Şaşkınım…

Aslında ruh durumumda da var biraz şaşkınlık ama baskın olan bu değil, bir barajın nihayet aşılması gibi, ya da henüz doğum yapmış bir kadının sevinçli rehaveti gibi bir duygu içindeyim.

Şaşkınlık ise bunu ifade edip etmeyeceğimle ilgili, sabahtan beri bunu düşünmekteyim ve şu an yazdığıma göre kararımı yine paylaşmaktan yana kullanıyorum demektir.

Mesele aslında artık tüm dünya için olağan hale gelmiş olan UFO konusu ile ilgili. Dün gece şüpheye mahal bırakmayacak denli açık bir ekilde ilk kez UFO gördüm, gördük. Bir arkadaşımla birlikteyken oldu ve saatlerce sürdü.

Bende bıraktığı his sadece şuydu: NİHAYET… Çünkü bundan hiç bi zaman şüphe duymamıştım bana çok normal gelirdi. Yine de bu zevki, içinde şüphe olmaksızın bizzat yaşamak istedim, itiraf ediyorum ki istedim. Daha önce de bi kaç deneyim yaşamıştım, on sene kadar önceydi fakat yalnızdım ve sorgulayıcı tarafımı kullanarak başıma gelenin zevkini çıkarmaktan kendimi men etmiştim.

Bu deneyimi yaşamanın tesadüfi olmadığını, kendi içimde açılan bazı baraj kapakları olduğunu ve bunun devamının da geleceğini biliyorum. Allah yolumuzu açık etsin, bütünün hayrına olacak şekilde kullanmak nasip etsin.

Küba 99

Küba 99

 

Bir Küba Macerası……

 

            Küba’ya 3 haftalık bu seyahati planlamadan önce, ülke hakkında rastladığımız her güncel bilgiyi edinmiştik tabii.  Ancak oraya gittiğimizde bunların ne kadar yetersiz ve yanıltıcı olabildiğini anladık.  En iyisi belki baştan başlayıp anlatmak…  

 

            Eğer bir seyahat acentesi ile bir  paket tur edinip gitmiyorsanız,     en azından Havana’daki ilk geceniz için kalacağınız yeri bir şekilde ayarlamalı ve sizi havaalanından karşılamalarını sağlamalısınız.  Böyle bir başlangıç bu çok farklı ülke hakkındaki ilk izlenimlerinizi olumlu kılabilmek için gerekli olabilir. .  Girişteki pasaport kontrolünde size muhtemelen nerede kalacağınızı soracaklar,     bu soruya herhangi bilinen bir otel ismi vermeniz yeterli olacaktır.  Bunun haricinde herhangi bir zorlukla karşılaşmadan ülkeye adım atacaksınız.  Havana’ya gitmek için tek yol taksi tutmak olup size yaklaşık 20$ a mal olur.

 

            Ülkeye giriş için gerekli vizeyi Ankara’daki Küba Konsolosluğundan 15$ karşılığında yarım saatte alabilirsiniz.  Yolculuk bilfiil 14 saat sürüyor ama buna Avrupa da bir havaalanında bekleyeceğiniz saatleri de eklerseniz 19 saat civarında.  Küba ile saat farkımız 7 saat,     bu sebeple giderken 12 saatte,     dönerken 26 saatte gelmiş gibi oluyorsunuz.

     

Biraz Tarih…. .

 

        Küba tarihinde son savaş 1953 Temmuzunda Amerika güdümlü diktatör Batista’ya karşı başlatılmış ve 1959 yılında zaferle sonuçlanarak devrim yılları başlamış.  İnsanlardan dinlediğimiz kadarı ile devrim öncesi Küba’nın görüntüsünü kısaca anlatmak istiyorum çünkü bu günü değerlendirebilmek için kesinlikle gerekli.  O yıllarda ülkenin hakimiyet sahibi Amerika devleti,     tüm ticaret,     şeker ve diğer sanayi büyük Amerikan tröstlerinin elinde.  Küba halkı, büyük çoğunluğu zenci yerliler,     bir kısmı İspanya’dan gelen beyazlar ve iki ırkın karışması ile meydana gelen melezlerden oluşuyor.  Dolayısı ile ana dili İspanyolca. .  Devrim öncesinde çok ağır bir ırkçılık söz konusu.  Bir yaşlı Kübalı devrim öncesi ile sonrasını soran bir gazeteciye şu cevabı vermiş;  “biz devrimden önce köpektik şimdi ise insanız. ” Doğal olarak yerli halkın Amerikalılar ile birlikte hiçbir aktiviteyi paylaşmaları mümkün değilmiş.  Ayrıca halkın çok büyük bölümü korkunç yoksul ve kültür düzeyi düşükmüş. (devrimden önce okur yazar oranı %23,  bunun %17 si Havana da yaşayanlar).

 

            Devrimin hemen sonrasında o sıralarda Amerika başkanı olan Kennedy;    hem Amerika’yı hem de diğer ülkeleri kapsayan ağır bir ambargoyu devreye sokarak belli ki tüm hıncını almış.  Kalifiye elemanı hiç olmayan Küba,     ham madde ve diğer malzemelerin de ambargo nedeni ile kesilmesi sonucunda dehşet verici 2 yıl süren bir periyoda girmiş.  Ancak sonrasında Doğu bloğunun hem ham madde hem de yetişmiş iş gücü göndermesi ve karşılıklı mal alış veriş anlaşmalarının devreye konulması ile rahat bir nefes alarak,  öncelikli yatırımların yapılmasına başlanabilmiş.

 

                        Eğer bilmiyorsan,     öğren.

                        Eğer biliyorsan,     Öğret                             Küba sloganı,     1961

 

            İşte bu sloganla okullar,  üniversiteler,  kütüphaneler birbiri arkasına inşa edilmiş,  okuma seferberlikleri başlatılmış (Bu gün sanırım okuma yazma oranı %100 e yakın) orta seviyeli okulların işleme biçimi bizdeki Cumhuriyetten sonra kurulan köy enstitüleri tarzında.  80’li yılların başında tüm acil yatırımlar ( yollar,  havaalanları,     fabrikalar, spor tesisleri ) tamamlanmış.  Bu iyi yıllar,  Doğu Bloğunun zora düşmesi ve ardından da 90’lı yıllarda çökmesi ile sona ermiş ve yeniden zorlu bir sınav başlamış.  Aradan geçen 40 yıla rağmen ambargo tüm vahşeti ile devam etmekte ve Küba yalnızca kendi üretebildikleri ile yetinmek durumunda.  Örneğin cam yok boya ve birtakım elektrik aletleri hiç bulunamıyor.  Evlerde cam pencere yerine tahta kepenk kullanılıyor ve hepsi harap,   boyasız. . .  Çevrenize baktığınızda sanki birkaç hafta önce bombalanmış bir şehir görür gibisiniz.

