriner olmak. hayat, oyunun dışına çıkıp bir kahvaltının değerini bilebilmekti.
kahramanımız tabiki o binaların yıkılışını huzur içinde seyredecek. çünkü bunu isteyen kendisi. bir anda kapıldığı panik, olacakları engelleme çabası, tamamen ego tatminiydi. sistemi kuran tyler ve engellmeye çalışan kahramanımız aynı kişi sonuçta ve tyler diğer yarısının bunu engellemeye çalışacağını biliyor.tabiki en iyi tanıdığı kişinin yani kendisininde durdurması imkansız bir sistem kurdu.
kahramanımızın olacakları engelleme çabasının görünür sebepleri, toplumsal sorumlulukları, yapılanın yanlış olduğu bilgisi(bu bilgi nerden geldiyse) ve başka hayatlara saygıydı. bunlar gerçek duyguları olsaydı bunlara tamamen ters düşen, normal hızla giden bir aracın üretim hatasından dolayı kaza yapmasına ve içindeki insanların yanarak ölmesine göz yumamasını gerektirecek bir işte çalışamazdı. hadi çalıştı diyelim bu bilgileri amacına ulaşmak için paraya çevirmek yerine direk açıklardı. ama başkalarının hayatı onun için pek de önemli değildi aslında.onun esas derdi önemsememesiydi. sadece önemsemesi gerektiğini düşünüp vicdan azabı çekiyordu.(sibelnotu: bu cümleyi yılın sözü ilan etmeme izin verin lütfen) tyler onu bundan kurtardı. o kendisine, kendisi olabileceği ama bunu kesinlikle kabul etmeyeceği bir arka kapı açtı.
ayrıca önce en şişman değil en gözlüklü ölür 😛

 

 

 

Yazan: FGL
Yazarın anne ve kadın hakkındaki bakış açısının olduğunu düşünüyorum. Bu arada filmin maskulin bir plotu olmasına karşın oldukça feminist yanlısı, feministlerin ekmeğine yağ sürecek mesajlar içerdiği.Bob gibi birinin, testislerinin olmayışı, tedavisi nedenli gögüslerinin büyümesi…maskulinlikten uzaklaşması, böyle birinin yaşamaktansa ölmesinin daha uygun olacağı şeklinde yorumlanabilir.

Feminizmin her daim yok sayılan ve sadece kadına odaklanan bir hareket oldugu düşünülerek görülmeyen bir yanı da şudur ki, feminizim aynı zamanda kadının maskuliniteye olan özlemidir.Ayrıca Tyler filmde yüceltilmez, aksine kendi kendine zarar verdiği vurgulanmıştır.

• 

Yazan: yirmi3
Tamamen erkeklerin olduğu bir filmde feministler için illaki malzemeler olacaktır.. Ama yazarın böyle bir amaç güttüğünü hiç sanmıyorum..BOB “yaşamaktansa ölecek” kadar silik bir kişilik değildi. Sizin dediğiniz ölüm filmdeki az sayıda kadından (figürandan) biri olan CHLOE’nunki.. Bakın ANLATICI nasıl bahsediyor ondan:
“Chloe isimli küçük bir kadın iskeleti; pantolonunun kıçı üzgün ve bomboş sarkıyor ve Chloe bana beyin parazitleri ile ilgili en kötü şeyin, kimsenin onunla cinsel ilişkiye girmemesi olduğunu söylüyordu. Ölüme, sigorta poliçesinin kendisine yetmiş beş bin papel ödemiş olması kadar yakın olan Chloe’nin tek istediği, son bir kez yatağa yatırılmaktı. İlişki değil, seks.”
Filmin ilerleyen sahnelerinde de ölüm haberi geliyor. O kadar..
BOBun ise bir amacı vardı. O PROJEnin bir savunucusu O bir uzay maymunuydu.. Öldü ve KAHRAMAN oldu. (Onun adı ROBERT PAULSON)Kendi kendisine zarar vermek ise, yüceltilmenin karşıtı değildir.. kendine zarar veren biri de yüce biri olabilir.. TYLERin yüceliği ise tam da bu noktadadır. O kendisine (kendisi dediğimiz kişi kim? ANLATICI?) zarar (bize göre) verebildiği ve buna hepimizden başka bir yorumla bakabildiği için yücedir.. Film boyunca da başkaları tarafından yüceltilip durur.. sanırım film de TYLER hakkında olumsuz yorum yapan tek kişi de MARLAdır.. O da TYLERi anlayamamaktan yakınır.. Ayrıca TYLERin kendi kendine zarar verdiği nasıl vurgulanmış bunu da anlamadım.. Sanırım izlerken onu vurgulayan sizsiniz.. tüketim rüyasına çok bağlı biri misiniz? 😉

