Bilimin Kesinsizliği

Bilimin Kesinsizliği

 

Richard P Feynman

 

Yurttaş Bilim Adamının Düşünceleri

“Her şeyin Anlamı” kitabındaki “Bilimin Kesinsizliği” konferansından

 

 

 

Bilim adamları arasındaki ilişkiler başlangıçta, çoğu insanların arasında olduğu gibi ihtilaflıydı, örneğin, fiziğin erken günlerinde bu böyleydi. Fakat günümüz fizikçileri arasındaki ilişkiler son derece iyidir. Bir bilimsel argümanı tartışan taraflar arasında gülünecek birçok şey olabilir ve her iki tarafta henüz belirsizlikler bulunabilir. Taraflar yeni deneyler düşünebilir ve sonuç hakkında bahse tutuşma önerileri getirebilirler. Fizikte o kadar çok sayıda birikmiş gözlem vardır ki, daha önce yapılmış gözlemlerle uyum içinde ama daha Önce düşünülmüş tüm fikirlerden farklı olan yeni bir şey ortaya atmak neredeyse imkansız hale gelmiştir.

Bu nedenle eğer birinden veya bir yerden yeni bir şey işitirseniz onu hoş karşılarsınız ve diğer kişinin niçin böyle konuştuğu hakkında tartışmazsınız.

Birçok bilim dalı bu ölçüde gelişme göstermedi ve bu dallardaki durum fiziğin erken günlerindeki gibidir. Yani çok sayıda gözlem olmadığı için birçok tartışma yapılmaktadır. Bundan söz etmemin nedeni insan ilişkilerinin ilginç özelliğidir; eğer gerçeği belirlemenin bağımsız bir yolu bulunursa ihtilaflar sona erebilir

Çoğu insan, bilimde bir düşüncenin sahibinin arka planına ya da onun bu fikirleri açıklamasına yol açan güdülere ilgi gösterilmemesini şaşırtıcı bulmaktadır. Dinlersiniz, eğer denemeye değer bir şey, denenebilir bir şey gibi geliyorsa size, o farklı demektir. Ve eğer daha önce gözlenmiş bir şeyle açık olarak çelişmiyorsa, heyecan vericidir ve harcanan zahmetlere değer. Onun ne kadar süreyle bu konuyu incelediğinin ya da niçin sizin kendisini dinlemenizi istediğinin önemi yoktur. Bu anlamda fikrin geldiği yer de herhangi bir farklılık yaratmaz. Gerçek kaynak bilinmeden kalır; biz bunu, insan beyninin imajinasyonu, yaratıcı imajinasyon (muhayyile) olarak adlandırıyoruz. Bilinen, onun sadece bir tür enerji olduğudur.

İnsanların bilimde imajinasyon olduğuna inanmaması şaşırtıcıdır. Bilimdeki imajinasyon, sanattakinden farklı olan çok ilginç bir imajinasyon türüdür. İmajinasyon yapmaya çalışmadaki büyük zorluk şunlardan kaynaklanır; daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek. Bu, gerçekten zor bir şeydir.

Öte yandan, kontrol edilebilecek kuralların varlığı, bir tür mucizedir. Gravitasyonun ters kare yasası gibi bir kuralı bulmak mümkündür fakat mucize kabilinden bir şeydir. Bu tamamen anlaşılmaz bir şeydir, fakat size öngörüde bulunabilme olanağı sağlar. Bunun anlamı onun, henüz yapmadığınız bir deneyde neyin olmasını bekleyeceğinizi size söylüyor olmasıdır.