 

LA HABANA     

 

            Başkent Havana 2 milyon kişinin yaşadığı büyük bir şehir,  ancak görebildiğim kadarıyla metrekareye düşen kişi sayısı düşük,  büyük oteller dışında yapılar tek veya iki katlı,   bir çoğu da boş ve yıkıntı halinde. ..  Yollar çok geniş ve ağaçlı,  trafik yok denecek kadar az.

 

            Gezilebilecek yerleri uzun uzun belirtmeyeceğim çünkü bunları Havana’da Küba tur yada Havana tur ofislerinden kolayca elde edebilirsiniz.   Şehir gezileri yada civar şehirlere düzenlenmiş turlara da katılabilirsiniz.  Şehir gezisi yarım gün 15$,     ya da bisiklet taksi dedikleri kişiyi taşıyan araçlarla 6$ a bir tur atabilirsiniz.  Taksiler de taksimetre var ve pek pahalı değil,  tabi şoförlerin de devlet memuru olduğunu hatırlatmama gerek yok, biraz bahşiş fena olmaz.  Ama ben yinede Küba’ya gitmeden önce bisiklet ve motosiklet kullanma pratiğinizi geliştirmenizi tavsiye ederim.  Beş dolar on dolar derken günün sonunu nereye varacağı pek belli olmuyor. .  Toplu  taşıma aracı olarak var olan elli model otobüsler yalnızca Kübalılar için ve sanırım bedava.  Marketlerde ( Merkado ) acil şeyleri bulmak mümkün ama çeşit inanamayacağınız kadar az. Her yerde görülebilen bu çeşitl azlığını yokluğa ilaveten  satım kolaylığı olması için yapıldığına yordum.  Çünkü buralarda çalışanlar vardiyalı  ve bazı yerlerde günde 3 kez sayım yapılarak devir yapılıyor.  Özellikle bizim hemşeriler için belirteyim,  ekmek yeme alışkanlıkları yok bu sebeple çok nadir yerlerde bulabilirsiniz;  mercadolarda “panng” diye sormalısınız. ..  ( Sözlükte yazmıyor ve kimseye anlatamıyorsunuz) Yeri gelmişken Küba’da bizler için en büyük sorun lisan sorunu.  Kimseler İngilizce bilmiyor ve gereğini de anlamıyor sanırım.  Gelen turistlerin çok büyük bölümü İspanya ve Meksika’dan olduğu için turizmin kendi ana lisanlarından pekala yapılabileceği kanısındalar.    ( Şimdilik! )

 

Capitol binası Amerika’nın beyaz sarayının biraz küçültülmüşü (Sanırım biraz hicvetmişler) karşısında da Indian park. ..  Karşılıklı pek manidar olmuş.  Devrim müzesi, binasından ötürü görülmeli bence; harika eski bir yapı.  İçinde sergilenenleri İspanyolca izahattan dolayı pek anlayamadık,   zaten fazla bir şey de yok,  hatta o sırada şöyle küçük bir esprim de oldu; “eşyaları halen kullandıkları için müzeye koymaya kıyamamışlardır.” Şehir tamamen 16.  ila 19.  yüzyıl aralığında yapılmış İspanyol mimarisi binalar ile bezeli,  zaten Unesco tarafından korunmaya alınmış.  (Birçoğu da korunmasız gibi geldi bize. .) Şehircilik planı şaheser;  blok sistemi ilke yapılmış,  kör dahi  olsanız rahatça kaybolmadan gezebilirsiniz,  caddeler sokaklar sanki cetvelle çizilmişçesine düzgün,  ferah,  temiz.  (Her taraf çöp teknesi dolu) Ayrıca Küba’nın her yeri son derece güvenli, gece bile nahoş bir hadise ile karşılaşmadık.  İnsanları zaman zaman bir şey satmak yada teklif etmek üzere yanınıza yaklaşarak fısır fısır bir şeyler söylüyorlar, tabii İngilizce bilmedikleri için dertlerini anlamıyoruz, onlarda fazla askıntı olmuyorlar.  Ben kendi adıma 50-60 kelimelik İspanyolca portföyü edinmeyi borç bildim,  hatta telaffuzum pek beğenilerek şakayla karışık casus olmamdan şüphelenildi.   Böyle halkın arasına girerek onların evlerinde yaşamaya meraklı ilk Türkmüşüm gibi davrandılar. .  İlginç olan bizi önce İtalyan’a benzetmeleri, biz Turkia deyince de hemen tanımaları ve sevgiyle davranmaları oldu. Sanırım bizim Cumhuriyet devriminden haberliler ve önemsiyorlar,     Atatürk’ü,  Nazım Hikmet’i ve Yaşar Kemal’i tanıyorlar.  (Halbuki 15 sene önce gittiğimde İngiltere’de bizi Arap sanıyorlardı!! ) Şimdi düşünüyorum da Arap olmadığımızı bilen birilerinin olması güzel.

 

            Sabun zor bulunan bir meta olduğu için yanınızda birkaç kalıp bulundursanız iyi olur,  çay hiç içmiyorlar,  eğer tiryakisi iseniz bir ufak su ısıtacağı ile poşet çay alın derim.  Ayrıca İspanyolca veya İngilizce kitap götürebilirseniz yanınızda, hediye olarak çok makbule geçer.; çünkü yeni kitap bulmakta zorlanıyorlar ve bulunanların da fotokopisini çekip 3 dolardan satıyorlar. .  (Yasak filan değil,  imkansızlık. )

 

            Lokantalar,  cafeler,  işyerleri,  taksiler her şey devletin,   çalışanların hepsi de devlet memuru. Maaşlar gerçekten aylık 10 ila 15$ civarında.  Ancak bu sizi yanıltmasın,  insanlar bu para ile geçinmiyorlar. Kökenini tam olarak çözemediğim,     illegal bir dolar temin etme yoları var ( bazıları da legal ) çünkü tüm satış noktalarında dolar geçerli,  bir dolardan daha ucuz hiçbir şey yok.  Bazı şeyler Türkiye ile aynı fiyat ama bir çok şey de daha pahalı.  

