Aşık Veysel’de Dini Tecrübe

Aşık Veysel’de Dini Tecrübe

Aşık Veysel’in şiirlerinin üç temel öğe etrafında döndüğü bilinmektedir.
Bu öğeler:
a) Doğa ve insan sevgisi,
b) Öğretici, eğitici olanlar ve
c) Tasavvuf şiirleri

Onun tasavvuf şiirlerinin şekillenmesinde babasının Ortaköydeki Mustafa Aptal Tekkesi’yle ilişkisinin ve ikinci hanımı ve çocuklarının annesi Gülizar Hanımı da Yalıncak Baba Tekkesinde tanımış olmasının etkili olduğu söylenmektedir. Şüphesiz
bu sayılan durumların etkisi olmuştur. Ancak, sadece bu iki faktöre dayalı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Veysel’in şiirlerinde yer alan ana temanın dinsel içerikli olduğunu söyleyebiliriz.Yaşadığı yörenin halkının çoğunluğu “alevi” olmasına karşın o, çoğu alevinin dinsel tarafgirlik fanatizmine düşmemiştir. Bir bakıma döneminin siyasal algılama tuzaklarından özenle uzak durmuş, alevi inanışının özünü temsil eden ‘Tanrı her insanın yüreğinde yaşar’prensibini kendi yaşam felsefesinin odağına oturtmuş ve birlik, beraberlik
ve dostluk üzerine deyişleri ayrılık, tefrika ve fitne konularına tercih etmiştir. Şiirlerinde gördüğümüz kadarıyla temel temalardan birisi de; insanın acılarla olgunlaşıp, kutsalla birleşme/bütünleşme biçiminde kendini gösteren algılama biçimidir. Tanrı-tabiat ilişkisi ve bütünlüğü de şiirlerde bu düşüncenin yansımaları olarak görülebilir.

Duyu organlarının dış dünya ile ilgili algıları somuta dönük algılamaları
içerir. Bu duyumlar içerisinde duyu ile ilgili olanlar çok etkili bir içeriğe sahiptir. Veysel’de görme duyusunun olmaması, bu duyu için harcanacak enerjinin soyut alanlara kaymasına neden olmuştur.Bir bakıma sezgisel gücünü geliştirmiş ve hayallerini zenginleştirmiştir.Bilindiği gibi, züht hayatına yönelmek isteyen insanlar da dış dünya ile ilgili ilgilerini en aza indirebilmek için tenha yerlere
çekilme, az yeme ve içme gibi durumlarla kendilerini içsel aydınlanmaya
yönlendirme çabası içerisine girmişlerdir. Bir bakıma Veysel bu tecrübeyi doğal bir süreçte yaşamıştır. Gözlerinin görmemesi, yaşadığı dönemin imkansızlıları ve yoksunlukları ona bu tecrübeyi doğal olarak yaşatmıştır diyebiliriz. Aşık Veysel’in yaşadığı içsel aydınlanmanın halk şiiri geleneğindeki aşamasının kırk yaşlarında oluştuğunu görmekteyiz.“Dolu içme” kavramıyla açıklanmaya çalışılan bu
durumda aşıklık tacını giyebilmenin aşaması olarak çeşitli yaşantı biçimlerinin tecrübe edilmesi gerekmektedir. Aşık Veysel’in “dolu içme” tecrübesi kırk yaşları civarında olmuştur. Kendisi bizzat böyle bir tecrübeyi yaşadığını anlatmamakla beraber şiirlerinde onun izleri görülür. Örneğin:

  1. Kırk yaşından sonra kalbime ilham/Erişti Mevla’dan bir ihsan oldu
    Hakk’ı bilenlere hazırdır her an/İnkar edenlere sır nihan oldu
  2. Elinden bir dolu içtim/Türlü türlü derde düştüm
    Cümle varlığımdan geçtim/Senin yolunda yolunda

Yaşadığı bu içsel tecrübenin başkaları tarafından reddedilmesinin doğal olduğunu, tecrübeyi yaşayan olarak kendisinin buna sahip olduğunu, sahip olamayanın onun sırrını anlayamayacağını dile getirmektedir. Önde gelen bir din psikologu olan Jung, dini tecrübenin kişiye ait bir özellik olduğunu ve onun üzerinde tartışma yapılamayacağını,böyle bir tecrübe yaşamayan kişinin böyle bir tecrübe yoktur
demeye hakkı olmadığını, sadece kendisinin böyle bir tecrübeye sahip olmadığını söyleyebileceğini dile getirmektedir. Veysel’in yaşadığı bu tecrübe onu olgunlaştırmış, yaratılanlara duyduğu sevgi yaratandan kaynaklanan birliğin yansıması olarak kendini göstermiştir.Bu yansımanın ne denli olgunlaştığına örnek olarak ise ilk eşi Esma’nın komşuları ve o günlerde hizmetlerinde bulunan birisine
kaçtıktan bir müddet sonra tekrar evlerine geri döndüklerinde ve Veysel’le yine komşu olduklarında, ikinci eşinden olan çocuklarının Esma’ya kötülük yapmamalarını ve bazı durumlarda da yardımcı olmalarını öğütlemesini gösterebiliriz. Her ne kadar bazı şiirlerinde Esma’dan “zalim, kafir” diye söz etse de, bu deyimlerin yöresel kullanımlarında yapılan davranışın kötülüğü vurgulanmakta, terk edilmiş
olmanın içte açtığı yaranın sancısı dile getirilmektedir. Esma’nın onu terk etmesi Veysel’in bugünkü Veysel olarak tanınmasında dolaylı da olsa büyük katkılar yapmıştır. Aşık olunan dan ayrı kalma, aşkın boyut değiştirmesine ve ilahi aşka dönüşmesine katkı sağlamıştır diyebiliriz.
Şimdi Aşık Veysel’in bazı şiirlerinde yer alan içsel tecrübelere ait
örnekler verebiliriz:
Aşkın Beni

  1. Aşkın beni elden ele gezdirdi /Cok dolandım bulamadım eşini
    Beni candan usandırdı bezdirdi/Tuzlu imiş yiyemedim aşını.
  2. Benim ile gezdin beni arattın /Beraber oturup beraber yattın
    Türlü türlü güllerinden koklattın/Aşık ettin güle bülbül kuşunu
  3. Altmış iki yıldır seni ararım/Tükendi sabrım yoktur kararım
    Dağa taşa kurda kuşa sorarım /Kimse bilmez hikmetini işini.
  4. Her millete birer yüzden göründün/Kendini sakladın sardın sarındın
    Bu dünyayı sen yarattın girindin/Her nesnede gösterirsin nakşını.
  5. Görenlere açık körlere gizli/Kimine göründün oruç namazlı
    Veysel’e göründün cilveli nazlı/Tutan bırakır mı senin peşini.

Aşık Veysel’in bu dizelerinin ilk mısralarını okuyan kişide, öncelikle anlatılmak istenenin bir insanın bir insana olan aşkının ilanının yapıldığı izlenimi olacaktır. Ancak daha sonra gelen mısralar ve özellikle 4. mısra ve sonrası ilan edilen aşkın bu olmadığı, ilahi aşkın teşbihlerle örülü ilanının yapıldığı olacaktır. İlahi varlığın bu mısralardaki tecellisi panteist yada vahdet-i vücut felsefesinin yansıması olarak değerlendirilebilir. İlahi varlığın türlü türlü göründüğü fenomeni,aynı zamanda İlahi Zat’ın sıfatları olarak da değerlendirilebilir.
Bu algılama ile birlikte İlahi Varlığın kavranabilirliği ayrı bir nitelik olarak vurgulanmaktadır ve bunu ancak kalp gözü açıkların kavrayabilecekleri düşüncesi tasavvufi bakış açısının Veysel’in üzerindeki izleri olarak değerlendirilebilir. 5.mısrada dikkat çeken önemli bir nitelik de İlahi Aşk’ın kişiye göre değişebilir algılama örüntüsüne sahip olduğu ile ilgilidir. Veysel kendi İlahi aşk arayışını ve kendisindeki görünümünü “cilveli ve nazlı” biçiminde niteleyerek, bir bakıma
farklı ve zengin bir içselleştirme ile birleştirmektedir.Aşık Veysel şiirlerinde, tasavvufi içeriğin yanında, içinde bulunduğu dinsel yapının çıkmazları ile de ilgilenmiş ve bununla ilgili deyişler de dile getirmiştir. Bu türden şiirlerinde temel vurgu insanlık sevgisi, ırksal ve mezhepsel ayrılıkların doğurduğu toplumsal sancılar ve bu türden ayrışmaların ilahi anlayışa ve insanın kendini gerçekleştirme
ve olgunlaşma felsefesine aykırı olduğu vurgusudur.Bununla ilgili şiirlerinin başında “insanlık davası” adlı şiiri gelmektedir.Bu şiirinin bir bölümünde Veysel şöyle demektedir:

