Meyve ağaçları

Küçüklüğümden beri meyvelere huşu dolu bir sevgi beslerim. Her biri ayrı mucize gibidir onların. Hele incecik kabuklarının, zarlarının içinde öylesine su barındırmaları, hem de latif kokulu, hoş tatlı suyun mucizesi beni büyüler. Hep meyve ağaçları olan bir bir bahçede yaşamak istedim. Az önce C.Estes’in kitabında rastladığım bir pasaj bu duygularıma son derece denk düştü, hiç de haksız değilmişim hani 🙂

“Bilgelik ağacı, Hayat ve Ölüm ağacı ya da Bilgi ağacı denen meyve ağacı neredeyse binlerce kez çeşitli mitlerde ve öykülerde karşımıza çıkmıştır. İğne ve yayvan yapraklı ağaçlardan farklı olarak, meyve ağacı bol besini -sadece besin de değil, çünkü ağaç meyvesinde su da depolar- olan bir ağaçtır. Büyümenin ve sürekliliğin temel sıvısı olan su, köklerle yukarı alınır. Kökler -görülemeyecek kadar küçük milyarlarca hücre ağından oluşan bir şebekeyle- ağacı kılcal sistemlerle besler; su meyveye ulaşır ve onu semirterek leziz bir şeye dönüştürür.

Bundan dolayı meyvenin ruhla beslendiği, birer ölçü su, hava ve besin ile bunların hepsinin ötesinde ona ayrıca ilahi bir tat da veren tohumdan gelişip, bunların hepsini birden içeren bir hayat kuvvetiyle dolduğu düşünülür. Su, meyve ve altdünyadaki ormanlarda yaptıkları çalışmaların tohumlarıyla beslenen kadınlar psikolojik olarak buna uygun bir şekilde serpilip gelişirler; psişeleri gebe kalır ve süregiden bir olgunlaşmayı devam ettirir.”

Neyse ki çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım meyve ağaçları ile geçti. Köylerde kasabalarda onların o güzel varlıkları ile dokunuşarak epeyce vakit geçirdik. Anadoluyu çok sevme nedenlerimden biri de hem meyve bolluğu hem de onları paylaşma nezaketidir. Örneğin bir bahçenin önünden geçiyorsanız arabanızı orda durdurup hemen bir ağaçtan karnınızı doyurabilirsiniz, toplayıp götürmediğiniz sürece hiç bir bahçe bekçisi size laf etmez.

Ve şimdi tam üzerine nar nar diye geldi bu dizeler, yazarına tebrikler paylaşan arkadaşıma teşekkürler:

çiçeklerin eksilen suyuna su,
yazın yanına hatırayı ekledik,
çekirge sesleri ve
öğle güneşi altında narın
olgunlaşmasını bekledik.

bekledik, başka başka odalarda
çektiğimiz ağrı dinsin,
bir çocukluk düşü gibi
ince bir sızıya dönsün diye
yaza sedeften bir anlam ekledik

biliyorsun,
bir baş dönmesi gibi sürüyor hayat,
yazların yanına yazlar ekleniyor,
zaman uzun bir sıcağa dönüyor burada,
ağırlığına duygunun, taşınamazlığına
ve yazlar hatıraya…

sığındığımız konuşmalar kesecek mi ağrıyı?
ağacın güzelliğindeki mânâ sönmeyecek,
köklerinde sürecek mi aşk?
ah benim hayal kardeşim,
bizim bu aşktan alacağımız var,
dinsin ayrı odalarda çektiğimiz ağrı,
yaz geçip gitsin ve olgunlaşsın nar.      

Birhan Keskin

Küresel ısınma ve uyum?

 

Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kelebek, türünün devamı için evrim geçirdi

Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kelebek, türünün devamı için evrim geçirdi. Ancak soğuk bölgelerde yaşayabilen kelebek göç etmek için göğüs kafesi ve kanatlarını büyütmeyi başardı.

Küresel ısınmaya karşı verilen ölüm kalım savaşında insanlara nazaran çok çabuk uyum sağlayan canlılar da bulunuyor. Bunların ilk örneği İngiltere’deki canlı türü Adonis kelebeği.