 

            Oteller yıldız sayılarına göre 40$ ile 100$ (iki kişi gecelik) arasında değişiyor.  Ayrıca ev pansiyonculuğu (Hostal) da legal olarak mevcut. 20 ila 25 dolar gecelik fiyatlar kahvaltıyı kapsamıyor.  (Her bir kiraya verilen oda için devlete aylık 100$ vergi veriyorlarmış. ) Ev lokantacılığı ( Paladar ) da yaygın,  özel teşebbüs olarak varlar ancak 12 kişiden fazlasına hizmet vermeleri yasakmış ( devlet zengin olmalarını engellemek için bu tedbiri alıyor dediler.) tüm paladarlarda ve lokantalarda ayni 5 kalem yiyecek var;  polo frito ( tavuk kızartması ) yemekten gıdaklayacak durumlara geldik.  Paladarlarda set mönü uygulaması var kişi başı 6$.  ( Bu fiyatları hiç çekinmeden kesin belirtiyorum çünkü  Küba’nın her yerinde geçerli. ) Devlet,  özel girişimde iki işi birlikte yapmaya izin vermiyor.  Örneğin paladarlık yapan aynı zamanda Hostal olamıyor.

 

            Havana’da her elli metrede iki polis var, diğer şehirlerde çok çok az.  Ancak insanların yüzünde yada davranışlarında  bir korku yada baskı altında imiş gibi bir tavır yok.  Hatta bir süre sonra komünist bir ülkede olduğunuz gerçeğini bile unutur gibi oluyorsunuz.  Örneğin çöküşten önce Rusya’ya gittiğimde edindiğim korkunç baskı ve dehşet izlerini Küba’da  görmedim. İnsanlar Castro’dan bahsederken askerlik arkadaşları imiş gibi Fidel diyorlar ve yüzlerinde bir korku,  saygı yada  nefret ifadesi olmuyor.  Halkın çoğunluğu Katolik,  kiliseler açık ve faaliyette. Dine fazla düşkünlük yoksa da yasak da değil hatta sanırım devrimin ilk yıllarından kalma din konulu fıkralar çoğunlukta,  evinde kaldığım veteriner O  bir tanesini bana anlattı    (nadir İngilizce bilenlerdendi);  

“Kübalının biri ölmüş ve öteki tarafa geçmiş günahları fazla olduğu için adamı cehenneme buyur edip etrafı gezdirmişler, günün 12 saati çalışacaksın hep para kazanacaksın, sonra bunları harcayacaksın,  diye izahatta bulunmuşlar.  Bu arada karşı tarafta bir başka kısım görmüş adam,  cayır cayır ateşler içinde yanan,  feryat figan insanlar; adam şaşırmış,  meleğe dönüp sormuş,   zebani gülümsemiş,  orası Katolik cehennemi demiş. ” (İlk cehennem de kapitalizm galiba, ben öyle anladım!)

 

Biliyorsunuz Küba, ince uzun bir ada.  Adanın her tarafına uzanan,     belkemiğine benzeyen bir otoyol var ve buna bağlı tali yollar tabii. Yolların çok olduğunu belirtmeliyim.  Tam 9 tane havaalanı saydım,  eksik de olabilir; ufak mesafelerde bile uçak ile seyahat etmek mümkün.  Şehirler arası yollar için Kübalıların bindiği otobüsler eski Amerikan tarzı otobüsler ve bunlar için bir ay önceden biletinizi almanız gerekiyor.  Turistler için ise VİAZUL adında bir turizm şirketi var (devletin) son derece lüks,   terminaller,  otobüsler ve servis.   Belli başlı şehirler arasında düzenli seferleri var ancak oldukça pahalı. Örneğin; Havana-Trinidad arası 338 km yol, kişi başı 25$,  yalnız gidiş (zaten uçak da 50$ civarında).

 

Yollarda en çok şeker kamışı ve pirinç dikkatimizi çekti. Büyükbaş hayvancılık tüm adaya dağılmış ve tavuk çiftlikleri.   Her yer olağanüstü yeşil en çok da Hindistan cevizi ve mango ağaçları ver. Yollarda gördüğümüz köy tarzı yerleşim birimlerinin bizden pek farkı yok,   daha ziyade işçi tarzı yapılmış tek katlı barakalardan oluşuyor.

 

Hava sıcaklığı 24 ila 35 derece arasında değişiyor,   sadece bahar ve yaz var,     zaman zaman aniden başlayan yağmur oldukça şiddetli ama 2 saat içinde arkasında uzun bir gökkuşağı bırakarak terk edip gidiyor.  Biz gittiğimizde Mart ayı idi ve sıcaklık 28 ila 30 derece civarındaydı,   nemli ancak geceleri nispeten serin.  Odalarda ya da şirketlerde klima var ve sürekli çalışıyor.   Elektrik,     su,     ev kirası hemen hemen bedava. .

 

Devlet, tüm insanlarına ayda belli bir yiyecek ve ihtiyacı karne ile bedava dağıtıyor. (pirinç,     kahve,     şeker,     yağ,     ekmek,     yumurta,     kuru fasulye,     sabun) 7 yaşına kadar çocuklara süt.  (Neden 7 yaşında kesiyorlar diye sinirleniyorlar!) Genel olarak yedikleri; domuz ve tavuk eti (ucuz kilosu 1$), kuru fasulyeli pilav, muz kızartması (patates cipsi gibi) hepsi bu…  Görebildiğim tek meyve,     muz ve mango (bir kere Havana da rafta “bir adet” elma görüp saldırdım ve tanesine  o koklukta 1.5$ verdim) sebze olarak da;  domates,  az salatalık,   kuru soğan,  az patates. .  (Bizim gibi meyve sebze cenneti bir ülkenin ferdi için, çok farklı bir beslenme) Değişik bir pizza anlayışı var, genel olarak çok yeniyor ve bizim peynirli pidenin hamuru yumuşak şekli.

