Bağlamsallık

  • 14. Gözlemlenmemiş kuantum olayı, gözlemlenmiş olandan tamamıyla farklıdır. Schrödinger’in Kedisi; Gözlenmeden önce dar iki yarıktan aynı anda gizemli bir biçimde geçmeyi başaran görünmeyen foton ışınları, biz gözlemlediğimizde ya birinden ya ötekinden geçmeyi seçerler ve biz bakarak kediyi öldürürüz!
  •       Kısaca, sonsuz ve çok olasılıklı kuantum dalga fonksiyonu görüldüğü (ya da     kaydedildiği) anda tek ve sabit bir gerçeklik olarak çözünür.  Biz baktığımızda dalga   fonksiyonu neden çöker? (cevabı fizikçiler tarafından şimdilik bilinmiyor!)

    • 15. Kuantum fiziğinde bir şeyin varlığının onun tüm çevresine bağlı olma durumuna “bağlamsallık” denir. “Durum içindeki hakikat!”
    • 16. Gözlemci, gerçeği yaratmaz. Dalga fonksiyonu içinde zaten var olan bir olasılığa “somut bir şekil” verir. Görünür hale getirir.
    • 17. Yeni fizikte ifade edilen temel gerçekliğin davranış biçimiyle ilgili bir şey, bizden neredeyse tüm bilinç sorunsalını gözden geçirmemizi talep eder. Ve bu yalnızca kendimizle ilgili değil evrendeki tüm şeyleri kapsamalıdır.

    Çalışmanın Bütünü için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=203

    Kuantum Teorisi ile ilgili ne zaman bişey okuyacak olsam, Gurdjieff’in, Jung’un, Don Juan Matus’un, Maharaj’ın ve daha adını sayamadığım bi çok ustanın kuantumu gayet iyi bildiklerini düşünmeme sebep oluyor. Belki de sadece benim algıda seçiciliğimdir 🙂