“Kadınlar tarafından yetiştirilen bir nesil olarak aradığımız şeyin tekrar kadınlar olduğunu hiç sanmıyorum” diyor TYLER

ANLATICIyla aralarında babaları ve erkekler hakkında defalarca konuşuyorlar.. Ama annelerinden bahsetmiyorlar hiç.. kadın olarak da sadece MARLAdan konuşuyorlar.. MARLA filmdeki tek ana kadın karakter.. Onu da TYLER sadece seks için kullanıyor.. (sadece spor yapıyoruz)

Filmde kadınlarla ilgili olan çok az şey var.. Şimdi filmi izlememin üzerinde epey geçmiş halde düşünüyorum ve kadınlar hakkında bişey yakalayamıyorum.. Acaba bu da benim izleyiş şeklimden mi?

Mesela DÖVÜŞ KULÜBÜnde hiç kadın yok.. Oysa DÖVÜŞ KULUBÜ kuralları içerisinde kadınlarla ilgili bi şey yoktu..

Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, biri dur dediğinde veya bayıldığında, bayılmış numarası yapıyor olsa bile, dövüşün bitmesidir.
Bir dövüşte sadece iki kişi olur.
Bir seferde sadece tek dövüş yapılır.
Dövüşe girerken tişört ve ayakkabılar çıkarılır.
Dövüş sürmesi gerektiği kadar sürer.

Burada kadınların girişi serbest bırakılmış ama kadınların dikkate alınmadığı daha gerçek geliyor bana.. DÖVÜŞ KULUBÜ de KARGAŞA (doğrusu cehennem değil bu olmalı sanırım) PROJESİ de tamamen erkeklerle ilgili.. Ama ortada erkeklerle ilgili olduğunu belirten bişey de yok.. Kadın, insanın/erkeğin sahiplenebileceği bişey gibi..

Karmaşa projesinin amacını gerçekleştirmek için kadınlara ihtiyacı yok, ki her erkekte alınmıyor projeye.. bir mülakat yapılıyor.. hem kadınların alınmama nedenlerinden biri de zaten kadınların dünya düzeni içerisinde erkelerin altında bir yerde olmaları olabilir.. yani erkekleri elde ettiğin zaman onun altındaki kadınları da elde edebilirsin.. ee o zaman kadınlarla uğraşmaya ne gerek var.. erkekleri yönlendir yeter..

Sonra kadınlar yok edilmek istenen tüketim toplumunun ana üyeleri olarak da algılanıyor olabilir.. (sabunları kimlere satıyorlardı)

Ya da her şey erkekleri kadınların cazibesinden kurtarmak içindir.. Kadınlara beğenilmek için değil mi bu erkeklerin uğraşlarının çoğu.. Kadınlar değil mi gelişimin ana ateşleyicisi.. hem kadınlarla aynı ortamda olan erkekler de ister istemez doğanın gereği olarak kadına karşı bir ilgi kayması olur.. Gemilere kadın alınmaz, uğursuzluk getirir.. ki TYLERla ANLATICInın arası MARLA yüzünden açılmıştır..

Hem bir de olaya ANLATICInın gözünden bakmalıyız belki.. Onun hayatında bi kadın var: MARLA SİNGER.. ve başka bir kadına da yer yoolmayabilir…

Hem ANLATICI herşeyi anlatmaya şöyle başlıyor:

“hepsi Marla Singerla ilgili.”
bir de kaç kadın dövüşmek ister ki..? var mı kadınların doğasında böyle bir istek..? aynı şekilde bi erkekte bir kadınla dövüşmek istemez..

TYLER bir erkek, hatta diğer erkeklere erkeklikleri hakkında laf atacak kadar erkek.. (gucci erkeleri) TYLERın yapmaya çalıştığı şeylerden biri de erkek içgüdülerini uyandırmak.. bence TYLER kadınları pek düşünmüyor.. dünya onun için erkeklerin üzerine kurulu ve değişim erkeklerin işi.. TYLER doğamıza dönmeye çağırıyor bizi: “yıkıntılar arasında dolaşıyorsun.. üzerinde ömrünün sonuna kadar çıkarmayacağın, senin avladığın hayvandan yapılmış deri elbisen.. siyah asfaltın üzerinde et kurutan insanlar”

TYLER erkek doğasını biliyor, çünkü erkek.. özgür olmak, güçlü olmak, hakim olmak istiyor.. bir kadın ise erkeğin elinden kendine olan hakimiyetini bile alabilir.. TYLERın aradığı şey kadınlar değil.. o erkekleri arıyor.. doğasına dönmesi gereken erkekleri..