 

En çok tüketilen üç şey;    (bence de Küba daki en güzel sıralamasında ilk 5 e girer) Küba kahvesi,  Rom ve puro.  Dünyada ve tabi hayatımda içtiğim en lezzetli kahve,  yapılışı enteresan bir çaydanlık sistemi ile,  içinde telve yok ve bildiğimiz Türk kahvesi fincan takımı ile sunuluyor, fakat kahve sürahisi yanınıza konuluyor (ya da ben doyamayıp görmediklik yaptığım için).

 

Okullarda forma giyiliyor, çocuklar çok neşeli,  cıvıl cıvıl.  Formaları sarı-beyaz yada kırmızı-beyaz, kısa kollu gömlek ve mini etekten (kızlar için) oluşuyor.  Formaların ve ayakkabıların yeniliği ve pırıl pırıl oluşu dikkatimi çekti. Sorduğumda devletin her yıl bir formayı neredeyse bedava olarak dağıttığını öğendim.  Tabii kitap defter kalem de aynı şekilde,   ellerinde bol bol var (Eğitime verdikleri önemi burada anlatmam çok uzun kaçacak, spor sahaları, yüzme havuzları, kütüphaneler, müthiş).

 

Neredeyse kimse ambargonun kendilerine 40 yıldır yapmış olduğu ezayı hatırlamıyor ya da umursamıyor gibi. Zaten dikkatimi çeken bir diğer husus da,     insanların nefreti, kızgınlığı ve kavgayı unutmuş olmaları; gezdiğimiz 3 hafta içinde değil bir kavga,  yüksek sesle dahi tartışıldığını görmedik.  Gürültülü konuşuyorlar,     Latin özelliği sanırım,  ama gülerek ve şarkı söyleyerek. .  Tarzları bu. .  Çok yaşlı insan var,  fakat bunların gerçekten mi yaşlı oldukları yoksa yaşlı mı göründüklerini sormayı unutmuş olduğumu fark ediyorum ve bu yaşlı erkeklerin çoğunun da bacakları yok, özürlü sandalyeleri var, herhalde devlet bu savaş gazilerine (mayınlardan olmuş olmalı) minnettarlığını böyle göstermiş.

 

Kesin söyleyeceğim bir başka olgu ise; kadın hakimiyeti… Kadınlar nüfus olarak da fazlalar % 60 civarında sanırım.  Kendilerine birey olma bilinci tam olarak aşılanmış; güvenli, etkileyici ve cazibeli.  (Okuduğum bir kitapçıkta devrim öncesi kadınlarının tam olarak İspanyol geleneklerine uygun olarak, eve kapalı,  sindirilmiş ve ezik olduğu söyleniyordu) Erkekler ise daha sakin, utangaç göründüler bana,     belki de azınlık psikolojisidirJ  (Aynı şeyi İngilizler için de gözlemlemiştim. ) Genel olarak hepsinde açık olarak görünen,  bunca fakirlik ve zorluğa rağmen,  gururlu ve komplekssiz bir birey olma hali.  Turiste güler yüz var ama o kadar,  yılışma yok,     abartılı bir öncelik hiç yok.

 

TRİNİDAD – Zamanın durduğu yer……….

 

        Çoğunluğu 16.  yüzyıl İspanyol tarzı yapılardan oluşan ve yine Unesco tarafından korunmaya alınan,     güney sahilinde,     ilginç küçük bir şehir.  Aynı cetvel düzgünlüğünde sokaklar,     caddeler,     bakımsız evler. .  Ama inanın bana burada 20.  yüzyıl bilincini yitiriyorsunuz. .  Çünkü tarih yalnızca evlerin, yapıların dışlarından değil evlerin içinden, mobilyalardan, yaşam tarzından fışkırıyor adeta. Bizim kaldığımız ev 18.  yüzyıldan kalma bir İspanyol eviydi ve daha dün düzenlenmiş gibi duran yüksek tavan lambirilerini sorduğumda,     ev sahibim elektrik mühendisi J.  Bana bunun 200 yıl önce büyük büyük dedesinden  kalma olduğunu ve hiç imar görmediğini söyledi. Evler dıştan bileşik nizam görüntüsünde ancak içeriye girdiğinizde hepsinde bir iç avlu ve açık hava yaşamı görülüyor.  Kaldığımız ev 7 oda büyük bir salon ve avludan oluşuyordu.  Evde halen kullanılan tüm eşyalar önceki yüzyıldan kalma, buzdolabı gibi bu yüzyıl buluşları ise en yenisi tahmin edebileceğiniz gibi 40 yıl öncesinin.  Buralarda eşyalara gözü gibi bakıyorlar insanlar,     çünkü eskiyen bir şeyin yerine yenisini koyabilme lüksü yok,     bu sebeple yenileme,     onarma gibi işler sanat seviyesinde gelişmiş.

Duvarlarda aynı bizdeki  gibi tablo halılar asılı, neredeyse aynı figürler,     zaten genel olarak tarza baktığınızda bir Arap yada Müslüman havası kolayca hissediliyor.  Bunun Endülüs medeniyetinden mi taşındığını sorduğumda ev sahibimiz bunu bilmeme şaşırarak beni evetledi.  Ev sahibimiz,     3 çocuklu,     yaşam tarzı bizi çok andıran kültürlü bir aile (Gerçi Küba’da galiba yüksek tahsilli olmak sıradan bir durum).  Eşi M de elektrik teknisyeni,     zaten okulda tanışıp aşık olmuşlar,  ancak şu anda ikisi de çalışmıyor;  sadece bir odalarını kiraya vererek yaşıyorlar.  Sorduğumda bunun sıkıcı olduğunu ama 10 dolar aylık içinde çalışmaya değmeyeceğini,     buruk bir utangaçlıkla ifade ettiler.  Küba hakkında öğrenmek istediğimizin çoğunu tesadüfen İngilizce bilen J sayesinde öğrendik; aksi takdirde yine sağır dilsizi oynayacaktık.  Bir akşam rom ve kahve partisi esnasında yine yüzlerce sorumuzdan birini  kendine yönelttim; “siz bu sistemden memnun musunuz?” J yüksek perdeden bir kahkaha patlattı  ve hafif pembeleşmiş,   utangaç yüzünde masum bir gülümseme ile;   ” bu 65. 000 pesoluk bir soru. ” diye yanıtladı.  Bunun bilinen bir deyim olduğunu varsayarak bizde güldük ve çok üstelemedik, zaten 65. 000 pesomuz da yoktu.  Gecenin ilerleyen saatlerinde dibini gördüğümüz rom şişelerinin bir sonucu olarak bu sorunun cevabı parça parça geldi.  