Bu kelebeğin yaşam alanının daralması ve son dönemde nüfusundaki azalış iklim değişikliği ile güçlü bir bağlantı gösteriyor. Avrupa’da bulunan kelebek türlerinin yaşam alanlarının genişliği iklimin elverişli olmasına bakıyor. Bilim insanları kelebeklerin eskiden görüldüğü ancak artık rastlanmadıkları bölgelerde küresel ısınmanın etkilerini gözlemleyebiliyorlar.

MAVİ ADONİS KELEBEĞİNİN EVRİMİ

İngiltere’nin güney kesimlerinde yaşayan mavi Adonis kelebeğinin nüfusu küresel ısınmanın etkileri ve yerleşim birimlerinin genişlemesi ile 1950’lerden bu yana yüzde 90 oranında azalma gösterdi. Son yıllarda sayısı 250’ye kadar düşen kelebek türü için özel koruma önlemleri alınmaya başlandı.

Bilim insanları kelebeklerin hayatta kalabilmeleri için kuzeydeki soğuk bölgelere göç etmeleri gerektiğini belirtmişlerdi. Ancak mavi Adonis kelebeği biyolojik yapısı nedeniyle bunu başaramıyordu.

Ancak küresel ısınmanın belki de ilk mucizesi kendini gösterdi ve mavi Adonis kelebeği iklim değişikliğine karşı verdiği mücadelede hayatta kalabilmek için gerekli olan evrimi geçirdi. İngiltere’nin kuzeyindeki soğuk bölgelere göç edebilmek için göğüs kafesi ve kanatlarını büyüten mavi Adonis, gerekli mesafeyi uçabilecek yapıya erişmiş oldu.

http://www.milliyet.com.tr/Dunya/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&KategoriID=19&ArticleID=1172103&Date=10.12.2009&b=Kuresel isinma “mucizesi”

Kırk Yama’yı Takdimimdir…

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 10pt;”>Bir İspanyolca terim olan ve “nehrin altındaki nehir”  anlamına gelen Rio Abajo Rio’yu ilk duyduğumda içimde birçok belirsiz hatıranın kımıldandığını hissettim. Bunlar kendimi bildiğim bu hayatımla ilgili olmayabilirdi bile, çünkü onları ne uyanıkken ne de düşlerimde daha açık seçik, net anılara dönüştürecek sözcükleri ya da resimleri bulamıyordum. Fakat o bulanık, belki biraz orman toprağı gibi kokan ya da balçık hissi veren o şeyi tamı tamına biliyordum, gayet net biliyordum.
Son yıllarda gelişini hissettiğim, adım seslerini hatta bazen uğultusunu duyduğum “nehrin altındaki nehir”, Jung’cu bir psikanalist, şair ve cantadora (eski öykü derleyicisi) olan Clarissa Estes’in ortaya koyduğu vahşi kadın arketipi ile görünür oldu, bulutların ardından birdenbire yüzünü gösteren haşarı sevimli ve gürbüz bir güneş gibi benliğimi aydınlattı.

Bu sebeple Kırk Yama projesini takdime geçmeden önce Estes’in her biri doğrudan yüreğimize ulaşan sözcüklerini, noktasına virgülüne dokunmadan sizlere aktarmak istiyorum.

Vahşi Kadın arketipi ve onun ardında yatan her şey, bütün ressam, yazar, heykeltıraş, dansçı, düşünür ve arayıp bulanların koruyucusudur; çünkü bunların hepsi buluş işiyle meşguldür ve içgüdüsel doğanın ana uğraşı da zaten budur. Bütün sanatlarda olduğu gibi, kafada değil bağırsaklarda ikamet eder. İz sürebilir, koşabilir, emir verebilir ve başından savabilir. Hissedebilir, saklanabilir ve derinden sevebilir. Sezgisel, tipik ve normatiftir. Kadınların zihinsel ve ruhsal sağlığı için son derece gereklidir.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 10pt;”>Peki, Vahşi Kadın’ı oluşturan unsurlar nelerdir?
O, Hayat/Ölüm/Hayat kuvvetidir, yaşatma gücüdür, kuluçkadır. Sezgidir, uzağı görendir, derin dinleyicidir, sadık yürektir. İnsanları çokdilli kalmaya cesaretlendirir; düşlerin, tutkuların ve şiirin dilini akıcı bir şekilde konuşmaya yüreklendirir. Gece düşlerinden fısıltılar getirir, bir kadın ruhuna ait araziden geçerken arkasında kalın bir kıl ve çamurlu bir ayak izi bırakır. Bunlar, kadınları onu bulma, kurtarma ve sevme özlemiyle doldurur.