    Satranç ve Ölüm


    Satrancı, yaşamdaki mücadelelerimizle, hatta yaşamın kendisiyle benzeştiririz kimi zaman. Satrancın en yaygın strateji oyunlarından birisi olması, ve giderek kalabalıklaşan bir ortamda hızlanan yaşam tempomuzda strateji kullanım ihtiyacımızın artmasının bu benzetişimi çağrıştırmamızdaki etkisi büyüktür.
    Satranç, bir tür “savaş stratejisi” oyunu olarak ortaya çıkmıştır. Satranç taşları, buna uygun olarak, satrancın ilk oynanmaya başladığı zamanlardaki Hint ordusundaki yapılanmadan esinlenerek isimlendirilmiş, ve rolleri belirlenmiştir. Taşların isimlendirmeleri, kimi ülkelerde kendi kültürlerine uyarlanarak değiştirilmiştir.
    Pek çok bakımdan en uygun benzetişimle, 16’şar kişilik 2 düzenli ordunun kıran kırana savaştığı 64 karelik bir harp alanıdır satranç tahtası. Amaç, savaşı kazanmaktır, amaca ulaşmanın tek yolu ise rakibin “şah”ını esir almak (günümüzde kazanmanın zamana, ve diğer bazı kurallara bağlı farklı yolları da mevcuttur).
    Her savaşta olduğu gibi çoğu zaman “ölüm-ler” kaçınılmazdır, kimi zamansa sıradan. Kimi zaman rakibin “taşı alınır”, kimi zaman rakibe daha fazla zarar vermek beklentisiyle “taş feda edilir”. Bir taşın oyun tahtası dışına çıkması, bir savaşçının ya “öldüğü”, ya “yaralandığı, sakatlandığı” ya da “sağlam ya da yaralı olarak esir düştüğü, alındığı” anlamına gelmektedir. Yani, rakibin “taşını almak”, düşmanın bir savaşçısını “öldürmeye”, “yaralamaya, sakatlamaya”, veya “esir almaya” karşılık gelmektedir. “Taş feda etmek”se, kendi savaşçını “öldürtmeye”, “yaralatmaya, sakatlatmaya”, veya “esir düşürtmeye”.
    Hal böyle olunca, farkında olsak da olmasak da, çoğu satranç oyununda “kan gövdeyi götürmekte”dir. Bilgisayarda satranç oynayabildiğimiz bazı satranç programlarındaki canlandırmalar da buna uygundur : “bir kılıç darbesiyle savaşçıların kelleleri uçar, bir gürz darbesiyle beyni dağılır, kalbe saplanan bir mızrakla, kılıçla yere serilir, oluk oluk kanlar akar”, veya günümüz savaşlarına uygun bir şekilde “alnının ortasına ya da kalbine gelen bir kurşunla savaşçı yere serilir, ya da üzerine düşen bir bombayla paramparça olur”.
    Her savaş, ardında “acı” bırakır. Bu, az ya da çok, kazanan taraf için de, kaybeden taraf için de geçerlidir; özellikle “ölenler” varsa. Ateş düştüğü yeri yakar, örneğindeki gibi, başkalarının ölmesinden etkilenmeyenler, önemsemeyenler, aldırmayanlar olsa da, “ölenler”in acısıyla başbaşa kalacak, acılarını taşımak, buna katlanmak zorunda kalacak birileri mutlaka vardır.
    Satrançta hedef, şah hariç elde tek taş kalsa bile, mümkünse rakibin şahını esir almaya çalışmak, ve her duruma kendi şahını esir düşürtmemektir. Yani, rakibin şahını esir almaya yetecek güçteki son bir savaşçı haricindeki tüm savaşçılar “feda edilebilir”dir. Rakibin şahını esir alabilme imkanı kalmadığında, kendi şahını esir düşmekten kurtarabilecek, yenişememe (pat) durumu yaratabilecekse, son savaşçı da feda edilebilir. Satranç taşları, becerilerine, güçlerine göre kıymetlendirilir. “Feda edilebilirlik”leri, kıymetleriyle doğru orantılıdır. Düşük değerli savaşçılar, gerektiğinde yüksek değerli savaşçıları kurtarmak için de “feda edilebilir”dirler. Daha seyrek ortaya çıkan bir durum olmakla birlikte, kimi zaman, rakibe daha fazla zarar verebilmek, üstünlük sağlamak söz konusu olduğunda, tam tersi de olabilir, yüksek değerli savaşçılar, düşük değerli savaşçıları kurtarmak için de “feda edilebilir”dirler.
    Feda edilemeyecek, öldürülemeyecek tek kişi “şah”tır. Satrancı yaşamla benzeştirmemize neden olan pek çok neden varmış sahiden. Gerçek yaşamda gün gelir “şahları da vururlar”; olacak o kadar. En imtiyazlı satranç şahsiyeti “şah”ın da bir kukla olması, satranççının hamlelerinin dışına çıkamaması da gerçek yaşamla benzeşiyor mu dersiniz ?!
    Genel olarak en kolay feda edilebilecek, harcanabilecek savaşçı “piyon”dur. İlginçtir, terfi edebilme ayrıcalığına sahip olan tek savaşçı da piyondur; en kolay harcanabilir olmayı kabullenebilmesini sağlama, kolaylaştırma amaçlı bir ödül belki de. Ne yazık ki, “şahlık”a terfi etmesine izin verilmediği, “vezirlik”ten öteye terfi edemeyeceği için, “feda edilebilirliği” hiç bir zaman tamamen ortadan kalkmayacak, sadece “feda edilebilirlik” riski azalabilecektir.
    Satranç savaşçılarının, seçme, rollerini değiştirebilme, genişletebilme, işlerine gelmeyen, beğenmedikleri hamleleri yapmama şansları yoktur. Bereket, yaşam bu kadar katı değildir. Piyon olmaktan başka şansı gözükmeyenlerin bile, piyonluğunun düzeyini belirleyebilme, hatta sadece kendi kendinin piyonu olabilme şanşı çoğu zaman vardır, bu şansını arttırabilmek ya da azaltabilmek de pek çok zaman kendi elindedir. Vezirliğe terfi edebilmenin büyüsüne kapılıp, şahın yaptırabileceğinden daha fazla piyonluk yapmak, vezirlik yerine rezilliğe de terfi ettirebilir. Amman dikkat !….
    Satranca cok fazla benzeştirmeyeceğiniz, ve kendinizi “piyon” gibi hissetmediğiniz bir yaşam dileğiyle….