 

Gördüm ki, insanlar rejime karşı (gerçekten gözle görünen fakirlik ve yoksulluğa rağmen)  bir nefret beslemiyorlar ancak yolunda gitmeyen de bir şeyler olduğu gerçeğini yadsımıyorlar. En şikayet ettikleri husus;  motivasyon eksikliği. .  devletin insanları motive edecek bir yol bulmasını istiyorlar.  Evlerinde kaldığımız dört ailenin de fertleri çalışmıyordu bunun büyük bir iş gücü ve yaratıcılık kaybı olduğunu kabul ediyorlar.  Çünkü 40 seneden sonra artık rejim sindirilmiş,  kanıksanmış,   ilk 20 senenin galibiyet ve başarı heyecanı, her şeyi değiştirebilmeye muktedir olmanın dayanılmaz sarhoşluğu geçmiş.  Bu sebepledir ki insanlara yeniden sıkıca sarılacakları ya ulusça ya da bireysel hedef göstermek gerekli.

Bildiğimizin aksine Küba’da özel mülkiyet var. Üretim araçlarına sahip olunamıyor ama ev,   araba eşya gibi emtealar kişisel mülkiyet alanına giriyor.  Miras hakkı var,  atadan kalan her şeye aynen sahip olunabiliyor ancak bunları satmak isterseler önce devlete teklif etmek zorundalar,     eğer devlet satın almak istemezse üçüncü şahıslara satış hakkı doğuyor.  Devlet de çoklukla satın alıyor,     tabii kendi biçtiği fiyatla… Bu sebeple sahip oldukları şeylerin genelde son sahibi olma gibi bir durum söz konusu,  arabalar 40’lı 50’li yılların arabaları,  yeni arabalar ise yalnızca devlete ait taksiler.

Kıyafetler genel olarak plaj kıyafetleri, şehir içinde de neredeyse mayo ile dolaşıyorlar,  daha ziyade kadınlar ve çocuklar böyle.  Erkekler ise kısa kollu gömlek ve pantolon giyiyorlar.  Kadınların işe gittikleri kıyafet ile biz plajda dahi dolaşamayız. (siz anlayın artık!)

Yukarıda herkesin yaşamak için bir şekilde dolar bulmak zorunda olduğu ve bunu da başardıklarını söylemiştim.  Turistlere ev,     bisiklet,     motosiklet kiralamak dışında,     paladar işletmek ya da küçük el sanatları yapıp satmak gibi işler ile dolar sahibi olunabilir.  Bunun haricinde hayat,  turistlerin bıraktıkları bahşişler ve üretimde çalışanlara legal olarak verilen ürünlerin kendilerince tüketilmeyerek illegal şekilde sokak aralarında satılmasıyla sürdürülebiliyor. (en sık rastlananı puro, kahve,     sabun vs. )

Küba dışında yaşayan sanırım 3-5 milyon Kübalı var bunlar devrim öncesi ya da sonrasında taşınmışlar.  Onlar rahatça ülkeye girebiliyor para getirebiliyor yada gönderebiliyor. Hemen herkesin (bizdeki Almancılar gibi) dışarıda akrabası var,     bu sebeple hem onlardan maddi yardım alabiliyorlar hem de illegal yollardan kazandıkları dolarları akrabam gönderdi diye aklayabiliyorlar.  Devlet bunun üzerinde hiç durmuyor,     ayrıca insanlar eğer paraları varsa akrabalarını ziyarete yurt dışına gidebiliyor.  Bir başka yurt dışına çıkabilme olanağı ise kendilerine yurt dışından davetiye gelmesi ya da görevli olarak gitmek şeklinde oluyor.

 

Dolaşımda iki çeşit peso var.  Eski olanın gayri resmi (devlet işletmelerinde bile uygulanıyor) değeri 1 dolar = 20 peso.  Yenileri ise 1 dolar = 1 peso.  Zaten yalnızca kendilerine karne ile satış yapılan bir çeşit dağıtım merkezlerinde ve kişisel küçük girişimler için kullanılıyor.  Bunun dışında hayatın tüm kademelerinde dolar iş başında.  (Bu da enteresan bir paradoks )

 

Trinidad denize 4km uzaklıkta ancak güney sahillerinin en güzel plajı olan Playa ANCON,     Trinidad’a 12km.  Ulaşım sadece taksi ile,    10-16$ gidiş-dönüş.  Ancon plajı olağanüstü güzellikte beyaz kumlar ve turkuvaz rengi bir okyanus.  Sahilde büyük bir otel var,     onun olanaklarından da yararlanmak mümkün.

 

Ulaşım,  kısa uzun ya da kısa mesafeler için hiç fark etmiyor,  gerçekten büyük bir sorun.  Araba kiraları günlük 60$ seviyesinde,     ancak fuel oil çok ucuz.  Özel araba,  yaşam içinde önemli bir rol almadığı için akaryakıt istasyonları da neredeyse havaalanı sayısına eşit,     haritalarda nerelerde olduğu belirtilmiş.

 

Küba’nın bir diğer önemli şehri de Santiago de Küba; adanın tam alt ucunda.  Bu şehre en iyi yolculuk,     Havana’dan trenle yapılabilir,  böylece ülkeyi bir ucundan diğerine görme şansı elde edilir.  Sanırım tren haftada iki kez,  önceden dönüş günlerini öğrenmekte yarar var,  yoksa bir vasıta bulamayıp dönüş uçağınızı kaçırma riskini göze almalısınız.