O, fikirler, duygular, dürtüler ve bellektir. O, yitirilmiş ve uzun ama çok uzun zamandır neredeyse unutulmuştur. O, kaynaktır, ışıktır, gecedir, karanlıktır ve şafaktır. O, iyileştirici balçığın kokusu ve tilkinin arka bacağıdır. Bize sırları söyleyen kuşlar ona aittir. “Şu yoldan, şu yoldan” diyen sestir.

Haksızlık karşısında tehditler savuran odur. Büyük bir çark gibi dönen odur. Döngülerin yaratıcısıdır. Aramak için evi terk ettiğimiz odur. Eve gelmemiz onun içindir. Ütün kadınların gübreli köküdür. İşimizin bittiğini düşündüğümüzde bizi gitmekten alıkoyan güçtür. İddiasız ham düşünce ve işlerin kuluçkasıdır. O, bizi düşünen akıldır, bizler de onun aklından geçen düşünceleriz.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 10pt;”>Nerede yaşar?
Kuyunun dibinde, membalarda, zamandan önceki eterde. Gözyaşında ve okyanusta yaşar. O, büyüdükçe hışırdayan ağaçların kabuklarında yaşar. Geleceğin ve zamanın başlangıcındadır. Geçmişte yaşar ve bizim tarafımızdan çağırılır. Bugündedir; soframızda bir yeri vardır, arkamızda sıraya girer ve yolda önümüzde gider.  Gelecektedir ve şimdide bizi bulmak için zaman içinde geriye doğru yürür. Karı delip başını çıkaran yeşilde yaşar, solan güz ekinlerinin hışırdayan saplarında yaşar, ölünün öpülmeye geldiği ve yaşayanın yakarılarını gönderdiği yerde yaşar. Dilin üretildiği yerde yaşar. Dörtlük notalarda ve yarım notalarda, bir kantatta, bir sestinada ve blues’da yaşar. O, içimizde esinin patlamasından hemen önceki andır. Dünyamızı delip geçen çok uzak bir yerde yaşar.

İnsanlar onun varoluşuna dair deliller, türlü kanıtlar isteyebilirler. İstedikleri aslında ruhun varlığına ilişkin kanıtlardır. Biz ruh olduğumuza göre, kanıt da biziz. Her birimiz yalnızca Vahşi Kadın’ın varlığının değil, onun topluluk içindeki halinin de kanıtıyız. Bu tanımlanamaz yaratıcı dişi gücün kanıtı biziz. Bizim varoluşumuz onunkiyle paraleldir.

Yeryüzü anamız ve bizler, topyekûn şifalanma dönemine girerken, gönül ve iş birliği yapabileceğimiz, alabildiğine geniş ve ferah bir mekâna ihtiyaç duymakta olduğumuzu hissettim bunları okurken. Nehrin altındaki nehire ulaşmak için derin bir istek duyuyordum. Bu özlem içimden aniden fışkırdı ve kendi ismini fısıldadı: Kırk Yama.

Kırk Yama organizasyonu, katılımcı kadınların ellerinde şekillenecek ve büyüyüp yeşerecek. Bireyselliğini elde etmiş, hayatının maddi ve manevi planlamasını yapabilecek durumda olan kadınların el ele verdikleri, dayanışarak yaratıcılıklarını geliştirdikleri berrak bir alan. Faaliyet alanımız ise, katılımcılarımızın yetenek ve yaratıcılıklarının uzanabildiği her yer diyebiliriz kısaca.

İnternette bir adresimiz olacak tabi: Kirkyama.org fakat bu adres bir amaç değil sadece gösterdiğimiz faaliyetlerin sonuçlarının sergilendiği kırk yamalı latif bir yorgan olacak. Öyle ki, üşüyen, şifalanma için desteğe ihtiyacı olan herkesi içine alabilecek bir yorgan.

Katılımcı olacak her kadın, kendini zaten benzersiz bir biçimde bu dünyada görünür kılıyor, her birinin sonraki nesle ilham verici bir öyküsü var ve biz bu eşsiz yamaların birleştiklerinde nasıl duracağını merak ediyoruz? Ya siz?

Yüreğinizin sesine kulak verin ve kurucu üyelerden olmak için hemen bize yazın lütfen.