    [email protected]

    Exit–>Kadınlar

    Az önce BOY A isminde bir film izledim. Öyle büyük bir hüzün dalgası kapladı ki içimi, ağlamakla filan geçmedi. Aslında her yer buna benzer dramlarla dolu, sadece dinlemekle ya da izlemekle yetinebiliyorum, çaresizim.  İnsan olmak ne büyük onur ve aynı zamanda ne dehşet verici bişey.

    Haksızlık, duyarsızlık, kıskançlık, peşin hüküm, sürü psikolojisi ve hepsinden de kesif olanı umursamazlık sanırım, üstümüze yığılmış ağır iri siyah bir kütle gibi. Düşünüyorum dinliyorum bu çaresiz durumdan hala tek çıkış görüyorum: Kadınlar; çünkü doğurma kapasitesi onlarda ve nerdeyse tüm insanlığı yetiştiren onlar. Ya kadınlar tedavi edilmeli, ya da erkekler çocuklarına sıfır yaşından en az on iki yaşına kadar bilfiil kendileri bakmalı. Ya da dilerim… Yok yok bunu söylemek istemiyorum. Bunun yerine şöyle düzeltiyorum dileğimi; lütfen sorumluluğunun bilincinde olan kadınlar artsın YENİ Dünya’da.

    Bu sorumluluğu neden kadınlara yüklediğimi anlamayanlar olabilir, onların öyle değişik bir biyolojileri var ki, oturdukları yerden çevrelerindeki tüm oluşu idare edebiliyorlar, üstelik kendileri ne yaptıklarını bilinçli olarak bilmiyorlar! Bunu farkedeli on yıl olmuştur sanırım; fakat her gün olayın vehametini daha bariz şekilde görüyorum. Doğrusu onlara neden mazlumu oynadıklarını da soracak durumda değilim; çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Hani deyim yerindeyse taş bağlı köpek salınık. (Beş yıl önce Bir Kadını Öldürmek kitabını yazarken anlayabildiklerimi yansıtmaya çalışmıştım, yine de   yetersiz söylediğimi farkediyorum.)

    Yakın zamanda öğrendim ki, şamanlar bu durumun farkındaymış ve belki bu sebeple erkeği egemen hale getirmek için bunca çaba harcanmış son bikaç bin yıldır, aslında uygulamaları tamamen yanlış bana göre, kadını elini kolunu bağlayıp eve hapsederek, eğitimden mahrum ederek, görünürdeki yönetim mekanizmalarından uzaklaştırarak, durdurabileceklerini sanmaları ne büyük gaflet!

    Dünyanın selameti için yakın vadede düşünebileceğim en iyi çözüm; tüm servetimizi kadınların kendilerini tanımalarını sağlayacak eğitim için seferber etmek diyebilirim. Onlar iyileştiğinde (sağaltıldığında) tüm dünya cennet olacaktır. Benim nacizane görüşüm hala böyle.

    Devam yazısı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=887

    Seçim ve Alışkanlık

    Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sansılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

    Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Don Juan’a göre bileşim noktası oynadığında geçtiğim ikinci dikkat alanları-Sibel’in notu) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlıkbeni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

    Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!

    Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. ( Don Juan ise buna Tinin işareti der- Sibel’in notu) )

    Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ-sibelin notu) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir mi-sibelin notu) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir.

    Danah Zohar- Kuantum Benlik

    kitabından özetleyen S.Atasoy

    Dünyayı Durdurmak

    Yerinde çakılı kalmıştı, hiçbir yerini kıpırdatamıyor ve hissedemiyordu. Ama bir şeyler onu dimdik ayakta tutuyordu. Bu öyle bir görüntü getirmişti ki, Carlos için dağ, tepe, yer, ufuk diye bir derinlik yok gibiydi. Hatta düşünce, duygu diye bir şey kalmamıştı. Hepside yitip gitmişti. O artık özgürce uçar gibiydi.

    Bu halin ne kadar sürdüğünü kestiremediği bir anda birden sanki bir şeyin vücuduna çarptığını hissetti. Sanki güneş üzerinde patlamıştı ve o güneşi ufuk çizgisi üzerinde görmüştü. Doğruca o ufka baktı ve sonra hafif hafif de olsa ‘’dünyanın çizgilerini gördüğünün farkına vardı.