  1. Allah bir Peygamber hak/Rabbülalemindir mutlak
    Senlik benlik nedir bırak/Söyleyim geldi sırası
  2. Bin bir ismin birinden tut/ Senlik benlik nedir sil at
    Tuttuğun yola doğru git/Yoldan çıkıp olma asi
  3. Şu alemi yaratan bir/Odur külli şeye kadir
    Alevi Sünnilik nedir/Menfaattir varvarası
  4. Cümle canlı hep topraktan/Var olmuşuz emir Hakk’dan
    Rahmet dile sen Allah’tan/Tükenmez rahmet deryası

Aşık Veysel’in yaşadığı yöre Alevi olarak adlandırılmaktadır. Değişik zamanlarda kendisine Alevi-Sunni ayırımında; olduğu tarafı övücü, diğer tarafı yerici sözler söylemesi istendiğinde; onun bu türden ayrımcılığa taraf olma gibi bir niyet taşımadığını görüyoruz. Yukarıda yer alan şiirinin 3.dizesinde de yer aldığı gibi, bu tür ayrışma olgularının temel nedeninin menfaat olduğunu belirtiyor. Bu bağlamda
problemi tespit ve izlenecek çözüm arayışında sahip olduğu felsefi derinlik ise çok anlamlıdır; 4. dizede dile getirdiği gibi, menfaate dayalı ayrışmanın yanlış olduğu, Allah’ın rahmetinin bol olduğu ve herkese yeteceği, suni ayırımların anlamsız olduğu vurgulanıyor. Bu vurgunun odak noktasına ise yaratılış maddesinin aynı olduğu ve var olmanın sırrının burada saklı olduğu düşüncesini yerleştiriliyor.Tabiatta görülen farklılığın birden yansımalar olduğunu ve gerçeği
örtmemesi gerektiğini de vurgulamayı ihmal etmiyor. Bütün bu anlamlandırmalarıyla
onun derin bir hoşgörü ve insanlık sevgisi içerisinde olduğunu ve bunu yaradılışın hikmetiyle birleştiren tasavvufi bir bakış açısına sahip olduğunu görüyoruz. Onun bu ince anlayışını yansıtan diğer bir şiiri de “Sen Olmasan” adlı şiiridir:

  1. Sen bir aşksın ben bir Mecnun/ Sen olmasan ben olmazdım
    Sen bir gülsün ben bir bülbül/Sen olmasan ben olmazdım.
  2. Ansızın kalbime girdin/Türlü türlü dertler verdin
    Beraberce çekek derdin/Sen olmasan ben olmazdım
  3. Bağrımdaki açan çiçek/Türlü koku türlü (i) renk
    Bu bendeki olan gerçek/Sen olmasan ben olmazdım
  4. Kalbimde yaşarsın her an/Varım yoğum sensin inan
    Kalbimdeki aziz mihran/Sen olmasan ben olmazdım
  5. Sensin benim cümle varım/Yoktur başka kisb ü karım
    Hem yazımsın hem baharım/Sen olmasan ben olmazdım
  6. Dokun Veysel tele dokun/ Coştu gönül etti akın
    Sensin bana benden yakın/ Sen olmasan ben olmazdım.

Veysel’in bu şiirinde, Tanrısal Varlığın tabiattaki görünümlerine dikkat çektiğini görüyoruz. Aşık ve Maşuk’un sembolleri olarak “Gül ve Bülbül”, Dert ve Sabır”, “ Kalp ve Makam”, “Aşk ve Mecnun” ve “Çiçek ve Renk” gibi sembolik ifadelerle ilahi varlığa olan aşkını, duygularını ve iç yaşantılarını dile getirmektedir.Günlük yaşamımızın büyük bir bölümü çeşitli duyguların izlerini taşır. Aynı gün içinde sevinç ve keder, heyecanlılık hali ve düş kırıklığı,sevgi ve korku, umut ve umutsuzluk gibi duygu ve heyecanları yaşarız. Bu örneklemelere dayalı olarak duygu kişinin genel anlamda içinde eğilimlerini ve hallerini belirten iç yaşayışların temel fenomenleridir. İnsan yaşamı boyunca çeşitli duygu biçimlerini çeşitli
yaşantılar sonucu yaşar. Yaşam sonucu ulaşılan tecrübelerin insanda meydana getirdiği duygu türleri çeşit çeşittir. Genel olarak duygu insanda hoşa giden veya gitmeyen yaşantılar oluşturan ruhsal bir yapıya sahiptir. Duyguları doğuran faktörler farklı farklıdır. Ayrıca,duygunun yaşanması zamana ve kişiye göre değişiklik gösterebilir.
Aynı duygu nedeni aynı kişide farklı zamanlarda farklı algılamalar
da oluşturabilir. Aynı duygu faktörü aynı zamanda farklı kişilerde
de farklı farklı algılanabilir. Duyguların derinliği ve hissedilme
sıklığı bireylerde derin sevinç ve derin üzüntü/hayal kırıklığı gibi yaşantıları
da beraberinde getirir. Aşık Veysel’de dini duygu bu derin
yaşantıların etkisi altındadır. Bazen varoluşun sırlarını duyma, bazen
vecde dalma, bazen de düş kırıklığı olarak kendini gösterir. Ancak,
düş kırıklığının insanlara yansımasının ve değerlendirilişinin
farklı farklı olduğunu söyleyebiliriz. Onda oluşan hayal kırıklığı, varoluş
problemine dayalı olarak kendini ortaya koymaktadır. “Tanrıya
Hitap” şiiri bunun göstergesidir:

  1. Bu alemi gören sensin/Yok gözünde perde senin
    Haksıza yol veren sensin/ Yok mu suçun burada senin
  2. Kilisede despot keşiş/ İs’Allah’ın oğlu demiş
    Meryem Ana neyin imiş/ Bu işin var bir de senin
  3. Kimden korktun da gizlendin/ Çok arandın çok izlendin
    Göster yüzün çok nazlandın/ Yüzün mahrem ferde senin
  4. Bin bir ismin bir cismin var/ Oğlun kızın ne hısmın var
    Her bir renkte (i)resmin var/ Nerde baksam orda senin
  5. Türlü türlü dillerin var/ Ne acayip hallerin var
    Ne karanlık yolların var/ Sırat köprün nerde senin
  6. Adem’i sürdün bakmadın /Cennete de bırakmadın
    Şeytanı niçin yakmadın/ Cehennemin var da senin
  7. Kainatı sen yarattın /Her şeyi yoktan var ettin
    Beni çıplak dışar’attın/ Cömertliğin nerde senin
  8. Evli misin ergen misin/ Eşin yoktur bir sen misin
    Çark-ı sema nur sen misin/ Bu balkıyan nur da senin
  9. Veysel neden aklın ermez/ Uzun kısa dilin durmaz
    Eller tutmaz gözler görmez/ Bu acayip sır da senin.