Ayrıca mutlak bir temel olarak, bilimin çeşitli kuralları karşılıklı olarak uyumlu olmalıdır. Gözlemler tamamen aynı gözlemler olduğu sürece, bir kuralı, bir öngörüyü, başka bir kuralın da başka bir öngörüyü vermesi mümkün değildir. Bu nedenle bilim, özel bir iş değildir, tamamen evrenseldir. Ben fizyolojideki atomlar hakkında konuştum; astronomi, elektrik ve dünyadaki atomlar hakkında konuştum. Bunlar evrenseldir; karşılıklı olarak uyumlu olmalıdırlar. Atomlardan oluşmayan yeni bir şeyle ortaya çıkamazsınız. İlginçtir ki, akıl, tahminleri kurallara sokar ve kurallar en azından fizikte azaltılmıştır. Kimyada ve elektrikteki kuralları tek bir kurala indirgemenin güzel bir örneğini vermiştim Doğayı betimleyen kurallar, matematiksel kurallar olarak görünmektedir.Bu özellik, gözlemin bir yargıç hüviyetinde olmasından kaynaklanmamaktadır. Ayrıca, matematiksel olmak, bilimin zorunlu bir karakteristiği de değildir. O sadece sizin en azından fizikte güçlü öngörüler yapmaya yarayan matematiksel yasaları ifade edebilmenize imkan verir. Tekrar konuya dönersek, doğa niçin matematikseldir? Bu, bir sırdır.

Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Eski yasalar yanlış olabilir. Bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Eğer dikkatli biçimde kontrol edilmişse, bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Niçin fizikçiler yasaları sürekli değiştiriyorlar. Yanıt öncelikle şudur ki, yasalar gözlemler değildir, îkincisi, deneyler her zaman doğru değildir. Yasalar tahmin edilmişlerdir, ekstrapole edilmişlerdir. Onlar sadece şimdiye kadar süzgeçten geçmiş olan iyi tahminlerdir. Ancak şimdiki süzgeçlerin delikleri, daha önce kullanılan süzgeçlerin deliklerinden daha küçüktür. Bu nedenle yasa şimdi süzgeçte kalarak yakalanabilir. Yasalar tahminlerdir ve bilinmeyene ekstrapole edilmişlerdir. Ne olacağını bilmiyorsanız, bir tahminde bulunursunuz.  

Örneğin bir şeyin hareketinin onun ağırlığını etkilemeyeceğine inanılıyordu – bu keşfedilmişti – .Eğer bir topacı döndürür ve tartarsanız ve sonra onu durdurduğunuzda tartarsanız, aynı ağırlıkta olduğunu görürsünüz. Bu bir gözlemin sonucudur. Fakat bir şeyi. ondalık basamakların çok küçük bölümlerinde, milyarda bir bölümlerinde tartamazsınız. Biz şimdi biliyoruz ki, dönmekte olan bir topaç, durmakta olan bir topaçtan milyarlardan küçük birkaç bölüm kadar daha ağır gelmektedir. Eğer topaç, saniyede 186.000 mile yakın bir hızda döndürülebilirse, ancak o zaman topacın ağırlığındaki artış fark edilebilir duruma gelebilecektir, ilk deneylerde topaç saniyede 186.000 milden aşağıdaki hızlarda çevrilmişti. O durumda dönen topacın  kütlesiyle dönmeyen topacın ki tam olarak aynı görünüyordu. |Ve birisi, kütlenin asla değişmeyeceği tahmininde bulunmuştu.

 

Ne kadar aptalca! Oysa o sadece tahmini olarak ileri sürülmüş bir yasaydı, bir ekstrapolasyondu. O kimse niçin böyle bilimsel olmayan bir şey yapmıştı? Gerçekte burada bilimsel olmayan bir şey yoktu. Sadece olgu kesin değildi. Tersine, tahminde bulunmamak bilimsel olmayan bir tutum sayılacaktı, tahminde bulunmak zorunluydu. Çünkü ekstrapolasyon gerçekten bir değere sahip olan tek şeydir. Daha önce denemediğiniz ve hakkında bilgi sahibi olmaya değer bir durumda neler olacağına ilişkin düşüncelerinizin tek ilkesi ekstrapolasyondur. Dün neler olduğuna dair bana söyleyebileceğiniz şeylerin bilgi olarak gerçek bir değeri yoktur. Bilgi, eğer bir şey yapacaksanız, yarın neler olacağını söylemek için gereklidir.  Gerekli de değil fakat eğlenceli. Bunun için sadece boynunuzu dışarıya uzatmaya istekli olmanız gerekecektir.

 Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez. Topaç örneğindeki adam, sadece yasayı şu şekilde ifade etmesi gerektiğini unutmuştu; “Bir cismin kütlesi, cismin hızı çok yüksek düzeylere çıkmadıkça fazla değişmez.”

 

 Oyunun esası, bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Buradaki spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun  olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Çünkü o sadece kesin olmayan bir şeydi ve kesinsiz olmanın zararı yoktur. Bir konuda  hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir.

Gerçek şu ki, bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağım bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız.

Öte yandan dönmekte olan bir topacın kütlesi üzerindeki bu etki çok küçüktür ve bu nedenle de “Oh, bu etki herhangi bir farklılık yaratmıyor” diyebilirsiniz. Fakat doğru olan ya da en azından ardışık süzgeçlerden geçmeyi sürdüren ve çok daha fazla gözlemle geçerliliğini devam ettiren bir yasa formüle etmek, büyük bir zekayı, imajinasyonu ve felsefemizin, uzay ve zaman anlayışımızın eksiksiz bir şekilde yenileşmesini gerektirir. Ben rölativite teorisine atıfta bulunacağım. Rölativite teorisi, ortaya çıkan zayıf etkilerin, daima çok devrimci düşünce modifikasyonları gerektirdiğini göstermiştir.

Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum, inanıyorum ki, daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihninizi önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.

Bir bilimci size problemin cevabını bilmediğini söylediğinde, o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezişi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olduğunda ve size “onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir, işte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayırım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Bilimin gelişme hızı, yaptığınız gözlemlerin çokluğu değildir. Çok daha önemlisi, test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır.

Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık, eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık, yeni fıkirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bu gün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pak fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunların hiç biri mutlak olarak kesin değildir Bilimciler buna alışıktır. biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerim bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir Şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz?

Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben İnanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkan verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkarlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefesinin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum.

 

Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum.

 

 

                                                                                        ***

 

 

Richard P. Feynman Kimdir?

 

1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör R Feynman sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneği ile tanınır.

 Sibel Atasoy

Ortaköy -2002

İnsan İradesinin Özgürlüğü (1)

Varlıklar (insan da dahil) erk’i ile orantılı olarak, iradelerini kullanmakta tamamen özgürdür. Bu özgürlük hem mümkündür, hem de onların gelişmişlik derecelerine göre bir hak’tır. Bir varlık neyi düşünebilirse / düşleyebilirse, daha doğrusu neyi isteme gücünü gösterebilirse, iradesini o yolda kullanma özgürlüğüne sahiptir. Evrensel Yönetici Mekanizma Kanunları, bunu evrimin bir yolu olarak, tüm varlıklarda daima ileriye doğru yürütmeyi amaçlamaktadır. Burda, Evrensel Yönetici Mekanizma Kanunları bizim Tabiat Kanunuları dediklerimizi de kapsayan tüm evren ve boyutlarının bir kaos yerine bir düzen içinde olmasını sağlıyan kanunlar olarak anlamalıyız. Bu kanunlar hiçbir nedenle veya güçle değiştirilemiyeceği gibi hiç bir kişiye farklı şekilde uygulanmaz. Birbiriyle çelişen bazı kanunlar olduğunu varsaymak, bilgisizlik ve yeterli evrim seviyesine ulaşamadığımızın bir nedenidir. Büyücü (b), bu Evrenesel Yönetici Mekanizma Kanunlarını sıradan insandan daha yüksek bir seviyede bulunduğundan çok daha kapsamlı olarak kullanabilmektedir veya tersten gidersek Evrensel Yönetici Mekanizma Kanunlarını daha iyi kullanabilen kişilere büyücü denir.

Ancak, bir şeyi istemekle, iradeyi o yolda kullanmak arasında fark ile bir şeyi istemenin zannedildiği gibi kolay ve her zaman mümkün olmadığını don Juan’ın (a) öğretisinden de gayet açık olarak biliyoruz. Herkes bir anda pek çok şey istediğini zannedebilir ama istemenin gerçek anlamını bilen büyücü bu insanların isteyebilme erkinden çok uzak olduğunu bilir / görür. İsteme ediminin temelini “inanmak” oluşturur ki bu da irade ve düşünce / düşleyebilme ile ilintilidir. İnsanın ruhunda doğan istekten yönünü alan irade tam bir özgürlüğe sahiptir, bu iradeyi herhangi bir engelin durdurması halinde bu olayın kökeninin dış nedenlerde değil, insanın kendi iç şartlarında aramak gerekir.