İşte sanırım bu bakımdan feministler için epey bir malzeme var değil mi?

 

Tırtıl ve Alice

Tırtıl ile Alice bir süre hiç ses çıkarmadan bakıştılar. Sonunda Tırtıl ağzından marpucu çıkardı; uykulu baygın bir sesle Alice’e “Sen kimsin?” diye sordu.

İnsana konuşmak için cesaret verecek bir söz değildi bu. Alice oldukça çekinerek yanıtladı.

“Vallahi efendim, şu sırada pek bilemiyorum. Bu sabah yataktan kalktığım zaman kim olduğumu biliyordum, ama o zamandan beri birkaç kez değiştim galiba.”

Tırtıl sert sert “Ne demek istiyorsun kuzum? Derdini doğru dürüst anlatsana!” dedi.

Alice “Korkarım ki anlatamayacağım efendim” dedi “çünkü, görüyorsunuz ya, kendi kendim değilim“. Tırtıl “Gördüğüm yok” dedi.

Alice terbiyeli terbiyeli “Korkarım ki daha açık bir biçimde anlatamayacağım” dedi “çünkü zaten ben kendim de anlayamıyorum. Bir gün içinde bu kadar çok boy değiştirmek insanın kafasını altüst ediyor.”

Tırtıl “Neden etsin?” dedi.

Alice “Şimdi öyle dersiniz belki ama, bir gün gelip krizalitken kelebeğe dönüşünce -aklınızda olsun dönüşeceksiniz- bu değişmeleri biraz yadırgayacaksınız, değil mi?”

Tırtıl “Hiç bile değil işte” dedi.

Alice “E, olur a” dedi “sizin düşünceleriniz daha başkadır belki, ama ben kendi hesabıma, böyle değişip durmayı pek acayip buluyorum doğrusu.”

Tırtıl, kurula kurula “Sen mi buluyorsun?” diye sordu. “Sen… kimsin ki?”

Böylece gene konuşmalarının başlangıcına dönmüş oldular. Alice, Tırtıl’ın yanıtlarını hep böyle kısa kesmesine kızdı, ayaklarının ucuna yükselerek, ciddi ciddi “Önce siz bana kendinizi tanıtmalısınız” dedi.

Tırtıl “O da neden?” diye sordu.

İşte acayip bir soru daha. Alice de akla yatar bir neden bulamıyordu. Tırtıl’ın da pek keyfi kaçmış gözüküyordu, onun için dönüp uzaklaşmaya davrandı.

Tırtıl arkasından “Geri dön” diye seslendi. “Söylenecek önemli bir şeyim var.”

Doğrusu, bu umut vericiydi: Alice döndü, geri geldi.

Tırtıl “Hemen kızmamalı” dedi.

Alice, kızgınlığını belli etmemeye çalışarak sordu “Söyleyeceklerinizin hepsi bu mu?”

Tırtıl “Hayır, değil…” dedi.

Alice, yapacak başka işi olmadığı için, bekleyeyim bari, diye düşündü; hem, sonunda belki Tırtıl yararlı bir şeyler söylerdi. Ama o bir zaman konuşmaksızın nargilesini tokurdattı, sonunda kollarını indirdi, marpucu ağzından çekti. “Değiştiğini sanıyorsun, öyle mi?” diye sordu.

Alice “Ah ah, değiştim, ya!” dedi. “Her şeyi eskisi gibi anımsayamıyorum, hem on dakikadan fazla da aynı boyda kaldığım yok.”

Tırtıl “Söz gelişi, neleri anımsayamıyorsun?” diye sordu.

Alice üzgün bir sesle yanıtladı. “Söz gelişi: ‘Nasıl da küçük çalışkan arı’ şiirini okuyayım dedim, çorbaya çevirdim.”

Tırtıl “‘William baba sen yaşlısın’ şiirini oku bakayım” dedi.

Alice kollarını kavuşturdu okumaya başladı:

…..

 Tırtıl “Doğru okuyamadın” dedi.

Alice çekine çekine “Galiba pek doğru olmadı” dedi. “Bazı sözcükler nedense karıştı”.

Tırtıl, “Başından sonuna kadar yanlış okudun” diye kesip attı. Sonra bir iki dakika ikisinin de sesi çıkmadı. İlk konuşan Tırtıl oldu.