 

Yine Cienfuegos,     Sancti Spritus,     Camaguey ve Montenar bölgeleri önemli yerleşim merkezleri.  Montemar bir büyük natürel kuş parkını içeriyor hemen yakında ünlü Playa Giron plajı var.  Ünlü diyorum,     çünkü özgürlük savaşı esnasında çok ismi geçen bir yer.  Ayrıca Cayo Largo adası büyük bir turizm merkezi,     uçakla 100$ a gidilebiliyor.  Küba’nın iki ucunda bulunan Palma Rubai ile Santiago de Küba’nın arası 1023 km,     aşağı yukarı bize adanın uzunluğunu gösteriyor.  Ayrıca Vinyales diye adlandırılan bölge,     tütün yetiştirilen ve puro sanayinin de bulunduğu olağanüstü doğal güzelliği bulunan,   Havana’dan da 44$ a günlük gezi yapılabilecek önemli bir yer.

 

 

VARADERO – 20 km kesintisiz plaj…….

 

        Havana’ya 200 km uzaklıkta,     Küba’nın en önemli şerhlerinden biri.  Sanırım daha önce kıyıya yakın bir ada imiş şimdi kara yolu ile ana karaya bağlanmış,     tamamen turistler için hazırlanmış,     yalnızca turizmde çalışan Kübalıların barındığı bir mükemmel şehir.  Ve burası kesinlikle Küba  değil,     tamamen farklı bir ülke; görüntüsüyle,     insanların refah seviyesi ile,     her şeyiyle….  Burada hava alanı da olduğundan direkt Varadero’ya gelen ve tatilini yapıp dönen insanların Küba’yı gördüm zannetmesi büyük bir yanılgı.

 

            Varadero adası ince uzun zarif,  nazenin bir geline benziyor.  Üç ana caddesi var,  birbirlerine 50 mt yakınlıkta paralel olarak bir uçtan diğerine uzanıyor.  Caddeler olağan üstü güzel,     geniş,     çift taraflı 300-500 yıllık ağaçlarla bezeli.  Binalar ya yeni ya da bakımlı,     şehir lokanta,     bar ve cafelerle dolu (tabii hep aynı 5 maddelik mönüler!).  İrili ufaklı belki 100 otel var bir çoğu denize sıfır,     olmayanları da 50 mt,     çünkü adanın genişliği 200-300 mt civarında.  Aslında bu şehirde Hostal olayı yasakmış, ancak biz bilmeden illegal olarak yine bir aile ile kaldık ve anladığım kadarıyla birçoğu da bu şekilde ev pansiyonculuğu yapıyor.  Eğer yakalanırlarsa cezası 2000$ mış.  Bu insanların böyle bir ceza ödeyebilmeleri asla mümkün olmadığına göre sanırım bir çeşit rüşvet alışkanlığı burada da var.

 

            Plaj sözle anlatılabilecek gibi değil, 20 km uzunluğunda beyaz kum ve turkuvaz, göz alabildiğine deniz. .  Okyanusta denize girmenin de enteresan bir duygusu var,     bir çeşit sonsuzluk,     hiçlik gibi,     korkuyla karışık bir saygı sanki… Her ulustan turiste rastlamak mümkün ama kimse yine de  İngilizce bilmiyor.

 

            Benim tavsiyem,   eğer kendi başınıza Küba’ya tatile gidiyorsanız,     tatilinizin son birkaç gününü Varadero’ya ayırıp,  dinlenmiş ve güneşlenmiş olarak ülkenize dönmeniz.  Ama kesinlikle ilk günlerini değil çünkü Varadero’dan sonra Küba’nın geri kalanı sizi yorabilir…

 

            Artık Kübalıların Varadero’ya taşınmaları devletçe yasaklanmış, bir anlamda Varadero’daki Kübalı sayısı dondurulmuş, tabii onlar da ne büyük bir şansları olduğunun bilincinde olduklarından bu şehirden ayrılmazlar. Her yerde dolar var,     insanları rahat ve tasasız.  Geceleri 11 den sonra her yerde eğlence başlıyor.  Ayrıca gündüzleri de yemek yediğiniz lokantalarda size amatör müzik gurupları iştirak ediyor, sanırım yalnızca bahşiş ile yaşıyorlar (siz de birkaç dolar vermeyi ihmal etmezsiniz umarım. ) Müzik tipik Latin ve biraz da Afrika ezgileri taşıyor.  Şu sıralar en popüler şarkıları;    Commandante Che Guevera,     güzel ve dokunaklı bir şarkı,     belki dünya listelerine de çıkar.

Che’den bahsetmişken,     onun resim ve heykelleri Fidel’inkinden daha çok.  Bir de Jose Marti var,     sanırım onlar için çok değerli bir yazar,     düşünür,     Küba’nın her yerinde heykelleri, caddeleri parkları,   sayamayacağımız kadar çok.  (Atatürk gibi)

 

            Her sokakta bir kreş var,     ayrıca yüzme havuzları,     çocuklar ve gençler için spor ve sosyal aktivite yerleri ile sıkça karşılaşılıyor.  Böyle ambargo fakiri bir ülkede insana yadırgatıcı geliyor… Aileler akşamları televizyon seyrediyorlar iki tane devlet kanalı var,     çocuklar ve gençlere yönelik programlar çoğunlukta.  Posta sisteminin pek güvenli olmadığını söylüyorlar.  DHL sistemi oraya da erişmiş.  İlk önceleri kitap okuyan Kübalı görmeyişime şaşırdım,     sonradan yeni kitap basılamayışını öğrenince de üzüldüm.

 

            Enteresan bulduğum bir diğer şey;    şehirlerin temizliği ve kokusuz olması,     bu kadar sıcak ve nemli memlekette hiçbir rahatsız edici koku yok; ne çöp ne lağım.  Hatta Trinidad’daki ev sahibimiz söylemişti; evin dışına yani sokağa sızan suyun cezası varmış.  Biz oradayken su motorunun arızası neticesinde dışarı biraz su akmıştı, hemen bir görevli gelip ceza yazdı. .  Aynı şekilde insanlar da hiç kokmuyor,     bunca sıcağa rağmen bir tane ter kokan kişiye rastlayamadım,  hepsi temiz,   bazen eski ama temiz giysiler içinde. .  Böyle sabun kıtlığı çekilen bir yerde bana ilginç geldi. .