İrade özgürlüğünü, evrimin ilerleme yolu olarak yorumladığımızda, iradesini kendi kullanmayan bir varlık ve / veya iradesini bir başkasına bırakmış biri, ilerlemiyor yalnızca arkadan itiliyor demektir ki evrimleşmek için itilmek değil yürümek, dolayesi ile bir gayret sarfetmek, emek vermek gerekmektedir. Ancak bir çaba sarfetmek sonucunda bir kazanç olarak evrimleşme yaşanır. Eğer evrim itilerek olsaydı yerdeki bir taş da evrimleşirdi ve bu durumda insanın bir taş’tan veya bir ot’tan farkı olmazdı. Bir varlığın kendi iradesini kullanmak yerine, bir şekilde daha kolay olduğunu düşündüğü, bir başka iradeye teslim olması veya tesiri altına girmesi mükelleşmenin değil ancak ilkelleşmenin nedeni olabilir. Satranç tahtasındaki taşlar gibi bir sonuca ulaşmak için itileni bir “varlık” olarak tanımlamak bile gereksizdir.

Var oluş evrime doğru bir hız alıştır. Hen an, bir öncekine kıyasla gelişmenin bir adımıdır / adımı olmalıdır. İnsanın evrimleşmek için Evrensel Yönetici Mekanizma Kanunlarına uyma zorunluluğu ve özgürce iradelerini kullanma zorunluluğu aynı hedefe ulaşmanın iki farklı yönden görünüşüdür. Bir hedefe ulaşmanın birçok farklı yolu bulunduğundan, ki bazısı daha kısa veya daha zor olabilir, bunlardan birini veya birkaçını seçmek, özgür irademizi kullanmamız ile ilgilidir.

Özgür irade, Kader oyununda varlıkların kısmetlerini seçme yeteneğidir. Eğer Kader oyununun, değiştirilemeyen, kesin ve tek bir yolu olsaydı, varlıkların herhangi bir sorumluluğunun olması söz konusu dahi olmazdı. Sonu belli olan bir oyun, evrenlerde değil ancak tiyatro sahnelerinde oynanabilir. Kaderi bir istikamet, kısmetleri ise buraya ulaşan yollar olarak tanımlıyabiliriz, bu durumda evrimleşmek kader, evrimleşmeye gider yolların ise kısmetlerdir. Varlıklar önlerindeki kısmetleri kendi özgür iradeleri ile seçer, tabi ki bazısı en kısa olan yolu, bazısı ise uzun veya zor olanı seçer. Bu seçim varlığın erk’i ile doğrudan ilintilidir, kısa gözüken bir yol çıkmaz olabilir ve varlık burdan geri dönüp başka bir yol seçmek zorunda kalabilir.

Çok güçlü bir rakibe, mesala Kasparov’a karşı satranç oynayan acemi hatta iyi oyuncunun berabere kalmak ihtimali dahi nerdeyse imkansızdır. Bu durumu Kader olarak tanımlayan bir varlık, aslında kazanmak için yeterli erk’inin olmadığını, dolayesi ile bilgi eksikliğinden kaynaklandığını, erk’in bilgi ile eşdeğer olduğununu ve elde etmek için gayret sarfetmek ve emek vermek gerektiğini düşünememektedir. İşin kolay tarafı, kayıplar için Kader’e sığınıp emek harcamamak ve sorumluluk almamaktır.

(a)Don Juan Matus, Yaqui kızılderlisi, Meksikada yaşamış, antropolog Carlos Castaneda’nın doktora tezi olarak yazılmış ve 12 kitap halinde dünyaya tanıtılmış bir şaman.
(b)Şaman, görüçü, savaşçı, avcı, vs gibi kelimelerle de ifade edilen kişi. Ben aslında şaman’ı tercih ederim.