“Ne boyda olmak istiyorsun?” diye sordu.

Alice hemen yanıtladı: “Hangi boyda olsam olur, asıl ikide bir büyüyüp küçülmek hoşuma gitmiyor, anlarsınız ya!”

Tırtıl “Anlamıyorum” dedi.

Alice hiçbir şey söylemedi, ömründe hiç bu kadar inadına söylenmiş sözlerle karşılaşmamıştı, yavaş yavaş sabrı tükeniyordu.

Tırtıl “Şimdiki boyun iyi mi?” dedi.

Alice yanıtladı: “Eh, sizce bir zararı yoksa, birazcık daha büyük olmak isterdim. Bir parmak boyunda olmak hiç de hoş bir şey değil.”

Tırtıl konuşurken birdenbire yerinde dikilerek: “Pekâlâ da hoş” dedi (boyu tam bir parmaktı).

Zavallı Alice ağlamaklı olmuştu, yalvarır gibi, “Evet ama ben alışmadım” dedi; kendi kendine de “Bu hayvanlar da amma çabuk güceniyorlar” diye düşündü.

Tırtıl marpucu yine ağzına aldı ve nargilesini tokurdatarak “Eh, zamanla alışırsın” dedi.

Bu kez Alice, önce söze Tırtıl başlasın diye sabırla beklemeye başladı. Bir iki dakika sonra Tırtıl marpucu ağzından çekti, bir iki esnedi, şöyle bir silkindi. Sonra mantardan indi, otların arasında sürüne sürüne giderken yalnızca şunları söyledi “Bir yanı seni büyütür, öbür yanı küçültür.”

Alice kendi kendine “Neyin bir yanı küçültüyor, öbür yanı büyütüyor acaba?” diye düşündü.

Tırtıl, sanki Alice düşündüklerini yüksek sesle söylemiş gibi, “Mantarın” dedikten sonra gözden kayboldu. Alice bir süre düşünceli düşünceli mantara baktı, mantarın iki yanı, hangi iki yandı acaba? Yusyuvarlak olduğu için bu soruya yanıt bulmak hayli güçtü. Sonunda kollarını açabildiği kadar açıp mantarı sararak iki eliyle iki yanından birer parça kopardı.

Kendi kendine “E, şimdi hangisi büyütecek?” diye düşündü; sonra, bakalım ne olacak diyerek sağ elindeki parçayı ısırdı. Birdenbire çenesine alttan doğru çat diye bir şey çarptı; bir baktı ki çenesi ta ayaklarına çarpmamış mı?

Bu kadar çabuk değişmek onu çok korkutmuştu; bu kadar hızlı küçülürken yitirecek vakti de olmadığını düşündü ve öbür parçayı gevelemeye uğraştı. Ama ayakları çenesine dayandığı için ağzını açacak yer kalmamıştı; sonunda güçlükle sol elindeki parçadan bir lokma ısırabildi.

“Hele şükür başım sonunda rahatladı” diye sevinçle söylendi, fakat biraz sonra omuzlarının yerinde yeller estiğini görünce bu sevinci korkuya çevrildi. Aşağılara doğru baktığı zaman bütün görebildiği, altında ta uzaklardaki yeşilliklerin arasından bir sap gibi fışkırmış uzun bir boyun oldu.

Alice “Bu yeşillikler de ne olsa gerek?” dedi. “Ya benim omuzcuklarım nereye gitti? Ah, elceğizlerim ne oldu ki, artık sizleri de göremiyorum?” Böyle konuşurken ellerini oynattığı halde uzaktaki yeşil yaprakların hafifçe kımıldanışından başka bir şey olmadı. Artık ellerini başına götüremeyeceğini anlayınca başını ellerine götürmeyi denedi, bir de baktı ki boynunu yılan gibi istediği yana kolayca çevirebiliyor.

Boynuyla hoş bir zikzak çizerek, yaprakların arasına dalmak üzereyken onların demin aralarında dolaştığı ağaçların tepelerinden başka bir şey olmadığını gördü, tam o sırada keskin bir ıslık işitti, hemen kafasını kaldırdı. Koca bir güvercin üstüne doğru gelmiş kanatlarıyla pat pat yüzüne vuruyordu.

Güvercin, “Yılan” diye haykırıyordu…

Alice öfkelenmişti: “Ben yılan değilim, çekil şuradan” dedi.