Bu şiirinde O’nun Tanrının varlığından şüphe ettiğini, mutasavvıflarda görülen şathiyeden farklı bir düşünce biçimi içerisinde olduğunu söyleyenler varsa da gerçek öyle değildir. Onun bu şiirinde dile getirdikleri aşıkın maşukuna olan aşkının bir yansıması olarak nazını göstermektedir. Bu algılama, karşılığının mutlaka hoşgörüyle karşılanacağı anlayışına dayanmaktadır. Benzer içsel deneyimle ilgili diğer bir şiirindeki şu dizelerde(Güzelliğin on para etmez/Bu bendeki aşk olmasa Eğlenecek yer bulaman/Gönlümdeki köşk olmasa)aynı biçimde Tanrıya başkaldırı olarak değerlendirilmiştir ki bu değerlendirme biçiminin tutarlı olduğunu söylemek de mümkün değildir.
Bu değerlendirmenin yanıltıcı olduğunu aynı şiir içindeki şu dizeler
ortaya koymaktadır:

Tabirin sığmaz kaleme/Derdin dermandır yarama
İsmin yayılmaz aleme/Aşıklarda meşk olmasa.
Kim okurdu kim yazardı/Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurdile gezerdi/Fikir başka başka olmasa
Güzel yüzün görünmezdi/Bu aşk bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi/Aşık ve Maşuk olmasa
Senden aldım bu firyadı/Buyimiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı/O sana aşık olmasa

Alemi yaratan olarak Allah’ın haksızlıklara göz yumması,Hz.İsa’ya Allah’ın oğlu denmesi ve Hz. Meryem’in babasız olarak Hz.İsa’yı dünyaya getirmesi, Allah’ın kendini daha somut olarak göstermemesi,Hz. Adem’in cennetten sürülmesi ve başına şeytanın musallat kılınması ve dolayısıyla cehennemin de var edilmesi gibi dini
problemlerin oluşmasına niçin neden olduğunu sormanın yanında kişisel probleminin de hesabını; o kadar cömert olmasına rağmen kendisini yoksunluklar içerisinde niçin bıraktığını da sormaktadır.Onun bu soruları düz bir şikayet ya da isyan olarak değerlendirilemez şüphesiz. Tasavvuf literatüründe şathiye olarak adlandırılan ve aşıkın maşukuna karşı derin sevgisinin bir tezahürü olarak ortaya çıkan bir yaşam tecrübesini ortaya kor. Aşıkın nazlanması olarak da nitelenen bu durum şiirin son dizesinde kendini ortaya koymaktadır: Bütün bunların bir sırrının olduğunu düşündüğünü,ama merakın neticesinde bu türden sorulardan kurtulamadığını
dile getirir. Kişisel tecrübe olarak da kendisinin durumunun niçin öyle olduğunu da sormaktan kendini alamaz. Dini tecrübede şüphe olarak da adlandırılan bu duruma bazen peygamberlerin de düştüğü bilinmektedir. Ancak, burada yer aldığı gibi salt bir şüphe kavramının yeterli ve kastedilen anlamı vermediği de açıktır. Onun için bu şüpheye “arayış şüphesi” veya “özde olanı/olması arzulananı arama” da denilebilir.

Veysel’in en umutsuz hayal kırıklılarının yer aldığı dizelerinde
bile o hayal kırıklıklarının altında bir hikmet arama ve teslim olma
ruhunun izlerine rastlamak mümkündür. Örneğin:

Neler yaptı bana kader/Uyansana kara bahtım
Yel değdikçe erir gider/Karşı dağda kara bahtım.
…
Tecellinin ters kalemi/Bana dar etti alemi
Dedim güzel sar yaremi/Çıkageldi hora bahtım.

Veysel’in şiirlerinin temeli varoluş ve bu varoluş içinde Tanrı’nın
varoluşsal gerçekliği hep yerini korumaktadır. ‘Sen Varsın Orda’ başlıklı
şiirinde, makro düzeyde varoluş gerçeğini dile getirmektedir:

Saklarım gözümde güzelliğini / Her neye bakarsam sen varsın orda
Kalbimde gizlerim muhabbetini / Koymam yabancıyı sen varsın orda.
Mevcudiyette olan kudreti kuvvet / Senden hasıl oldu sen verdin hayat
Yoktur senden başka ilânihayet / İnanıp kanmışım sen varsın orda…

HALİL APAYDIN

Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), Sayı: 3
KAYNAKÇA
Agata Skopp. Aşık Veysel’in Şiirlerinin Karakteristik Özellikleri Üzerine,
Çev.: Neşe Yüce, www.alewiten.com/index7.htm
(26.1.2004)
Dündar, Ali. Dil ve Düşünce, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
2001.
Erkuş, Adnan. Psikoloji Terimleri Sözlüğü, Doruk Yay., 1994.
Hökelekli, Hayati. Din Psikolojisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara
1998.
http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?order=oto&un=8685
41&siir_id=41542&sair=3059&sira=4&adet=25
Jung, C.G. Psychologie und Religion, München, 1991.
Kaplan, Mehmet, Şiir Tahlilleri II, İstanbul 1980.
Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Terc.: Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar
Neşriyat, ty.
Morgan, Clifford T. Psikolojiye Giriş, Çev.: Hüsnü Arıcı ve diğerleri,
Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü Yay., Ankara, 1993.
Öz, Gülağ. Anı Makale ve Röportajlarla Aşık Veysel Antolojisi, Uyum
Yay., ty.
Özmen, İsmail. Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi, c.5, Kültür Bakanlığı
Yay., Ankara, 1988.
Peker, Hüseyin. Din Psikolojisi, Aksiseda Matbaası, Samsun 2000.
Rohracher, Hubert. Einführung in die Psychologie, München-
Weinheim, 1988.
Tatçı, Mustafa, Edebiyattan İçeri Dini Tasavvufi Türk Edebiyatı Üzerine
Yazılar, Akçağ Yay., Ankara 1997.
Veysel Kaymak: Veysel’de Aşk Üçlemesi, www.alewiten.com
‘16.4.2004’.
Yalçın, Özkan. Aşık Veysel, Ötüken Yay., 2000.
Yavuz, Kerim. Çocukta Dini Düşünce ve Duygunun Gelişmesi, Diyanet
İşleri Başkanlığı Yay., Ankara 1983.
Yavuz, Kerim. “Yunus Emre’nin İçbenine Dini ve Psikolojik Yaklaşımlar”,
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c.9, Erzurum

İnsan yaşam süresi

Günaydın frekanslarrrr… Çok değil yirmi yıla kadar filan parkta karşılaştığımız bi arkadaşımızla aramızda şöyle bi konuşma geçebilir:

Bayan Z:Ayol dert ettiğin şeye bak! Daha hayatının baharındasın, en güzel çağın. yetmişinde bile yoksundur sen allah bilir! YENİ’den başla sister….
Bayan A: Haklısın şekerim de biliyosun geçen sene bi doğum yaptım, bebek küçük daha, mallum sorumluluklar…
Bayan Z: Aman yaaa bıktım ben sizden!!!

“Ortalama yaşam süresi 160 yıl civarına çıkacak”

Prof. Dr. Murat Günel anevrizmanın genini bulan bilim adamı. Geçen kasım ayında mutlaka gazetelerin birinci sayfasında görmüşsünüzdür; “Dahi Türk” diye… Yale Üniversitesi’nin gözbebeği…
Siz tam olarak ne öneriyorsunuz Türkiye’ye?
Sayın Sağlık Bakanı’yla kendisinin daveti üzerine bir görüşmemiz oldu. Kendilerine şunu önerdim: En modern moleküler genetik tekniklerini kullanarak Türkiye’deki insanların inme geçirme genetik risk faktörlerini belirlemek. Hem beyin kanamaları hem de iskemik felçler, genelde hiçbir ön belirti vermeden aniden ortaya çıkıyor. Oysa bu araştırma sayesinde yüksek risk taşıyan bireyleri önceden saptayabilir, önleyici tanı ve tedavilere geçebiliriz. Ayrıca, bu araştırma sonunda Türkiye lider ülke konumuna da gelebilir.

O nasıl olacak?
Şu ana kadar, benim ve ekibimin bulduğu genler dışında hiçbir beyin krizi geni bilinmiyor. Oysa bu araştırma sırasında yeni genleri de dünyada ilk defa biz bulabiliriz ve bu konudaki bilimsel üstünlüğü de biz kazanabiliriz. Dünya genetik devrime doğru gidiyor ve bunu biz şimdiden yakalayabiliriz.