Sevgilerimle

Sibel Atasoy

08.12.09

 

İletişim: Kirkyama.org’u hep birlikte yaşama geçireceğimiz için şimdilik katılım arzunuzu

[email protected] adresine bildirebilirsiniz. Yeterli sevince ulaşır ulaşmaz bir tanışma toplantısı düzenleyeceğiz ve iş bölümü yapacağız.

Yeni dünyanın belirtileri

Geçtiğimiz hafta sonu Sevda Bakankuş’un,  Holografik Öğrenim Teknikleri isimli iki tam günü kapsayan seminerine katıldım.  Ayşe Arman’ın (Aşağıda tam metni sunacağım) yazısı sebebiyle yurt çapında olay haline gelen bu konuyu, insanların hala çok merak ettiğini bildiğim için, maceramı, his ve düşüncelerimi olabildiğince detaylı olarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Fakat başlamadan önce bu deneyimin,  anlayışım oranında tamamen sübjektif gözlemlerime dayandığını hatırlatmak istiyorum, eminim ki diğer katılımcılar açısından da birçok farklı tespitler yapılmış olabilecektir.

Öncelikle Sevda Hanım’la tanışmaktan çok memnun olduğumu belirtmekle başlayayım. Hem ilk izlenim, hem de iki gün boyunca gözlemim, onun samimi biri olduğunu ve edinmiş olduğu bilgileri gerçekten paylaşmak istediğini gösteriyordu. Alçak gönüllü davranışları ile ses tonunda kolayca yakalanan gücün, kendine güvenden kaynaklandığını hissettiriyordu. Kendiliğindenlik yansıtan bu ses, iknayı kolaylaştıran ve günümüzde konuyla ilgili birçok kişiyi yıldırmış olan entelektüel gevezelikten oldukça uzak, sade, uygulamaya dönük ve güvenilirdi. Sevda hanımı sevdiğimi açıkça söyleyebilirim.

Ne yazık ki aynı şeyleri semineri planlayan Nominer şirketi için söyleyemeyeceğim. Gerçi Sevda Hanım, şirket sahibi olan hanımefendiyi arkadaşım diye takdim etmiş olsa da, kişinin konunun ehemmiyeti ile fazlaca ilgili olduğunu hissedemedim. Kanımca bundan daha fazla ticari görünülemezdi. Ayşe Arman’ın yaratmış olduğu ilgiyi acilen gelire dönüştürmek kaygısı ile planlanmış olduğu izlenimi veren program, bence yaratılmış olan beklentiye karşılık vermekten uzaktı. Üstelik katılımcılara farklı fiyat uygulamaları yapılmış olduğu söylentisi yayınlanan fiyatı tam olarak ödemiş olanlar üzerinde hoş olmayan etkiler bıraktı. Sadece konunun ne olduğunu açıklamakla ilgili olduğu anlaşılan bu programın iki tam güne yayılması, üstelik (bence) bu kadar yüksek bir fiyatla pazarlanması hem zaman hem de para anlamında kaynak israfı olmuş diyebilirim.

Bu program böylece devam edip gidecek ve muhtemelen bu şekliyle fazla da uzun sürmeyecek. Yine de güzel bir otelde, hoş bir hafta sonu geçirip, yeni arkadaşlıklar edinmek, sosyalleşmek ve üstelik faydalı bir şey yaptığına dair kendini olumlamak isteyen birçok bol paralı insanı mutlu edeceğini de tahmin etmek güç değil. Aslında bu da bir ihtiyaç, atılan tohumlardan, nefes egzersizlerinden hatta sadece sonraki günlerde yeniden yeniden anlatılacak bir şey yaşamış olma hoşnutluğu bile yararlıdır kendi çapında (Aynı zamanda uyumaya devam etmenin de bir garantisidir tabi). Ezcümle holistik konular ve Yeni Dünya  ile ilgili donanımlı, bilgili ve bilinçli katılımcılar için tatmin edici bir seminer olmadığını iç rahatlığı ile söyleyebilirim.