Güvercin “Yılansın işte” diye yineledi, ama sesi daha yumuşamıştı. Sonra “Her çareye başvurdum, biri de onlara göre değil ki. Gene de sizden kurtulamadım.”

Alice “Söylediklerinizden bir şey anladığım yok” dedi.

Güvercin ona hiç aldırmaksızın “Ağaçların kovuklarına sığındım olmadı, çitlere hendeklere sığındım yine olmadı. Ah, şu yılanlar, onlardan hiç rahat yok.” dedi.

Alice büsbütün şaşkına dönmüştü; ama Güvercin bitirmeden söze başlamanın bir yararı olmayacağını düşündü.

Güvercin “Sanki kuluçkaya yatmak yetmiyormuş gibi, bir de gece gündüz yılan bekçiliği etmek lazım, üç haftadır bir damla uyku uyuyamadım” dedi.

Sonunda güvercinin neden söz ettiğini anlayan Alice “Vah vah! Rahatsız edildiğinize pek üzüldüm” dedi. Güvercin sesini büsbütün yükselterek, haykırırcasına “Korudaki en yüksek ağacı seçtim. Oh, sonunda kurtuldum şunlardan, buraya kadar çıkabilmek için kanatlanmaları gerek, diyordum. Ah, seni gidi yılan.”

Alice “Ayol, sana yılan değiliz dedik ya!” dedi “Ben… ben.. bir..”

Güvercin “E, nesin peki?” dedi “Belli ki bir yalan kıvırmaya uğraşıyorsun.”

Alice, o gün geçirdiği değişiklikleri anımsayınca, söylediğine kendisi pek inanmayarak “Ben.. ben küçük bir kızım” dedi.

Güvercin söylenene önem vermediğini belli eden bir sesle, “Doğrusu pek de olacak bir şey!” dedi. “Ben dünya kadar küçük kız gördüm ama hiçbirinin böyle upuzun boynu yoktu. Yok yok. Sen yılansın. Yadsımanın bir yararı yok. Neredeyse ömründe ağzına yumurta koymadığını söyleyeceksin.”

Alice doğruyu saklamayan çocuklardandı, “Yumurta yedim doğal olarak” dedi “ama küçük kızlar da, yılanlar kadar yumurta yer.”

Güvercin “İnanmam” dedi. “Ama eğer, yiyorlarsa onlar da bir tür yılan demektir, işte o kadar.”

Bu düşünce Alice için o kadar yeniydi ki bir an sustu, Güvercin de fırsattan yararlanıp hemen yapıştırdı.

“Şunu iyi biliyorum ki yumurta arıyorsun. Ha kız olmuşsun, ha yılan, bence ikisi de bir” dedi.

Alice hemen “Ama bana göre hiç de bir değil” dedi. “Hem ben buraya yumurta filan aramaya gelmedim. Hoş, o amaçla gelsem bile sizinkini ne yapayım, çiğ yumurta sevmem ki” dedi.

Güvercin aksi aksi “Öyleyse çekil git!” diyerek yine yuvasına yerleşti.

Alice ağaçların arasına büzülmeye çalıştı, çünkü boynu dallara dolaşıyor, o da çözmek için ikide bir duruyordu. Bir süre sonra ellerindeki mantar parçaları aklına geldi ve hemen dikkatle işe koyuldu; bir birini, bir ötekini ısırıyordu; ufala büyüye, ufala büyüye sonunda eski boyunu buldu.

Gerçek boyunu yitireli o kadar çok zaman geçmişti ki, önce bu durumu yadırgar gibi oldu. Ama bir iki dakikada buna da alıştı ve her zamanki gibi kendi kendine konuşmaya başladı:

”Hah işte şimdi istediğimin yarısı oldu demektir. Aman, bu değişmeler de insanı şaşkına çeviriyor. Bir dakika sonra ne olacağını kestiremiyorum. Ama artık eski boyuma geldim ya! Şimdi, ikinci iş o güzel bahçeye girebilmekte. Acaba bu işi nasıl yapmalı?” Böyle söylerken ansızın küçük bir alana geldi, bu küçük alanda şöyle böyle dört ayak yüksekliğinde bir evceğiz vardı. Alice ”Bu evde kimler oturursa otursun, bu boydayken karşılarına çıkmam pek doğru olmaz! Korkudan akıllarını oynatırlar sonra” diye düşünerek sağ elindeki mantar parçasını biraz kemirdi ve boyu bir karışa ininceye kadar eve yaklaşmadı.

Alice Harikalar Ülkesinde- Tamamı için bakınız: http://www.sonsuz.us/?q=node/1709