“Genetik devrim”?
Büyük olasılıkla yakın gelecekte doğdukları andan itibaren kimde kalp hastalığı, kimde akciğer kanseri, beyin kanseri riski yüksek bunlar tespit edilebilecek. Birçok hastalık daha ortaya çıkmadan tedavi edilecek. Çünkü nasıl kan sayımı yaptırıyorsak genetiğimizdeki risk faktörlerini de öyle öğreneceğiz. Ve bu giderek rutinleşecek… Düşünsenize, 2001’de bir insan genomunun tamamını okumak 1 milyar dolardı. Şu anda 100 bin dolar. 2012’ye kadar ise bin dolara düşecek diye düşünülüyor.

Ya peki böyle bir durumda ortalama insan yaşı kaça çıkacak?
Doğrusu bu aşamaya geldikten sonra insan yaşamının 160 seneye falan ulaşacağı düşünülüyor.

İyi de peki bu önerdiğiniz araştırmayı yapacak teknoloji var mı Türkiye’de?
Yale Üniversitesi’ndeki laboratuarımda var. Benim laboratuarla Türkiye’nin değişik merkezleri arasında ortak bir çalışma yapabiliriz. Hem böylece araştırma bütçesi de azalır.

Niye yapmayı istiyorsunuz bunu?
Aslına bakarsanız benim o kadar rahatım yerinde ki Amerika’da, ama bu yetmiyor bana. Türkiye’yi de biraz zorlayalım istiyorum. Bu projenin Türkiye’nin çok işine yarayacağını düşünüyorum. Türkiye başarsın, Türkiye daha iyi olsun, bunlar hep istediğim şeyler.

Peki kaç örnek, kaç para ve kaç yıl lazım?
Böyle bir çalışma için toplam 18 bin 500 örnek yeterli. Dört yılda bitirebiliriz. Bütçeye gelince, genlerde 100 noktaya bakılıp 10 dolar verileceğine, bence 370 bin noktaya bakıp 100 dolar verilmesi veya daha da ileri gidilmesi çok daha mantıklı. Hele de Türkiye’nin alacağı patentleri ve erken tanı sayesinde kazanacağı hayatları düşünürseniz karşılaştırma yapılması imkansız.

Yeni Dünya’da olmasını isteediklerimizden biri daha gerçekleşme yolunda. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328

Gerçekler…

“Bütün gerçekler üç aşamadan geçerler.Önce alay edilir, ikinci olarak şiddetle karşı çıkılır, ve üçüncü olarak da “besbelli” diyerek kabul edilir.”
Arthur Schopenhauer

Bu durumu biz nerdeyse çocukluğumuzdan beri biliriz, örneğin söylediklerimin başka zaman ve yerde bir kapıcı tarafından onaylanmadıkça genelde dikkate alınmadığını bilfiil gözlemlemiştim. Hatta yakınlarımla aramızda bu şakayı yapardık.

Önce alay, sonra mümkünse tahrip, sonunda “besbelli”… Sabah sabah beni güldürdü. Bunun bazen şöyle bir devamı da var “ben söylemiştim…” , gerçi biçoğumuz bunu da söylemeye üşeniyor artık!

Bu mucizevi  yaşamın tadını çıkarmak ve her an bi yerden sıçrayıp üstünüze gelen sürprizleri karşılamak çok zevkli. Burada aklıma gelen bir kuantum önermesini anmadan geçemiyeceğim (geçerim de geçmemeyi seçtim!- dilimiz ne kadar lastikli!-):

Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?     Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı     olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer! (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=203 )

Yani biz artık, gerçekliğin “besbelli” aşamasını değil, neden bu gerçekliğin sahnede göründüğünün peşindeyiz 🙂

ZAMANDA KIRILMA; “ŞİMDİ”

1. GİRİŞ

Newton’un takipçilerine kızar, Goethe gibi “renkler kuramı” yapabilirsiniz. Sunay Akın gibi Kız Kulesi’ne karşı berber koltuğunda tıraş olurken aynalardaki yansımalarınıza bakıp ruhsal durumunuzun şiirini yazabilirsiniz. Elif Şafak “Mahrem” kitabında yazdığı gibi göz merceğinizin optik davranışları ile aşkınızın derinliğini ifade edebilirsiniz, Milan Kundera “Ölümsüzlük” kitabındaki gibi kuvantum fiziğinin adını vermeden romanda bir rastlantı kuramı yapıp zamanın çakışmasının romanını yazabilirsiniz. Tolga Yarman (bu toplantıda anlattığı) gibi evrenin oluşumunda ortaya çıkan kozmik ışınlarla Türkiye’nin bu günkü durumu arasında köprüler kurabilirsiniz.

Işık hızına yakın hızlarla hareket eden sistemler için geliştirilmiş Einstein’ın özel görelilik kuramını günlük olaylara bile sokarız. Benim giyim tarzımın ve tipimin Edebiyat Fakültesi kapısında duran, beni tanımayan bekçiye göre bir profesörle ilişkisi yoktur, kimliksiz beni kapıdan içeri sokmaz. Bonn Üniversitesi’nin mensasındaki (yemekhane) yemek veren, beni tanımayan kadına göre ise giyim tarzım ve tipim bir profesöre uygundur, yemek verirken benden kimlik bile sormaz. Bu bir göreliliktir deyip geçebilirim. Fakat Edebiyat Fakültesi kapısındaki bekçi ile Bonn Üniversitesi mensasındaki kadının beni farklı algılamalarının nedenleri gerçekte öylesine karmaşıktır ki!

Yukarıdaki örneklerle vurgulamaya çalıştığım gibi ideal fizik dünyası ile yaşadığımız karmaşık dünyayı bir birine karıştırma bir düşünce biçimi olabilir. Bilimden ne kadar yana bir şair, yazar, düşünür olduklarını çevrelerine kanıtlar, popülaritelerini artırabilirler. Modern bilimi ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası Batıdan ithal etmiş, bilime hala evrensel bir kahramanlık biçen ülkelerde büyük bir itibar ile karşılanırlar. Ama fizik üzerinde çalışmış biri, fizik ideal dünyasının temel paradigmaları üzerine kurulduğunu, yasaların simetrisi adına yaklaşıklar yapıldığını bilir.

Asansörün kapısında bekliyorum. Yirmili yaşlarda bir kız da asansörü bekliyor. Asansöre biniyoruz. Asansör yukarı çıkarken kız beni şöyle bir süzüyor aşağıdan yukarı ve soruyor: “Siz yazar-çizer misiniz?” Ben yanıtlıyorum: “Hayır, ben çizer-yazarım!”

Eğer bana “yazar çizer” ile “çizer yazar” arasında bir fark yoktur derseniz; ben de yazarı yazar yapan kimlik ile çizeri çizer yapan kimlik bir birlerinden bağımsız değildir derim. “Yazar-çizer” ile “çizer-yazar” arasında fark var derseniz; yazar kimliği ile çizer kimliği bir birinden bağımsızdır; yani yazarsa çizer değildir, çizerse yazar değildir derim. Bu saptamaları kuvantum fiziğinin belirsizlik ilkesine göre söylüyorum derim. Aynı zamanda kuvantum fiziğini bildiğimi çaktırmış olup çevreme bir de hava atmış olurum.

Bilimsel söylem hızınızı alamaz, Alev Alatlı gibi (Alev Alatlı, Doğu Batı Dergisi Mayıs 2000 sayısı) “Kuvantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi insanın kendisine, kendi bedenine, topluma, kainatı oluşturan canlı cansız tüm varlıklara hatta ‘canlılık ve ölülük’ durumlarına bakışını radikal bir biçimde değiştireceğinin işaretlerini veriyor. Bu ‘Yeni Fizik’ düşünce biçimi sosyal bilimcilerce göz ardı edilmediğinde, Kuvantum fizikçileri ile sufi tayfasının el ele kol kola dolaşacakları bir çağ (İkinci Aydınlanma) gerçekleşecek” diye de konuşabilirsiniz. 15-20 baskı satan romanlar da yazabilirsiniz.