Gelelim içeriğe, bu konuları uzun zamandır okuyan ve uygulayan kişiler zaten var hatta bazıları ne yaptığını bile bilmeden yapıyorlar. Süslü cümlelerle bunları anlatmaya kalkışmayacağım, en sade biçimde ifade edersek; “oyun hamuru” ile oynamayı öğreten ve geliştiren sistemler, yani Yeni Dünya’ya hazırlayıcı eğitimler bunlar. İçerik NLP tekniklerini de anımsatıyor. Empati, sinestezi, telepati gibi becerileri geliştirmeyi amaçlıyor. Fakat kolayca suiistimal edilebilecek konulara kayma tehlikesi olduğu gibi, Secret esintisi gibi bestseller olup çokça hayal kırıklığına sebep de olabilir ( https://blog.sonsuz.us/?p=905 ).

Bu konuların her biri, Dünyanın birleşim noktasını yeni yere çengelleme amacını güdüyor. Benim gibi birçok insan birleşim noktalarının yerini farklı dünyalara kaydırabiliyor, üstelik oradan getirdikleri izlenimleri mevcut dünyada kendi becerileri doğrultusunda bir lisanla (sanat, bilim, rüya vs) ifade edebiliyorlar. Ancak bu paylaşımı yapan bizlerin birçoğu mutsuz; çünkü o farklı dünyalarda gördüklerini bu dünyada görünür kılamadıkları için mutsuz. Tabi diğer dünyalara gidip de buraya dönemeyenler, ya da dönmeyi tercih etmeyenleri saymıyorum bile!

Dünyamızın daha çok şifaya yani sevgiye ihtiyacı var, kritik kütleyi hangi olası gerçekliye doğru aşacağız bilinmez ama aşacağız, bunu yürekten istiyor ve hissediyorum. Sevda Hanım da kritik kütleye omuz vermiş bir eğitmen gibi görünüyor. “Ekran açılması” denen uygulama sağ beyin kullanan herkesin otomatik olarak yaptığı, ancak ne yaptığını bilmeden yaptığı için çoğunlukla bilinçli faydaya dönüştürülemeyen bir işlem.  Eğer “hayal” , “vizyon” ya da “gündüz düşü” derseniz dünyanın eril güçleri tarafından küçümsenerek karşılanırsınız ama eğer buna “ekran”, “holistik” gibi isimler verebilirseniz, erkeklerin de (sol beyin ağırlıklı kullanan insanların) dikkatini çekebilirsiniz. Bu açıdan Sevda Hanım’ı ve bu konularla yakından ilgili olduğunu bildiğim Aydın Arıtan’ı kutluyor ve yollarında başarılı olmalarını diliyorum.

Bu arada Sevda Hanım, eğitimi almış olduğu Bronnikov hakkında biraz sitemkâr konuştu, onun iyi niyetinden şüphe ettiği için yolunu ayırdığını söyledi. Detaylar neydi bilemiyorum, belki Bronnikov yöntemi konusunda internet ortamına düşen “oldukça yerici” videonun etkisini zayıflatmak istiyordu, belki de zaten kendisi de bu konuda daha çok şey biliyor.

Sevda Hanım’ın bence öğretmeye aday olduğu holistik beyin teknikleri, -ismi her neyse- zaman ve mekanı ortadan kaldıran Yeni Dünya’ya geçişin tüm eğitmenleri, becerilerini paylaşırken adil ve becerikli mekanizmaları kullanmalılar. “Sihirli değnek” vaadi doğru değil, sistemli, sabırlı, disiplinli ve sarsılmaz niyetle sürdürülecek çalışmalar bunlar. Umarım bu harika konseptin altı da kısa zamanda boşaltılmaz.

Benim naçizane önerim, Sevda Hanım’ın böyle geçici ve sonuç aldırmayacak  eğitimler yerine hemen kendisine bir okul açmasıdır. Resmi yapısı itibariyle okul olması gerekmez, hatta olmaması daha iyidir. Bu okul/kurs a kaydolanlar, alacakları dersleri ve süreyi baştan bilerek, giriştikleri işin bilincinde olarak gelmeliler. Hem eğitimi verenler hem de alanlar, ellerini taşın altına koymuş olmalılar. Böylece sonuç alıcı büyük işlere imza atılabilir. Bu konuda başka eğitimciler de var, el ele yürek yüreğe verilerek, telaşa kapılmadan tatminkâr bir ders programı izlenerek, Yeni Dünyanın insanlarını yetiştirmeye katkı sunmalıyız.