    Çevresindeki her bir şeyi her yönden ÖRERCESİNE saran olağanüstü beyaz floresan ışıklanmaların bolluğunu algıladı. Gözlerini kırpıp yeniden açıp baktı. Çizgiler oldukları gibi durmaktaydılar. Çevresindeki her şeyin üzerine doğru uzanıyor ya da onların içinden çıkıyor gibiydiler.

    Bu durum ona bir sonsuz gibi gelmişti. Ama beklide birkaç dakikaydı yaşadıkları süre. Dünyadan ve bedeninden ılık, yatıştırıcı bir şeylerin fışkırdığını hissetmişti. BİR SIR KEŞFETTİĞİNİ BİLİYORDU. Öyle yalın bir şeydi ki bu. Hiç tanımadığı bir duygu seline kapılmıştı. HAYATINDA ÖYLESİ BİR İLAHİ ÖFORİ DUYGUSUNU, ÖYLESİ BİR DİNGİNLİĞİ, ÖYLESİ BİR HERŞEYİ KUŞATAN KAVRAYIŞI DAHA ÖNCE HİÇ TATMAMIŞTI. Fakat bu gördüğü ya da aldığı hali anlatması yada düşünmesi bile olanaksızdı. Onu ancak BEDENİ BİLMEKTEYDİ.

    Carlos arabaya binerek doğruca DON Juan’ın evine gitmek için yola koyulur. Eve vardığında DJ tek başınadır. Yaşadıklarını anlatmaya başlar. Juan ise onu can kulağı ile dinler. Sonunda da ekler: DÜNYAYI DURDURMUŞSUN işte der. Bunun için de yardımlarından dolayı Genaro’ya teşekkür etmelisin

    Carlos’un yaşadığı gerçeğin ne olduğunu şu cümleleriyle belirginleştirir Juan.

    ‘’Senin içinde duran o şey, insanların sana bu dünyanın nasıl bir yer olduğuna ilişkin anlatageldikleriydi. Anladın mı? Herkes bize, doğduğumuzdan bu yana dünyanın FALANCA FALANCA ŞEKİLDE, FİLANCA FİLANCA BİÇİMDE OLDUĞUNU ANLATIP DURMUŞTUR. ELBET BİZİM DE DÜNYAYI ONLARIN ANLATTIĞI ŞEKİLDE GÖRMEKTEN BAŞKA BİR SEÇİMİMİZ YOKTUR.

    Büyücülerin ve sıradan insanların dünyaları birbirinden farklı olmayıp aynı dünyada, her şeyin aynı olduğu ve bu işin sadece GÖRMEK olduğunu anlatır Juan. Ola ki sen GÖRMENİN insanın yalnızca iki dünya arasına, sıradan insanla büyücülerin dünyası arasına sokulduğu zaman gerçekleştiğini öğrenmişsindir. Sen şu anda o iki dünyanın tam ortasındasın. Görmeyen herhangi bir büyücü de senin gibi çakalla konuştuğunu sanır. Ama GÖREN bir kimse bilir ki buna inanmak, büyücüler aleminde çakılıp kalmaktır.

    Ixtlan Yolculuğu

    Muhteşem bir bölüm bu. Belki de kendi görüşüme onay bulduğum için böyle söylüyorumdur, ki öyledir 🙂

    Ben bunu (büyücüler alemine çakılıp kalmayı), Oyun Kuramı’nda, oyun evrenlerine sonsuzca hapsolmak şeklinde tanımlamıştım.

    Oyunun mükemmel maddesi ve manası, insanın bilerek ya da bilmeyerek  ilgisiyle şekil alır ve sonsuzca sürebilir.

    Şimdi hemen bunu unutalım. 

    Çünkü Dünya yani dişi cinsi, deşifre edilmekten nefret eder.

    Ve onun gazabına uğramak istemeyiz.

    Bilecek ancak bilmediğinize kendinizi ikna edeceksiniz.

    Görecek, görmemiş gibi yapacaksınız.

    İsterken istemiyor gibi olacaksınız.

    Kendin olmadan kendin olmayı başarmalısınız.

    Yani İKİ arada BİR derede kalınız.

    (BKÖ’den alıntı)