Dinle ilgileniyorsanız, kuvantum fiziğini ret etmez, “insan aklı en mükemmel, en karmaşık ve gizemlidir” der, kuvantum fiziğine militanca sahip çıkarsınız. “Kuvantum mekaniği insan beynini (neronların atomik dünyasındaki kimyasal reaksiyonları) anlamaya uygulandığında bilinç ve aklın madde ile olan ilişkisi anlaşılacaktır” der Belirsizlikle insan beyninin sınırlarını çizer, belirsizlikte tanrının yerini arasınız. İnanalar sizi büyük bir “ilim adamı” olarak görür bağırlarına basarlar.

2. KİM KİMİN KAVALYESİ?

Halbuki Fizikçiler evrensel yasaları bulabilmek için süreçlerle ilgilenmezler, düzensizlik içindeki düzeni aralar, düzensizliği oluşturanları yok sayarlar. Küçükleri ihmal ederler. Ayrıca doğayı yorumlamak için buldukları yasalar gerçeğin kendisi değildir, esasında yaklaşıklıklardır, yarattıkları ideal bilim dünyasında geçerlidirler. Bunlar modern bilimlerin oluşum paradigmalarıdır. Ama hiçbir fizikçi kalkıp yukarıda söylenenler için, örneğin belirsizlik ilkesi için;

“Belirsizlik ilkesi atomu anlamada aşılması gerekendi, kuvantum fiziği doğanın anlaşıla birliğine duyduğumuz inancın dışında değildir, yoksa bugünkü iletişim ve bilişim teknolojisine ulaşamazdık, ayrıca belirsizlik ilkesi atomun içinde yani 1/100000000 cm mesafe içinde geçerlidir. Siz zırvalıyorsunuz” demek istemez.

Karşı çıkmamalarının nedenlerini;

“fizikçiler sihirlerinin bozulacağından korkuyorlar,

popülerliklerini kaybetmek istemiyorlar,

toplumda ayrıcalıklı olma özelliklerini yitirmek istemiyorlar,

bugün ki teknolojinin dünyamıza ve insanlığa verdiği zararlara ortak olmak istemiyorlar

bilimi çıkarları için güç olarak kullanan iktidarlarla aralarını bozmak istemiyorlar,

veya

kuvantum fiziğine bakın da Batı uygarlığının büyüklüğünü görün işte demek istiyorlar, moderniteyi kurtarmak istiyorlar,”

gibi yorumlarda bulunabilirsiniz. Ama bunların dışında bilinmemiz gereken çok önemli bir nokta vardır: Kuvantum fiziği ilkelerini atomun dışına, makro dünyaya, topluma, insana, teolojiye, teoculuğa, sufiliye taşıyanlar avantajlı olduklarının bilinciyle bunları söylerler, çünkü bu söylediklerine “bunlar zırvalar” diye karşı çıkanların kuvantum fiziğinin atom dışında çalışmadığını kanıtlaması gerekir. Bu kanıtlama için onlarında kuvantum fiziğini atom dışına taşımaları gerekir. Bunu yapmaya çalıştıklarında onlarla aynı duruma gelirler. Veya kuvantum fiziğini ret etmeleri gerekir. Kuvantum fiziği atomu anlamada öyle başarılı olmuştur ki seslerini çıkarmaz, kuyruklarını ayaklarının arasına alıp susarlar.

Bunlarla şunları söylemek istiyorum: başlangıçta meta-fizik’e karşıt oluşan ve gelişen modernite zamanla meta-fiziğin kendisine partner durumuna geçmesine de neden olmuştur. Modern bilimin yaşaması, kendini koruması ve popülerleşmesi (bilimin teknolojiye indirgenmesi dahil) için etrafına ördüğü koza olmuştur meta-fizik. Modernite geliştikçe, ağırlaştıkça ve dayattıkça meta-fizik kendiliğinden daha da güçlenmiştir. Veya modernite zayıfladığını hissettikçe meta-fiziğe daha da sarılmaya başlamıştır. Modernite meta –fizik arasında bir gel git başlamıştır. Mekanikçi felsefenin vizyonu tersine dönmüş, modernitenin yükselişi ile kendini simülasyona bırakmıştır. Dünyamızdaki son olaylar ve gelişmeler bu yaklaşımımızı doğrulamaktadır. Burada buna somut örnekler verebilirim. Alternatif modellerden bahsedebilirim, bu konuda geliştirmeğe çalıştığım kendi teorimi anlatabilirim. Ama bu yılki ütopyalılar toplantımızın konusu dışına çok çıkmış olurum.

3. ASLAN BİLİM ADAMLARI!

Bilimim teknolojiye indirgenmesinden mutlu olan bilim adamları, kuvantumun fizikçilerinin sufilerle kol kola gezmesi ile, parçacık fizikçilerinin teocularla oynaşması ile gevşemiş “bilim yanlıları”, küreselleşmeye karşı olup, bilimin kapitalist küreselleşmenin emrinde olmasına ses çıkarmayan aydınlar, çevre hareketlerinden, kaos paradigmasından, karmaşıklık yaklaşımından ödleri patlıyor. Örneğin ülkemizde “Bergama Köylü Hareketine” karşı “aslanlar” kesiliyorlar. Bu “aslan bilim yanlıları” neyi paylaşamıyorlar köylüyle. Bilimi Batıdan ithal etmiş bir ülkede bilimin gücünü ve saygınlığını mı? Bilimin iktidarını ve otoritesini mi? “Aslan bilim adamları” küreselleşmenin esir aldığı bilimin Bergama’da otoritesinin tamiri mümkün olmayacak şekilde sarsıldığını gördükleri için mi bir araya gelip sayfa sayfa raporlar yazıyorlar! Bu raporlara altlarına ayrıcalıklı akademi üyesi olduklarını yazıp imza atıyorlar.

Batının duyarlı bilim adamları ve aydınları bilimin (Thomas Kuhn’un tanımladığı normal bilimin, belirsizlik ve riskin az olduğu durumlar dışında) girdiği “olguların kesin olmadığı, değerlerin tartışmalı olduğu, çıkarların büyük olduğu, kararların ise acil olduğu” döneme, “post-normal bilim” dönemi diyorlar. Bu tanım da Kuhn’un tanımladığı “normal bilim” kadar zengin ülkelerde yapılan bilim için geçerlidir. Bilimdeki bu yeni dönemin fakir ülkelere olan yansınması daha farklıdır. Bu ülkelerde bilim kapitalist küreselleşmenin en önemli mekanizmasıdır ve gizli silahı durumundadır, ben bilimdeki bu döneme “küreselleşen bilim” diyorum. (G. Akdeniz, “Küreselleşme: Bilgi ve Eğitim ve Türkiye”, İleri Dergisi sayı 2, s. 145 (2001))

Bilimin girdiği bu yeni dönemde bilimsel bir çalışmanın niteliksel açıdan bir değerlendirilmesi, örneğin siyanürle altın aramadaki belirsiz ve akıl ermez risk sınırı sadece bilim adamlarına bırakılmaz. Çünkü çok çabuk tehlikeli hale gelen belirsizlikler ve akıl sır ermez riskler karşısında bilim adamları da birer amatördür. Bu kaçınılmaz olarak bilimin demokratikleşmesini beraberinde getiriyor. Bizim gibi ülkelere bilim taşıma programları gözü kapalı ithal edilmemelidir artık. Aksine sorgulanmalıdır. Bilim bizim gibi ülkelerde de üniversitenin ve labların dışına çıkartılmalı, dokunulmazlığı bir tarafa bırakılmalıdır. Toplumsal (çevre), siyasal (yeşil ve anarşist) ve kültürel sonuçları herkes tarafından tartışıldığı bir kamuoyu tartışması içine girmelidir. Bergama olayı da budur. Politik bir tercih olarak işlenecek olan bilimsel verilerle riskin az olduğunun kararı sadece tahlil uzmanları (bunlar bizim gibi bilim toplumu gözükme sevdalısı ülkelerde bilim adamı oluyor) değil, sorunla ilgili tüm taraflarca, yani bir “akademisyen aslan bir bilim adamının” söylediği “şalvarlı köylülerce” verilmelidir. Şimdi tekrar konumuza dönelim.