Sibel Atasoy

18.01.2010 – Beylerbeyi

Ayşe Hanımın Röportajının tam metni:

Aylin, 12 yaşında, tatlı kendi halinde bir kız. Holografik beyin teknikleriyle gözleri kapalı renkleri tanıyor, elleriyle okuyor, toprağın altını görüyor, fotoğraflarına bakıp kişinin yaşayıp yaşamadığını söylüyor. Bu teknikleri ona, annesi Sevda Barankuş öğretiyor. Arıtan Yayınları’nın sahibi Aydın Arıtan da bu konuda pek çok kitap yazdığını, Sevda Hanım’ı yakından takip ettiğini söylüyor.

Ben “Olmaz, olmaz!” dedim ama gerçekten oldu. Gördüm, gözümün önünde yaptı. Olayın gerçekleştiği yer Cities’in en altındaki kafe. Aylin, 12 yaşında, tatlı, kendi halinde bir kız. Holografik beyin teknikleriyle bir sürü bize çok acayip gelen şey yapabiliyor. Annesi bunun Aylin’e özel olmadığını, herkesin yapabileceğini söylüyor. Neler mi yapıyor? Gözlerine bant takıyor, eline verdiğin her şeyin rengini söylüyor. Görmeden… Sadece dokunarak… Enerjisini hissederek… Fotoğraflara bakıp kişilerin yaşayıp yaşamadığını söyleyebiliyor… Yine gözleri kapalı, dergilerin üzerinde yazan şeyleri okuyabiliyor. Bunlar benim tanık olduklarım. O gün  kafede, Sevda Barankuş, Arıtan Yayınları’nın sahibi Aydın Arıtan, Aylin, fotoğraflarımızı çeken Senih ve Sertab Erener’dik. Sertab da tanık oldu bir sürü şeye. Bu röportaj yarın da devam edecek. Aylin başka şeyler de yapabiliyormuş. Neler olduğunu öğrenebilmeniz için bu röportajı okumanız gerekiyor…

Hikayanin en başından başlayalım…

-Adım Sevda Bakankuş. Ben bir iş kadınıydım. Tekstil mümessilliği yaptım, iki sene önce önüme bu proje geldi.

Neydi bu proje?

-“Holografik beyin teknikleri.” Rusya’da bir sürü merkezde uygulanıyor. O merkezlere de “İnsan Gelişim Akademileri” deniyor. Kapalı gözlerle renkleri görebiliyorsunuz, ellerinizle okuyabiliyorsunuz. Amaç, çok azını kullandığımız beynimizin kapasitesini yüzde 80’e kadar çıkarmak…

Kim getirdi bunu?
– Yabancı bir hanım.

Ne dedi?
– “Türkiye’de bunu açalım” dedi. Ben tabii heyecanlandım, çünkü önce tamamen yatırım olarak baktım, tutar diye düşündüm. İçeriğiyle ilgili değildim.

Sonra?
– Rusya’dan hocalar geldi. İlk önce yakın çevremize eğitim vermeye başladık. Ben yavaş yavaş işin içine girdim. Ve öyle bir nokta geldi ki, teknikleri öğrendim. Eğitimleri kendim verecek düzeye geldim. Daha doğrusu bu teknikleri Türkiye’ye daha uygun bir program haline getirdim. Artık yoluma yalnız devam ediyorum…
(Röportajın bu noktasında ne yalan söyleyeyim, karşımdakinin bir “şarlatan” olduğundan neredeyse emindim. Hiç ama hiç inandırıcı gelmedi söyledikleri…)

İnsan, bu teknik sayesinde ne öğreniyor?
– Kendisinin farkına varıyor. Ne kadar güçlü olduğunu kavrıyor. Ama ben bu bilgileri karşımdakine öğretirken ona bir lütufta bulunmuyorum, sadece beyinde kullanmadığı alanları nasıl kullanabileceğini öğretiyorum. İnanın, bu da çok olağanüstü bir şey değil, herkes yapabilir. Önce tabii her insanın beyninde bir bilgisayar bulunduğunu ve onu nasıl açacağını öğretiyoruz…

Pardon? Ne bilgisayarı? Nasıl yani?
– Beynimizde bir biyoekran var. O açılıyor, her şeyi görüyoruz ve orada her şeyi yapabiliyoruz.

