Kadın’ın yeni çağ eğitimi

Konu başı Exit–>Kadınlar yazısı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=863

Konu ile ilgili yorumlara cevaben:

Erkekler hiç bir zaman “kendi başlarına” olamıyorlar ki, yıkıcılıklarını onlara mal edebilelim. Dünyayı onlara  0-6 yaş aralığında iken büyük olasılıkla bir kadın öğretmiştir. Ne göreceklerini, ne duyacaklarını ve koklayacaklarını, nasıl yorumlayacaklarını o kadın belirlemiştir. Bu daha sonraki bilgilerle-eğitimle hemen hiç değişemez (bilimsel verilere dayanarak söylüyorum).
Ayrıca birçok anne, oğulları ile olan göbek kordonunun gerçeğini (fiziksel olanı doğumdan sonra hemen kesilir), hiç koparmaz, ölümüne kadar bu kordonla birbirlerine bağlı olarak yaşarlar. Bunun kız çocuklarla olanı nispeten düşüktür; çünkü kız çocuğu kendinde doğurma kapasitesi olduğundan bu bağı cesaretle kendisi kesebilir. Anne ile kordonu kesebilen erkeklerin bir çoğunun da bu misyonu eşine transfer ettiği gözlemlenen bir durum.
Bu konu gerçekten de çok önemli ve çok geniş bir konu, zaman zaman ele alıp yazıyorum, okuyanlardan fazla tepki almıyorum, belki de abarttığımı düşünüyorlar belki de yazdıklarımı hiç görmüyorlar 🙂

Neyse ki son yıllarda bilimsel veriler de bazı açılardan benim görüşlerimi desteklemeye başladı (bunun sebebi bazı konularda kritik kütleler aşıldı!), bütün bunları açıklayabilmek için bildik “gerçek”liğin hangi şartlarda nasıl oluştuğunun açıklanması lazım. Yani:
“gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler” kuantum önermesinin nasıl çalıştığının anlaşılmasıdır.
Buradaki bilinçli gözlemci, insandır ve bunu kendilerinin pek de farkında olmadıkları bir yöntemle sürekli yapar, herşey olma potansiyeli içinden kendi istedikleri/korktukları gerçekliği BÜKERler. Bükme işlemi eski devirlerde büyü olarak nitelindirilebilirdi doğrusu.
İşte bu konuda kadınlar erkeklere oranla mühimsenecek düzeyde daha becerikliler. Bunun sebebi ise rahimleri olmasıdır. Şaman öğretilerde de açıkça belirtildiği gibi rahimden yöneltilen İSTENÇ uzantısı olayları usta bir yönetmen gibi düzenlemekte ve gerçekliği oluşturmaktadır. Bunlar (bu gerçekliği bükme işlemi) bildiğimiz iki gözümüzle görülmez ancak yine Toltec bilgeliğindeki ismiyle GÖRME unsuru (gözlerle yapılmayan) ile fevkalade izlenebilmektedir!

Tarihteki bütün inisiye sistemleri (dinler, felsefeler, eğilimler) hedef olarak erkekleri almıştır, yani hedef kitleleri açıkça bellidir; erkekler. Bunun neden böyle olduğunu hiç düşündünüz mü?

Durum hiç de feminist söylemlerdeki gibi, “kadınlar ezilmeye çalışılıyor, ikinci sınıf vatandaş yapılıyor” sızlanışı ile alakalı değil bana göre. Kadınların (dişil enerjisinin) evrendeki herşeyin içinden çıkıp geldiği karanlık ile ilişkisinin çok daha yoğun olduğu biliniyor. Ve aslında konuyu kısa kesmek için oldukça yüzeysel bir tespitte bulunacak olursam: Tüm öğretiler, erkeği kadından özgürleştirme, onun etkisinden çıkarıp, onunla uyum içinde akma yöntemini vaazediyorlar. Çünkü erkeğin kadına bağlı onun kölesi olarak yaşaması kadar, savaş açıp onu bastırma çabası da aynı derecede sonuçsuz kalan bir girişim oluyor. Kadın yani dişil enerji bastırılamaz, sindirilemez. Ona rağmen bi şeyde yükselinemez.