4. ZAMAN OKU

“Zaman” fizikte bir boyuttur. Fizik için ne karmaşık ne de gizemlidir. Galileo’dan bu yana bir ipin ucunda sallanan küre ile zamanı ölçeriz. Günlük yaşamınızda ise zamanı her yere sokup çıkartabilirsiniz. Zamanın felsefesini yapabilirsiniz. Nietzsche gibi zamanı döngülerle tekrarlayıp her şeyi tıpkı ilk biçimiyle yenileyebilir “üst insan” olursunuz. Veya zamanı birbirinden değişik yaşanan parçalara ayırıp ömrünüzü uzatabilirisiniz. “Zamanda yolculuk” adlı bir roman da yazabilirsiniz. Aşkınızı anlatmada zamanı kullanabilirsiniz. İşleri zamana bırakabilirsiniz. Zamanla yatıp kalkarsınız. Zamanlama yapıp, gelecek ile ilgili projeler üretebilirsiniz. Fakat gerçekte zaman bu kadar basit midir bizler için? Özellikle zamandaki “şimdi” öylesine karışıktır ki.

Şimdi nerededir? Şimdinin öncesi geçmişdir. Geçmiş geçmişte kalmıştır. Geçmiş orada durur ve değiştirilemez. Olan olmuştur. Masadaki vazo yere düşüp kırılmıştır. Çiçekler dağılmıştır, vazo cam parçalarına ayrılmıştır, içindeki su zerreleri yere saçılmıştır.

Yitirdiğimiz birinin cenazesinin arkasında yürürken onun tekrar aramıza dönemeyeceğini biliriz. Ölüm tarihi mezar taşına yazılmıştır. Onun ölümü artık bir gerçektir.

Yerdeki cam kırıntılarının kendiliğinden bir araya gelip tekrar vazo olduğunu, yere saçılan çiçeklerin vazoya tekrar dolduğunu hiç görmedik. Bundan kuşku duymayız: “Geçmiş değişmeyecektir.” Bu olaylar insanlara belirlenen geçmişte bir şeyin geçip gittiğini anlatır. Bilinçli olarak algıladığımız şimdi ile birlikte bu geçip gidene “zaman” deriz. Zaman okunun geçmişten belirsiz geleceğe doğru gittiğini görürüz.

Şimdinin sonrası belirsiz gelecektir. Bu belirsizlik birilerine göre “olasılıklara bağlıdır.” Bazılarına göre de gelecek “alnımızda yazılmıştır.” Bu belirsizlik bizim okuyamayacağımız bir belirliliktir onlara göre. Onlara inanmamız istenir bizden ama; hep geceden sonra gündüz, gündüzden sonra gece olmuştur. Gündüzün gece gecenin gündüz olacağını onlara inanmadan da biliriz. Tayfun gelmiş arkasında acılar bırakarak geçmiştir. İstemeyiz ama aynısı olmayacak tayfunun bir gün tekrar gelebileceğini biliriz, sonra gideceğini de. Kar yağmış sonra da erimiş su olmuştur. Kar tekrar yağacak, tekrar eriyip su olacaktır. Bahar gelecek çiçekler tekrar renk renk açacaktır. Ama dünyada farkında olmadığımız bir şeyler değişmiştir. Elimizle yukarı attığımız taş hep geri gelmiştir. Taşı yukarı atarsak gene gelecektir. Bu döngülerin belirsiz geleceği yoktur. Bunların değişmez geçmişi de vardır. İnsan oğlu bunları binlerce yıl gözlemiştir. Zaman okunun bunları değiştirmediğini, tanrının yazdığı “alın yazı”sız veya bilimin yazdığı “olasılık”sız biliriz.

Düzensizlik içinde düzeni arar fizikçiler. Beyinlerinde kurdukları ideal dünyalarında zamanı bir nokta etrafında düzenli salınan kürelerle saymışlardır. Buldukları hareket yasaları zamana göre simetriktir. Yasaları zaman okunun yönüne göre değişmez. Bu simetri enerjinin korunumun evrensel olduğunu söyler. Buna göre yerdeki cam parçaları kendinden bir araya gelip vazo olabilir tekrar, su zerreleri su olup vazoya dolabilir tekrar. Ama biz şimdiye kadar böyle bir şey görmedik. .

Şimdi gerçek geçmişin sonrası belirsiz geleceğin öncesidir ama fizikçiler zaman oku kırılmaz derler. Her an şimdidir onlar için. Fizik yasaları evrensel olmaz yoksa. Görelilik kuramında da “şimdi” yoktur. Hızla giden bir trene yeşil otlar arasındaki patikadan bakan sırt çantalı bir gezginin şimdisi ile trende koltuğuna oturmuş elinde dergisini okuyan bir yolcunun şimdisinden farklıdır. Her ikisi de bilinmeyene gidiyorsa, trene bakan gezginin değişmez geçmişi trendeki yolcunun belirli geleceğidir.

<strong>5.  ENTROPİ VE TEK YÖNLÜ ZAMAN OKU</strong>

Fizikçiler evrensel yasalarındaki zaman okunun iki yönlü olmasından rahatsızdılar. Zaman oku yönünün tek ve geleceğe doğru olduğunu yaşamamızdan biliyoruz. Bir şeyler geri dönmüyor ve tekrarlanmıyor. Kırılan bardak kendiliğinden bütünleşmiyor, ölen dönmüyor. Vurduğumuz top geri gelmiyor. Fizikçiler ideal dünyalarını yorumlamaya devam etmek için yasalarındaki zamana göre simetriden kaynaklanan bu açmazı aşmalıydılar. 19 yüzyılın ikinci yarısının sonlarına doğru Avusturyalı fizikçi Boltzman Entropi kavramını ortaya attı. Entropiyi fizikle ilgilenmeyen bir kişiye kısaca şöyle anlatılabilir. “Kapalı bir sistem A durumundan B durumuna geçtiğinde A durumunun entropisi S(A) B durumunun entropisi S(B) den küçükse B durumu A durumuna dönemez. Bunun kuvantum fiziği karşılığı da vardır. Bir sistem S(1) olasılıklı duruma sahip bir A yapısından S(2) olasılıklı duruma sahip bir B yapısına geçmişse ve S(2) olasılığı S(1) olasılığından büyük ise sitem B durumundan A durumuna tersinmez.” Böyle bir değişimde, entropi farkının pozatif alduğu durumda, zaman oku tek yönlü ve geleceğe doğrudur. Zaman A dan B ye akar. Sisteme dışardan müdahale edebilirseniz. Entropi ile oynayabilirsiniz. Örneğin, düzenli odanız her gün daha karışır. Onu şuraya bunu oraya koyarsınız. Odanızın entropisi artar. Bir gün bu karışıklıktan sıkılır, odanızı toplarsınız. Yani odanın entropisini azaltırsınız. Fakat odanız ilk durumuna tekrar dönemez. Yani odanızın entropisi ilk durumdan her zaman büyüktür. Bir de büyüklük odanızdaki eşyanın kalabalık olmasına bağlıdır. Sistemin girilebilme durumu ne kadar büyük olursa entropi o kadar büyüktür. Bir yapıtın yorumlamasındaki zenginliği (gösterge bilim) entropi kavramı ile örtüştürebilirsiniz. Umberto Eco “Açık Yapıt” kitabında bunu çok güzel anlatmaktadır. Boltzman ile aynı yıllarda yaşayan Nietzsche (aynı zamanda ikisi de German) entropi kavramını duyduğunda “yaşasın fizik, fizik için üç kere hurra hurra hurra” diye yazmıştır. Nietzsche’nin ebedi dönüş (bengi döngü) düşüncesinde her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yeniden yenilenir. Bu sonsuza kadar sürer. Fakat her bir yenilenmede farkında olamadığımız bir şeyde değişmektedir. Bu her değişmeyen yenilenmenin, yeniden doğuşun geriye dönemez olduğunu söyler. Üst insan bunu hisseder ve bu yeniden doğuşun sıradanlığına dayanır. Nietzsche’nin kendinden geçercesine “şen bilim” deyip fiziğe fanatikçe methiyeler düzmesinin nedeni bu düşüncesinin entropi kavramı ile örtüşmesidir.