Siz de benim buna inanmamı mı bekliyorsunuz!
(Arıtan Yayınları’nın sahibi Aydın Arıtan söze giriyor…)
– Ben de Sevda Hanım’ın seminerlerine katıldım. O Rus hocalardan teknikleri öğrendim. Hatta çocuklarım ve hanım da katıldı. Bu arada, ben bu konuda pek çok kitap yazdım, hatta diyebilirim ki “hologram” ve “holistik” konusunda Türkiye’de en çok yazan insan benim. Sevda Hanım “Böyle böyle bir eğitime başlıyoruz” deyince, dahil olduk. Birkaç aşamalı bir eğitim. Önce bir biyoenerji çalışması yapıldı. Bu çalışma, zihinle beden arasındaki ilişkiyi gevşetmek ve beyne daha geniş kullanım imkânları tanımak için yapılıyor. Bu 10 ders devam etti.
Devamını oku “Yeni dünyanın belirtileri” →

Çağdaş köleliğin günleri sayılı!

Böylece, geçen ay o kapıları açıp da geçmiş potansiyellerin gelip sizi Şimdi ânında ziyaret etmesine izin verdiğinizde, bu potansiyellere izin vermekle Tanrı benliğinizin yarısına izin verdiğinizi ileri sürüyorum. Geçmişte belli şeyler deneyimlediniz – işten kovuldunuz, örneğin. Bu iyi bir şeydir. Tobias buna değindi ve ben de pekiştireceğim. Er ya da geç, sevgili dostlar, köleleştirmeye dayalı o ağır kitle bilinci ağından çıkmanız gerekecek – ve ben açıkça ona bu adı veriyorum. Bu, çağdaş (modern) günlerin köleliğidir. Lütfen. Lütfen – size özgür olduğunuz söyleniyor, ama değilsiniz. Bunu biliyorsunuz. Diyorlar ki, “Ha, istediğin herşeyi yapabilirsin.” Bir kez olsun bunu yapmayı deneyin. Özgür değilsiniz. Bu köleliktir ve biz onunla da oynayacağız. Onu aşacağız.

Bu, kendi adınıza çalışmanızla ya da en azından kesinlikle sevdiğiniz bir şey yapmanızla sonuçlanacak. Ama eğer o işte ya da o döngüdeyseniz… ben bunun bugün Dünya’da hâlâ var olduğuna bile inanamıyorum, ve giderek de beter olacak. Sürekli kölelikten, bir başkası için çalışmaktan, ‘o adam’ için çalışmaktan, maaş çekinden ve oturmaktan oluşan bu sistem… Ah Tanrım, eğer küçücük bir bölmede oturuyorsanız, Pazartesi günü gidip onu bir balyozla yıkın. (kahkahalar) Ve sonra iyi bir avukat bulup mahkemeye gidin ve deyin ki, “Bir insanı böyle bir bölmeye koymak insanlık dışıydı”, ve sonra tazminat olarak büyük bir para talep edin ve büyük bir olasılıkla da kazanırsınız. Ya böyle olur, ya da bunu gerçekleştirirken çok iyi bir zaman geçirmiş olursunuz. Ama bunların hepsi yanlıştır. Hepsi yanlıştır.

Böylece, biz geçmişe gittik. Potansiyelleri açtık – hiç gerçekleştirilmemiş ya da eyleme geçirilmemiş olanları, ama onlar yine de oradadır. Enerjileri orada, potansiyelleri orada, sevgileri orada. O, hiç iletişim kurmadığınız bir veçhedir, böylece onu içeri aldık.

Bugün, geleceğe gidelim… geleceğe. Bu, biz yola çıkmadan ilginç bir soruyu gündeme getiriyor. Gelecek, alnınıza yazılı mıdır? Hayır. Dünya’daki insanlarla bir anket yapılsa, yaklaşık yüzde 99.7’si için kesinlikle öyledir. Onlar buna izin veriyorlar. Bunu seçiyorlar. Yani bizim bakış açımızdan bakacak olursanız, onlar bir yazgı kalıbını izliyor.