 

            Ezcümle Fidel’den sonra ne olur? Diye bir başka 65000 pesoluk soru sorduk.  Mahcup bir gülümseme ile “kim bilir” dediler,     ama anladık ki bu ülke bir değişim sürecine adım atmış şimdiden (Bütün dünya bir yana akan nehirken aksine akmaya ne kadar devam edilebilir ki?).  Değişim kaçınılmaz ama bir kapitalizm özlemi de yok.  Belki demokrasi ile yönetilen iyi bir sosyal devlet,     kim bilir?

 

            Aman unutmadan şunu da söyleyeyim;    dönüşte cebinizdeki son dolarları da bitireyim demeyin.  Çünkü çıkışta kişi başı 20$ tax veriliyor,  ayak kaldırdı parası. .  (Bunu da kimse bize söylemedi)

 

            Küba gerçekten bir başka gezegen gibi zaman zaman; kaçınılmaz değişimden payını almadan önce görülmesi,  üstünde dikkatle düşünülmesi,   hassas terazilerle kıyaslanması gereken bir ülke … İyi ki bu macerayı yaşadık.

 

Sibel ATASOY     31. 03. 1999

Yine Sana

Yine sana sesleneceğim

Senin kim olduğunu hiç bilmeden

Senin kim olduğunu en çok bilerek

İsyankar zambakların çılgın nilüferlerin

Dört nala açan kiraz çiçeklerinin

Dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım

Sarı bir hüzün kızıl bir gurur

Ve siyah bir öfkeyle konuşacağım sana
………..

Sana oklardan değil yaydan bahsedeceğim

Gülün dikenlerinden değil

Gülleri ve dikenlerini doğurmaktan yorulmayan

Topraktan söz açacağım

Akan su gelmeyecek kelimelerime

Suyu şefkatle kucaklayan sessiz taşların canını yakan damlaları dinlendireceğim

…………
Yine sana sesleneceğim

Senin kim olduğunu hiç bilmeden

Bilmek istemeden

………

Alaattin’in sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi

Ve ne dilersem dilememi isteseydi

Hiçbir şeyi elde etmeyi dilemezdim

Bir şeyden vazgeçmeyi isterdim sadece

Hayatta bir şeyden vazgeçmek lutfedilseydi

Bedeli her şeyim olsa bile

Sana seslenmekten vazgeçmek isterdim

Garip değil mi sana seslenmekten vazgeçtiğimi

Bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belki de

Oysa sana seslenmek bütün hesaplarımı gördüğüm bu dünyadaki

Tek geride kalmış hesap benim için
Bu dünyadaki tek yük

Bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek

Kürek mahkumu için kürek neyse

Benim için de sana seslenmek o

Bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu

Öbür yandan bileklerimden sızan kanların

Gönlümü işgale yönlendiği bir rotanın can suyu

Oysa ben sana küreklerden değil gemiden bahsetmek isterdim

Atalarım bana kadınlara gökyüzünü

Gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler

Sen kürekleri yağlı urganları
Geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun

Sana ellerimle dokunarak gözlerimle okşayarak

Göstermek isterdim

Rüzgarla şişen beyaz yelkenleri

Ama senin vaktin yoktu

Ben bunu hiç anlayamadım

Kavmimin kadınları bana öğretmediler ki

Bazı kadınların beyaz güvercinlerden daha çok

Siyah apoletleri sevebileceğini

………….
Sana sesleniyorum

Ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarıma kadar

Toplanmış kan pıhtılarını seyrediyor

Kürekleri bırakamıyorum

Önce yücelttiğin sonra terkettiğin aşkın onuru için

Kalemi bir an elimden düşürmüyorum

Ankara Kalesi’nin önünde

Sana sesleniyorum

…………..Benden kaçıp cennete gitmek isteseydin

Seni cennetin kapısına kadar götürürdüm

Bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı

Cehennemle konuşurdum Seni ona anlatabilirdim

Oysa sen ne cenneti isteyecek kadar aşık oldun

Ne de cehennemi isteyecek kadar ayrılık

Seviyorum seni ama dedin

Hoşçakal diye ekledin

Şimdi gitmeye mecburum

Belki yine gelirim, umarım gelirim

Son sözün oldu

Cennet ve cehennemin dillerini

Savaş naralarını ve aşk şiirlerini
Gazelleri ve boleroları öğreten atalarım

Senin sözlerinin anlamını öğretmediler

Hiçbir şey söylemeden gittin

Ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim

Dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana

Ve kalemime ilk defa yavan gözlerle baktın

Yine yeniden sadece sana sesleneceğim

Müebbet bir aşk dışında

Bildiğim tüm duygularımı terkedeceğim
Sana sesleneceğim yine

Seni sadece kuru bir sevgiyle değil

Derin bir hüzünle binlerce yıllık bir gururla

Ve pervasız bir öfke ile sevdiğimi duyumsuyor musun

Mütevazi bir sevgiyle değil

Küstah bir aşkla sevdim seni

Ben Osmanlı gibi

Kollarımın yetişemediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken

Ölen köprülerin ülkesindeki Venedikteki son sancağı

Kışın üşümemek için şal yaptın kendine

Neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde
Zaman geçtikçe eksilir demiştim oysa

Atalarımın öğrettiklerine ters düşse de

Sana inanırım bilirsin

Zamanla unutursun demiştim

Niye daha derinleşiyor öyleyse

Derinleşiyor özlemin

Ve gönlümde bir iç savaşta dökülen kanları

Coşturuyor ayrılık sözlerin

Öfkelerimin kararlılığını

Aşka katık ederek konuşacağım

Bedenim bu dünyayı terkedene kadar
…………

Öyle sanıyorum ki

Hüzünle ve acıyla pek barışık olmadığın için

Benden uzun yaşayacaksın

Benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne

Onların benden geldiğini bir tek sen bileceksin

Küstah bir aşkla seveceğim seni

Ben savaş ve ölümle haşir neşir olan

Kelimeler dışındakileri unutmaya gayret edeceğim

Ömrün geri kalanında

Sana sesleneceğim yine

Ben seni beyrut gibi sevdim ama

Sana ne Mağribi ne de Manhatten’i anlatamadım

Bağdat ve Şam’ı işgale yeltenmişken

Venedik’ten gelen ihanet tarumar etti ordularımı

Sarı bir keder, kızıl bir kibir, siyah bir isyanla konuşacağım sana

Senin kim olduğunu hiç bilmeden

Ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım

Senin kim olduğunu en çok bilerek

Kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terkedeceğim

Müebbet bir aşk, Sarı bir hüzün

Kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım

Bu dünyayı terketme müjdesi gelene kadar

……….

Hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke

Hüznümün beni aşan taşkınlığını

Gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını

Öfkelerimin hiçbir zaman sona ermeyecek ve azalmayacak kararlılığını

Anlayabilseydin

Anlatabilirdim sana

Seninle yaşanan bir aşktan sonra

Ayrılığın ölüm bile olsa

Mavi bir ölüm olacağını
SUMEROLOG

SONSUZ’LUĞA NASIL ERİŞTİM?

07.01.2008 saat; 14,00 işyerinde sıkıntılı sıkıntılı canlı oyun satrançın ana formdaki yazılarına göz gezdirirken, site önerileri kısmında “narin’in” verdiği Sonsuz Us linkini tıklattım.
Aman allahım bu da ne!! Masmavi bir okyanus.. harika yazılar..iyi yüzücü olmama rağmen sonsuz’un deryasında kaybolmamak elde değil. Resmen büyülendim.. Sitenin acemisiyim ya, dolaş dolaş sonunda Karia’nın (evlilik) başlıklı yazısı daha da ilgimi çekti. Daldım içeri, konu aslında çok çekici, ama bana ters gelen çeşitlendirmeler var.
Bak hele şunlara ya..
Evliliği ne hale getirmeye çalışıyorlar! Hemen şunları yazdım;
“Helal olsun sizlere!..Sonunda evlilikle puzzle yi nasıl bağdaştırdınız? Severek evlenin saygıyı koruyun yeter bu kadar felsefi olmaya ne hacet?”

Yazılarımda çok samimiyim, ama bir sorun var.. misafirim ya.. seçecekler, beğenecekler, altına bakacaklar, üstüne bakacaklar, evirecekler, çevirecekler..
Kendi kendime yok oğlum dedim, bunlar bu yazını yayınlamaz. Başlıkta biraz fırça atar olmuş “Helal olsun sizlere!..”
insan ilk yazdığı yere böyle giriş yapar mı yahu? Acemilik işte..
Aynı gün, saat; 16,05 yazımı yayınlamışlar. Yani 2 saat sonra.. Vay be hemde aynen, hiç kırpılmamış!!
Tabiî ki yorumuma cevap veren arkadaşların yazıları hemen geliyorda benimki epey bir zaman alıyor. Vallahi bu cevaplara cevap yazmazsam çatlarım..

Üye olmazsam çok gecikiyor cevaplarım. Üye olmak için müraacat ettim fakat yinede bir aksilik var,aradan 2 gün geçti bir türlü olmuyor( meğer adresimi yanlış vermişim) tam artık ümidimi kesmiş kös kös otururken sonsuz’un mesajını aldım. “Hayırlı olsun” diye.

Ya işte böyle sevgili arkadaşlar, benim sonsuz’la gerçek öyküm bu.. eee ne olmuş yani, şimdi senin bu öykün bizleri ne kadar ilgilendiriyor, bize şimdi sen ne vermiş oldun? diyenleri duyar gibiyim;)) Ne verdiğimi bilmem ama, şunu biliyorum; iyiki narin’i dinlemişim..

denge, Agnia, karia, xenix, canu, lilith, Bilgisev, orcagada, oikos, hesna, nurcihan, apple, ruh zıttım nirvani, neo, zautt ve tabiki sevgili sonsuz; Hepinizi çok seviyorum ve paylaşacağım daha çok şey var sizlerle..(Tüm isimlerin önünde sevgili var, unuttum sanmayın..sadece üşendim;)

ha bu arada, “sevgili narin senide özledim nerelerdesin? Belki sevgili lilith gibi sende bir gün geri dönersin ha olmaz mı?

Bu gün öneri günüm değil ama, duygusal günüm herhalde;)) puanlarınızda umrumda değil;))

Bence herkesin bir öyküsü olmalı…ve bu öyküler paylaşılmalı,
içten, samimi ve doğal.

kalın sağlıcakla…

TSUNAMİDE ‘ALLAH’ YAZISI…

Sri Lanka’nın başkenti Kolombo’daki İslami Araştırmalar Merkezi yetkilisi Muhammed Faizeen tsunaminin ALLAH yazısı oluşturduğunu açıkladı. İşte uydudan görüntülenen ALLAH yazısı…

habervitrini

Bakın ben de neler düşündüm;

İlk olarak ” http://www.globalsecurity.org/eye/andaman-sri-lanka.htm ” bu adreste bahsedilen iddiayı bulabiliriz,

Ama bakalım benzerlik aradıktan sonra daha neler bulabiliyormuşuz değil mi?

Bu konuyla ilgili sri lanka’nın başkenti kolombo’daki islami araştırmalar merkezi yetkilisi Muhammed Faizeen’e göre bunun kanıtı, sri lanka’nın batısındaki kalutara kıyılarını yerle bir eden dev deniz dalgalarından hemen sonra çekilen uydu fotoğraflarında bulunuyor.

Şimdi böyle bakınca sanki “işte budur” dedirtiyor adama,ama bir de bu fotonun durgun haline bakalım;

Ve şimdi de benim yorumuma göz gezdirelim;

Horusa allah yazısından daha çok benzemiyor diyen göz doktoruna gitsin.Hatta arapça “allah” tan daha çok,çok daha çok benziyor.

Görüldüğü üzre biraz hayal gücü ile ottan yoktan istediğiniz elde edebilirsiniz,

Aslanlar gibi mısır tanrısı “Horus”un resmidir bu dalganın şekli,tabi yerseniz…

Horus resmen vesikalık asmış olaya,

Demek ki esas tanrı da “Horus” tur…:)

Digitalglobe quickbird uydusu tarafından 26 aralıkta yerel saatle 10.20’de çekilen fotoğrafta allah’ın ismiyle imza attığını söyleyen Faizeen, ”bu bir cezalandırma, çünkü emirlerine uyulmadı” demişti.

Bu vesileyle büyük bir “taş kalplilikle” merhumlara “hakettiler çünkü günahkarlardı” diyen Muhammed Faizeen denen rezile lanet ediyorum.

Saygılarımla…