Entropi konusunu kapatmadan bir noktaya açıklık getirmek isterim. Yukarıda söylediklerimden “daha çok düzensizlik daha büyük entropi” anlamı çıkartılmamalıdır. Entropi kavramı kaostan farklıdır. (Kaos bu toplantıda bazı konuşmacılar tarafından anlatıldı, ben ona burada girmek istemiyorum.) Entropi büyüdükçe sistemde düzenli girilebilme durumu artar. Yani sistemdeki düzen yeni bir düzenli duruma geçebilecek şekilde değişir. Buna sürdürebilirlik de diyebilirsiniz. Bu tip sürdürebilirlik için en mükemmel geometrik yapılaşmada Einstein 3-boyutlu yüzeysel küreselleşmedir. Bu perspektiften baktığımızda küreselleşmenin modern bilim arka alanlı olduğunu söyleyebiliriz. Küreselleşme Batı uygarlığının hegemonyası için bilgiyi kullanma geleneğinin devamıdır. Kaos ise bir süreçtir. Makro dünyada da geçerlidir. Sistem parametrelerine duyarlı hale geldiğinde düzensizleşir sonra eski haline döner. Bu süreç evrensel yasaları değiştirmez. Sistem benzer yeni bir düzensizliği önleyecek duruma geçmeye çalışır. Kaos süreç diye, evrensel yasaları değiştirmez diye hafife alınmamalıdır. Örneğin kısa ömürlü kaotik bir süreç (meteorolojik, afet, ekonomik, psikolojik, günlük bir olay, otonom bir hareket, bireysel bir çıkış) bunlara duyarlı bir çevrede, medya ve internet ile duyarlaşmış modern toplumda, bilgi akışı altında duyarlı duruma gelmiş toplumda ve insanda önemli ve kalıcı etkiler yapabilir, onların (modernite) yapılarını bozabilir, iktidarlarına karşı karmaşıklık da çıkartabilir. Bu karmaşa sonrası sistem, çevre, toplum, insan kendini devam ettirmek istiyorsa değişmeli, evrimleşmelidir. Umarım gelecek toplantımızın konusu kaos olur. Bunları daha geniş ele alma ve tartışma zamanımız olur.

4. “ŞİMDİ”

Fizikçilerin ideal dünyasındaki zaman okunun sürekliliğini ve iki yönlülüğünü kısaca gözden geçirdik. Fizikçilerin Entropi ile sürekli zamanın tek yönlülüğünü ortaya koyduklarını söyledik. Fakat bir canlı varlık için, bir topluluk için, yaşadığı zaman süreci sürekli midir? Onlar için zamanda kırılma ortaya çıkabilir bence. Yaşamlarındaki sürekli zaman “şimdi” ile kırılabilir. “Şimdi” ile baş başa kaldıklarında gelecek geçmişten kendiliğinden kopmuştur ve onlar için zaman oku kırılmıştır. İnsanı ele alalım. İnsan için “şimdi” doğanın insana dayattığı zaman okunun insanın düşüncelerinde kırıldığı andır diyebiliriz. İnsan düşüncelerinde zamanı kırdığına veya insanın düşüncelerinde zaman kırıldığında, insan “şimdi” ile baş başa kalmıştır. Gerçek geçmişi yoktur artık. Geçmiş gerçek düş olmuştur. Belirsiz gelecek ise onu korkutmaz. Geçmişten utanmaz. Yaşama yeniden başlamıştır. “Şimdi” insanın değişimi için, kurtuluşu için özgürlük anıdır, “şimdi”ile baş başa kalmadan özgür olunmaz, özgür olmadan da değişim ve kurtuluş olmaz. “Şimdi” gerçek geçmişin sona erdiği, belirli geleceğin belirsiz gelecek olduğu andır. “Şimdi” diye haykırabildiğinde insan, gerçek geçmişinin prangalarından kurtulur. Artık düşüncelerinde zamanın dogmatik çileleri ve dayatmaları yoktur. Onun için yeni bir gerçek geçmiş ve yeni bir belirsiz gelecek başlamıştır. Dönüşmüş ve yeni bir yaşama başlamıştır. (Bir örnek istenirse; Halikarnas Balıkçısı Bodrum’daki ilk gecesinde kayrak taşlarını yıkarken bu tanımımızla örtüşen şimdiyi yaşamıştır. (Mavi Sürgün, 1961, s.197)) O artık zokaya yakalanmış balık değil bir balıkçıdır.) Önemli olan insanın yaşamına şimdileri yerleştirebilmesidir. (Örneğin; “Sigaran senin olsun hadi bana eyvallah” diyerek kendini Boğaz Köprüsünden atan adamın o anı bir şimdi değildir. O bir sondur. Geleceği fiziksel ölümle belirlenmiştir.)

Şimdilerle insan sonsuz yaşamı bulur. Zaman düşüncelerinde kırılsa bile herkes “şimdi” si ile baş başa kalamaz. Bunu hissedecek kadar yaşam duyarlı değildir. Kendi zaman okunu kendi kırabilen insan var mıdır? Bunu bilemem. Bu kırılmayı yaşayan insan bengi döngü iktidarından, Nietzsche’nin üst insan hegemonyasından kurtulmuştur. Ben bunları söylerken Nietzsche’nin önüne geçtiğimi söylemek istemiyorum. Bu günkü toplum yapılaşması ve toplumun bireyi olan insanın duyarlılığı Nietzsche zamanından çok farklıdır. Toplum ulaşım teknolojisi ile, iletişim teknolojisi ile, medya ile, internet ile çok yönlü ve parametreli duyarlı bir duruma gelmiştir ve kendiliğinden simülatif ürünler ortaya çıkmaktadır. Bu söylediklerimi küçük bir kurgu ile anlatmaya çalışayım.

“ŞİMDİ” SİZE ZAMANIN KISA TARİHİNİ ANLATAYIM MI?

Günlerden gece ve gündüzün eşit olduğu “Yenigün.” Mart ayının 21. günü. Toprağın yeniden dirildiği kutsal gün Nevroz. Mart ayının son kutsal çarşambası. Güneş Koç burcuna giriyor.

Gün iniyor. Urfa’nın Halepli meydanında davullar vurulmaya başlıyor. Davullara vuruldukça Halepli meydanı bal rengine bürünen Urfa Kalesine daha sıkı tutunuyor. Halepli meydanını çevirmiş taş evlerin damlarından güvercin kömeleri havalanıyor, gökyüzünde karışma zamanı başlıyor. İnsanlar Halepli meydanının ortasında yanan ateşin etrafında toplanıyor.

Adam Halepli meydanının ortasında yanan ateşin etrafında dönerek bir birlerine karışan insanları Kaleden seyrediyor.

Adamın yanında üç çocuk beliriyor. Üç çocuktan biri adama;

“abi… sana Urfa’nın tarihini anlatayım mı?” diye soruyor.

Adam “anlat bakalım” diyor.

Çocuk adama Urfa’nın tarihini bir solukta anlatıyor:

“Babillerin Nemrut adında bir hükümdarı varmış. Bir gece Nemrut bir rüya görür. Nemrut’a rüyada yeni doğan biri tarafından öldürüleceğini söylenir. Nemrut ölmekten korkar, “yeni doğan çocukların hepsini öldürün” diye askerlerine söyler…

Hazredi İbrahim’i annesi ha şu magraya bırakır. Bir ceylan Hazredi İbrahim’i yedi yıl ha şu magrada besler…”

“…Nemrut Hazredi İbrahim’i yakalar. Ha aşağıdaki meydana Nemrut bir ateş yakar. Kale’nin üstüdeki ha şu mancıkla Hazredi İbrahim’i ateşe fırlatır. İbrahim ateşin içine düşünce ateş göl, odunlar balık olur. Ha aşağıdaki Balıklı göl olur.”

Sonra ikinci çocuk, daha sonra da üçüncü çocuk Urfa tarihini adama bir solukta tekrarlıyorlar. Bir solukta anlatılan Urfa tarihi çocuklarda değişmiyor.