Şimdi, bu yazgı bir anlamda kişisel bir yazgıdır, çünkü onu bir noktada seçmişlerdir. Ama yaşamlarını diğer insanların  yönetmesine izin vermişlerdir. Yaşamlarını, veçhelerinin yönetmesine izin vermişlerdir. Kendileri vazgeçmiştir. Yalnızca kendilerini kontrol etmekten vazgeçmiş değillerdir – onlar kendilerini fazlasıyla kontrol eden varlıklardır – ama diğer herşeyden vazgeçmişlerdir. Teslim olmuşlardır. O nedenle de yazgıları belirlenmiştir. Karmik yollarını izliyor ve bunun olmasına izin veriyorlar. Diyorlar ki, “Bu benim karmam,” karma sözcüğünü kullanmasalar bile.

Onlar, ruhun lineer (doğrusal) gelişimine inanıyor ve onu izliyorlar. Aptallık; sanki bunu yapmaları gerekiyormuş gibi, sanki bunu onlara Tanrı yaptırıyormuş gibi, sanki başka seçenekleri yokmuş gibi. Onlar ayrıca kitle bilincinin yazgısına da inanıyorlar, ki bu çok, çok yoğun, çok, çok ağırdır; o matriksten, o ağdan kurtulmak zordur – ya da değildir. Bu, bir seçim yapmak kadar kolay olabilirdi, ama o zaman yaşamınız değişir. Çoğu insan bunu gerçekten istemez. Ve ben eleştirel değilim, bir gözlem yapıyorum. Bunu beğenmiyor musunuz? Eleştirmiyorum, yalnızca gözlemliyorum. (kahkahalar, Adamus güler)

Böylece onlar yazgıdan oluşan bir hayat yaşıyorlar, ayrıca, çok güçlü inanç sistemlerine sahiplerse, özellikle de dinsel açıdan, spiritüel inanç sistemlerine sahiplerse, bu da yazgıyı yaratır. Onlar, cennet ve cehenneme gitmenin yolu budur ve bunlar iki (ayrı) yöndür diye inanıyorlar. Bu, yazgıdır. Bu, iki seçenekli yazgıdır, ama kendilerine verdikleri tek seçenek budur.

Böylece çoğu insan yazgıyla yaşıyor ve aslında, çoğu insan yazgıya inanıyor. Onlar, kendileri adına yazgıyı seçen ve onlara ne olacağını söyleyen beş para etmez bir Tanrı’ya inanıyor. Ve bu hiç umurlarında olmadı… biliyor musunuz, zihin bazen ne kadar kısıtlanmış olursa olsun, durup da “Eh, Ruh’un neden umurunda olsun ki. Ruh bana bunların tümünü neden yaptırsın ki? Ne yani, kendimi kime kanıtlayacağım? Neye kanıtlayacağım?” diye sormak için çok da keskin bir zihne gerek yoktur. Mantık istediği kadar değişsin, bu mantıklı değildir. Bu hiç de mantıklı değildir. Ama programlama, ipnoz, örtücü-katmanlar öylesine güçlü ki, aksi halde çok parlak olan adamları ve kadınları alıp onların aptallaşmasına, çok aptallaşmasına neden oluyorlar.

Yani… çoğu insan yazgının yönlendirmesiyle yaşıyor, oysa yaşamak zorunda değiller. Yaşamak zorunda değilller. Sudan çıkmış balık gibiler. Ha, bunun neye benzediğini bilirsiniz – yani yazgısız olmanın. Siz geçmişte şöyle diyen bir deneyimden geçtiniz, “Rehberleriniz gitti. Artık kural mural yok. Kontratlarınız bitti.” Bu, yazgı değil midir? Kısa bir dönem için sanki eğlenceli değil miydi, ama sonra eskimedi mi? Bu, kendi kendinize yüklediğiniz bir yazgıdır. Ama sonuçta gerçekten bir yazgı yoktur. Ama eğer yazgının çatısı altında yaşamışsanız, (yazgısız olmak) bir süre sonra gerçekten biraz daha rahatlaşır. Bir süre sonra kolaylaşır ve siz kendinizi çıplak, korunmasız ve incinebilir hissedersiniz, bir yazgı olmadığında çok incinebilir halde hissedersiniz. Ama yazgı yoktur. Gerçekten yoktur.

Peki, bir dakikaya kadar yolculuk edeceğimiz gelecekte ne var. Ve aslında biz gerçekten oraya yolculuk edeceğiz. Ve etmeyeceğiz! (kahkahalar) Artık hiçbir şey gerçek değil. Çok akışkan – çok, çok akışkan – ve bu iyi bir şeydir.

Adamus

Ustalık serisi- Gelecekteki potansiyeller