Bu söylediklerim sizce fazla havada kalıyorsa bilimsel alanlarda biraz araştırma yapın bu konularda, biyoloji, psikoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi, ister mikro alana isterse makro alana gidin, daha iyisi iki alana da gidip bakın lütfen. Spesifik bir örnek vermek gerekirse Jung’un çalışmalarını (arketipler/öz resimler), platonun ideasını okuyun.
Dolayısı ile kadınların eğitiminden bahsederken, günümüzdeki normal okul eğitiminden bahsetmiyordum. Kadınların bu özel becerilerini bilinçli sahaya çıkarmalarını sağlayacak deneysel uygulamalara dayanan bir yeni çağ eğitiminden söz ediyorum. Çünkü kadınlar bu becerilerini bilinçsizce uygularken harekete geçirici ivme çoğunlukla korku ve endişe olmaktadır! Bunun sonuçları ise şu an hiçbirinizin tahayyül edemiyeceği ölçüde vahim sonuçlara varmaktadır. (Cadıları yaktık, olay süt liman olmadı!)

Yeni Çağ eğitimi nasıl olmalı şeklinde soruluyor bana ve açıkçası ben bunu kendime her gün her saat soruyorum, cevabın çok yakında dünyanın her yanından adeta baharda fışkıran yeşil örtü gibi bilincimize dolacağını da biliyorum.

hayal kırıklıklarımın şehrine

çakılı kaldı gözleri, çıkıp gidene kapıdan…
kaybolduğunda son görüntü, buğulu camın ardında
hala tütüyordu, yarım bardak çayın dumanı.
hafifçe eğdi başını öne
“Şimdi ne olacak?…”
dışarı çıktığında laciverte çalıyordu göğün rengi
ve ağlıyordu onun gözleriyle…
yürüdü; nereye gittiğini bilmeksizin
başı önde
saatlerce belki de…
gözlerini yeniden açtığında anladı
yüreğinin yolunun nereye çıktığını
bir bilet elinde
yer : anılar şehrine
zaman: yağmurdan sonra
fiyat: iki damla gözyaşı
oturdu yağmurun altında bir bankta
yağmurun dinmesini bekleyerek
(“belki hiç dinmese
hiç gitmesem”)
korkarak..
sonunu getiremediği cümleler kurarak daldı hayaller alemine.
omzuna dokunun bir elle irkildi
“bayan;
“anılar şehrine giden tren
“kalkmak üzere,
“lütfen geçin yerinize.”
zorlukla omuzladı duygu dolu çantasını
açık kapıdan içeri girdi
tekrar baktı biletine
koltuk : yaşlı adamın yanı.

vagonların içinde ilerlemeye başladı
yolcular;
bir saksı fesleğen(mis kokulu),
bir kara sokak kedisi,
umutsuz görünümlü bir kadın,
umutsuz kadına aşık adam,
ağlayan bir kız çocuk
“Sen neden ağlıyorsun, güzelim?”
“Renklerini kaybettim, çiçeklerimin!”
yolcular;
yaşlıca bir kadın, uyuyan
ve işte; yaşlı adam.
biraz korkutucu göründü gözüne
sessizce oturdu yanına
sessizce baktılar birbirlerine
sustular…
“Zaman, ne kadar uzun, böyle zamanlarda.” dedi kadın yavaşça…

tüm yolcular irkildi trenin asi düdüğüyle
“Anılar…” dedi yaşlı adam
ve açtı gözlerini rüyalar aleminde
camdan dışarı baktı kadın
yaşlı adam el sallıyordu,
küçük bir çocuk elinde
gözyaşı, yüzündeki çamuru yalıyordu…
ve diğer rüyalar…
yaşlı adamın kelimeleriyle bölündü yıldız yağmuru
“Geldik!”
“Korkuyor musun?”
“Hepimiz.” dedi yaşlı adam ve gitti…
duygu dolu çantasını aldı
hafif!
kim bilir nerede unuttum duygularımı…

indi trenden ve anıların haritasına bakarak ilerledi; tanımadığı sokaklarda. O sokağa varana kadar bakmadı anılardan başkasına;

işte şurada meyve bahçesi
işte şurada yıllardır boş arazi
işte şurada Elif’in evi
işte şurada benim koca çınar ağacım….

hiçbiri yoktu
evi bile yoktu
anılar birden kayboldu
başını öne eğdi, iki küçük adım attı
ve birden sevinçle zıpladı
kuru bir çınar yaprağı
göz kırpıyordu;
güz kırpıyordu…

Kim Haklı?