Adam: “Ben de size “şimdisi öldürülen zamanın kısa tarihi”ni anlatayım mı?” diye çocuklara soruyor.

Çocuklar şaşkınca adama bakıyorlar. Yabancı adamı kırmak istemiyorlar. Hep bir ağızdan “anlat abi” diyorlar.

Adam şimdisi öldürülen zamanın kısa tarihini anlatamaya başlıyor:

“Zaman annesiz ve babasız şimdi de doğmuş. Şimdinin geçmişi geleceği yokmuş. Zaman her şimdide özgürce yenilenirken ateş, hava, su ve toprak onu kıskanmışlar. Çünkü ateş, hava, su ve toprak bir ölüp bir doğuyormuşlar. Her seferinde de aynı şeyi yaşıyorlarmış. İktidarlarını kaybetmekten korkan ateş, hava, su ve toprak şimdiyi öldürmek için insan adında akıllı bir hayvan yaratmışlar. İnsan zamanı an an bölüp zamanın şimdisini öldürmüş.”

Bugün Yenigün. Mart ayının son kutsal çarşambası. Güneş Koç burcuna giriyor. Toprak yeniden doğuyor. Davullar vuruyor. Halepli meydanının ortasında ateş yanıyor. Zerdüşt odun ateşi içinden “Yeryüzüne bağlı kalın… Yeryüzüne bağlı kalın…Toprak her nevrozda yeniden doğduğunda tek değişen benim.” diye insanlara sesleniyor. İnsanlar o tek değişen için ateşin etrafında dönmeye başlıyor. Zerdüşt ateşten seslendikçe ateşin etrafında insanlar daha düzenli dönüyor. Ateş yüzlerde düzensiz değişen dövmeler oluşturuyor. Kınalı eller birbirine daha sıkı kenetleniyor. Omuzlar davulun ritmine titreyerek dirense de başlar yeniden doğmakta olan toprağa daha da eğiliyor. Davulun sesi ile bütünleşmiş topuklar daha da sert vuruyor Halepli meydanına. Kale’nin kayalıklarındaki bal rengi kızıllaşıyor. Her güvercin kömesi kendi damına dönüyor. Dergah’ın kapısı sürgüleniyor. Taziye odaları el değiştiriyor. Kazanlarda Leveni kaynıyor. Sıra gecesinde saflar sıklaşıyor.

İnsanlar her nevrozda ateşin etrafında dönüp hep o noktaya geldikçe Zerdüşt değişiyor. İnsanlar o noktada sonrasız zamana geçemiyor. Ateş olup değişemiyor. Kötülükler iyiliklere dönüşmüyor. Başlarını yeniden değişmeden doğan toprağa eğiyorlar. Yeryüzüne olan bağlılıklarını tekrarlıyorlar. Zaman anlarına bölünüyor. Urfa’nın tarihi değişmiyor. Balıklı Göl’ün balıkları bir birine daha çok benziyor.

Çocuklar adamdan “şimdi” nin kısa tarihini öğreniyorlar. “Şimdi” diye birlikte adama doğru bağırıyorlar. Adam insanların etrafında kenetlenmiş düzenli döndüğü ateşin içine atlıyor. Adam için geçmiş düş oluyor, adam gelecekten kopuyor. Zerdüşt ebedi dönüşü bu kez adam için değişmeden tamamlıyor. Üst insan yok oluyor. Yeryüzü iktidarı sona eriyor. Zaman anlarına bölünmüyor. Urfa’nın tarihi tekrarlanmıyor. Balıklı gölün balıkları bir birine artık benzemiyor.

…………………………..

Self’le ilişki -devam

Yazının başlangıcı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=632

Jung, “Hiroşima Sevgilim” gibi bazı filmlerin içeriğine pek çok hastasının rüyalarında rastlamış ve diyor ki:

Bu filmlerin bilinçdışını etkilediği sanılabilirdi; oysa durum kesinlikle öyle değildi. Bilinçdışı, filmi kendini ifade etmek için kullanıyordu.

Kamuoyunu sadece manipüle eden yetkililer, ekonomik baskı ya da şiddet uyguladıklarında bir süre için halkın ruhunu etkileyebilirler. Ama bu yalnızca bilinçdışının bastırılmasıdır ki bu da kalabalıklar için, bireyde olan sonuçların aynını verir, yani ruhsal hastalığa yol açar. Çünkü bilinçdışını uzun süre bastırmaya yönelik bütün girişimler, içgüdülere aykırı olduklarından başarısız kalmaya yazgılıdırlar.

Bugün bireyselleşme sürecini tanıyabildiğimiz kadarıyla “self” her zaman bir gurup biçimlendirmeye eğilimlidir, bu da bir yandan bütün insanlar için bir duygu bağı, öte yandan belli bireyler için belirli duygu borcu oluşturmakla olur. Bu bağlar ancak self bütünlüğü tarafından kurulursa, gurur çatışmaları, kıskançlık ya da olumsuz yansımaların guruba sıçramıyacağı umulabilir.

Elbette bu, görüş farklarının ya da görev çatışmalarının olmayacağı anlamına gelmez, ama her bireyin her seferinde etkin bir şekilde geri çekilmesi, kendi selfinin yönlendirdiği pozisyonu bulmak için iç sesini dinlemesi gerekir.

… Ama tek bir birey kendi bireysellaşma sürecini tamamlamışsa onun çevresindekilere olumlu anlam bulaştıran bir etkisi vardır. Bu bir kıvılcım sıçraması gibi ve çoğu zaman da çok konuşulmadan, bilinçli bir amaç gütmeksizin olur.

… Mandala simgesinin aynı anda iki temel yönünden söz edilmekteydi. Mandala bir yandan eski düzenin yeniden kurulması gibi tutucu bir amaca, öte yandan da henüz olmayan bişeyi biçimlendirmek gibi yaratıcı bir amaca hizmet ediyordu. Bu ikinci yan birincisi ile çelişkili değildi; çünkü çoğunlukla eski düzenin yeniden kurulması aynı anda bir yeni yaratış olmaksızın yapılamıyordu. Yeninin içinde eski aynı zamanda daha yüksek bir düzeyde geri dönmüş oluyordu. Bu bir spiralin belli bir yönde geliştikçe durmadan aynı hizadan yeniden geçişi gibiydi.

… Böylece bilinçdışının çağımızda araştılışı bir kapıyı daima kapalı tutar. Bazılarının tercihiyle bir kimsenin kendi başına spiritüel bir gerçeklik olabildiği şeklindeki hayali ruhsal gerçek, kesinlikle dışlanır. Çağdaş Fizikte de Heisenberg’in “belirsizlik ilkesi” ile mutlak bir fizik gerçeklik bulabileceğimiz yanılgısı dışlanarakbir kapı kapatılmıştır. Ama bilinçdışının keşfi bu sevilen yanılgıların yitimini, önümüzde tahmin edilemiyecek kadar çok yönlü ve sınırları içinde tutulamayacak yepyeni bir gerçeklik alanını açarak gidermektedir. Bunda objektif araştırma ve kişisel etik serüven garip bir şekilde birleşmektedir. Bu  gerçeğin tanınması olasılıkla yepyeni türden bir “bilim” ortaya çıkmasına yol açacaktır. Çünkü o zaman duygu, moral değerlendirme işlemi artık dışarıda bırakılamayacaktır. Ama bu yeni alanın yolunun öğretilebilirliği görece azdır; çünkü bundaki birçok unsur biriciktir. İnsandan insana dille tam anlatılamaz. Burada da öbür insanların tam olarak anlaşılabileceği, onlara doğru olanın anlatılabileceği yanılgısına kapı kapatılmakta ama aynı zamanda onunla kıyaslanabilir bambaşka geniş bir alan, yani birçok tekil insanı etkileyen birleştirici işlevi açılmaktadır. Bugün egemen olan entellektüel gevezeliklerin yerini böylece psikenin gerçekliğinde olup biten anlamlı olgular alacaktır.

Jung-İnsan ve Sembolleri Kitabından özetleyen Sibel Atasoy