İleriülke ile Geriülke savaş halindedir. Ve bir kurul bu ülkelerin başkanlarını barış için biraraya getirmiştir. Barış anlaşmasına ikiside ikna olmuştur fakat aynı anda imzalamak şartıyla. İkiside diğer başkandan önce imzalamamak konusunda ısrarcıdır.

Bunun üzerine kurul başkanı şöyle bir şey teklif eder. Masanın tam ortasına bir lamba koyulacaktır. Ve başkanlar, ampulun ışığını gördüğü an imzalayacaktır.

Bu anlaşma için bir tren seçilmiştir. Ülke başkanları karşılıklı oturmuş, masanın tam ortasına bir lamba konmuş, yakıldığında ışığı gören başkan anlaşmayı imzalamıştır. Böylece iki başkan da aynı zamanda imzalamıştır. Kurul olaya şahit olmuş, aynı anda imzaladıklarını görmüş ve ülke başkanlarını kutlamıştır.

Fakat bir müddet sonra dışarıdan İleriülke vatandaşlarının savaş başlatıcı haberleri gelmiştir. Bunun sebebi olarakta başkanlarının kandırılmış olduğunu ileri sürerler. İleriülke başkanı trenin gidiş yönüne doğru oturmaktadır. Geri ülke başkanı ise ters yöne doğru. Lamba yandığı andan itibaren ışık sabit hızla yayılsa da, İleriülke başkanı tren hızında lambaya doğru gittiği için Geriülke başkanından daha önce aydınlanmıştır ve daha önce imzalamıştır. Dışarıdan treni izleyen vatandaşların tam olarak gördüğü budur.

Bu durumda kim haklıdır? Trende gördükleri olaya şahit olan başkanlar ve kurul mu? Yoksa gördükleri olaya şahit olan dışarıda ki vatandaşlar mı?

Varlığım doğuyor karanlık gecelere…

Yürüyorum amaçsız … Çoğalmalar içinde sessizce…
Bir zarafetim yok onaylanmak için…
Bir gayretim yok anlaşılmak için…
Aktif bir pasiflik içinde,
Yürüyorum yorumsuz.
Kelimeler yetersiz artık…
Söylenecek söz yok.
İfade edebilmek o kadar zor ki…
Yanlız evrenimdeki kalabalığımı,
Özgürce sarmalıyor gökyüzündeki ayışığı,
Bulutların gölgeleri düşüyor yıldızlara…
Benliğim kaybolurken sessizce…
Dalgalar vururken kayalıklara,
Varlığım doğuyor karanlık gecelere…
07/02/2009
Mesa/ Ankara

Bose-Einstein Yoğunluğu

  1. “Bose-Einstein Yoğunluğu“: …

Prof.Fröhlich’in “pompalı sistemi” en basit, şekliyle enerji pompalanan elektrik yüklü moleküllerin (ikiz kutuplar bir ucu pozitif, diğer ucu negatif yüklü moleküller) titreşim yapmasıdır. Titreşen ikiz kutuplar (canlı dokunun hücre duvarlarındaki moleküller) elektromanyetik titreşimler (fotonlar) yayarlar; bunlar tıpkı titreyen küçük radyo vericileri gibidirler. Fröhlich, belli bir çizginin üstünde enerji pompalanan moleküllerin birlik içinde titreşim yaydıklarını göstermiştir. Kendilerini olabilecek en düzenli yoğun dönem konumuna sokuncaya kadar devam ederler.

  • 21. Bose-Einstein Yoğunluğu’nun en önemli özelliği; düzenli bir sistem oluşturan parçaların yalnızca bir bütün olarak davranmaları değil “bir bütün oluşturmalarıdır“. Her parçanın kimliği öyle bir birleşime uğrar ki kendi bireyselliklerini tamamıyla yitirirler.
  • 22. Bilinçliyi bilinçli olmayandan ayıran şey, nöron bileşenleri arasındaki B-E Yoğunluğudur. (Kuantum Denemeler için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=203 )
  • İnsanların da moloküller gibi davrandıklarını varsayalım bir an için, bu durumda birlik içinde titreşim yaymasını istediğiniz guruplar üzerine enerji pompalamak (dikkati yoğunlaştırmaktan başlayarak savaş açmaya kadar geniş bir seçenek ağında) gerekiyor. Örnek vermek gerekirse, şu an Filistin’e uygulanan işlem bu olabilir!

    Olabilir mi?