Metafizik Yenir mi?

Xasiork – Ölümsüz Öykü Kulübü” röportaj…
Metafizik yenir mi?
“weblebi.com Temmuz/2003”

Oylum Gölbaşı
[email protected]

Felsefe öcü müdür? Metafizik yenir mi? Mistisizm ne işe yarar? Fiziğin felsefelisi mi makbuldür yoksa felsefesizi mi? Bilim ve metafizik çelişir mi yoksa kardeş kardeş geçinebilir mi?

Tüm bu kavramlar hayatınızın ne kadar içinde ya da değil bilinmez. Belki siz de tüm bunları ‘mantık ve bilim dışı’ bulup burun kıvıranlardansınız. Belki de merak edip araştıranlardan. Belki de hiç ilginiz olmadı hayatınız boyunca. Cevabınız ne olursa olsun Sibel Atasoy’un romanlarına kayıtsız kalamayacağınız kesin. Çünkü yoğun bir görsellikle kaleme alınmış Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı romanlarının usta işi, heyecan dolu hikayelerinin içinde yepyeni fikirler ve sağlam bir hayat felsefesi bulacaksınız.


Metafizik, mistisizm edebiyatınıza nasıl girdi?
Aslında yeni bir yazar olduğum için bu olaya metafizik, mistisizm hayatıma nasıl girdi diye bakmak lazım. Hayatıma 15 sene önce girdi. Her zaman çok okuyan ve çok da düşünen bir insandım. Yanlış anlaşılmasın, düşünmenin çok matah bir şey olduğunu söylemiyorum. Fakat elimden başka türlüsü gelmiyor. Çok düşünürdüm, araştırırdım, felsefeye de ilgim vardı. Küçüklükten beri de kendimi hep biraz tuhaf bulurdum. Genelde günlük yaşamımı sürdürürken insanlardan o tuhaflık duygusunu gizlemeye çalışırdım. Yaklaşık 15 sene önce seçtiğim, aldığım yüzlerce kitaptan bir tanesi beni çok etkiledi. Metafizik değildi aslında o kitap. Fakat benim düşüncelerime çok yakın, benim gibi tuhaf olan üstelik bu tuhaflığını yazmaktan da çekinmeyen bir insan olduğunu görmek beni çok rahatlattı. Yani o yalnızlık duygusundan bir an için ayağımı yere daha sağlam basar gibi oldum. Ve üstelik bu yazar dünyada milyon adet satmış bir yazardı. Böyle bir insan, böyle tuhaf bir insan dahi böyle olabiliyorsa demek ki böyle insanların sayısı benim sandığım kadar az değil, bu konulara ilgisi olan insanlar da olabilir diye bir fikir uyandı bende. Ondan sonra da hızla bu konuda tüketmeye başladım. Aşağı yukarı Türkiye’de yayınlanmış metafizik, mistik anlamdaki tüm kitapları istisnasız olarak okudum. Düşündüm, kendi kendime uygulamalar yaptım… Böylece kendi içimde bir olgunluğa doğru ilerliyordu o. Son üç senedir fiziğe ilgi duymaya başladım. Nedense okullarda hiç dikkatimi çekmeyen bir felsefi boyutu olduğunu fark ettim. Bu sefer de fizik okumaya başladım. Tabii ki özellikle fiziğin felsefe kısmını. Çünkü matematiksel kısmını alt bir eğitim almadan anlamak mümkün değil.
Hayatınızı değiştiren kitabın adı Sırıtkan Kırmızı Ay’da geçiyordu sanırım…
Evet vardı. Richard Bach’ın Sonsuza Uzanan Köprü kitabı.
Sırıtkan Kırmızı Ay’daki Sezen karakteri o kitabı arkadaşlarına verdiğini ve kendisinde yarattığı etkiyi hiçbirinde yaratmadığını söylüyordu. Bu sizin de başınıza geldi mi?
Tabii, o benim anımdır zaten. Aldım, hediye ettim kaç kişiye. Ama onlarda bendeki gibi bir etki yaratmadı. O zaman anladım ki bizim hayatımızın kitabı, filmi ya da sözü dediğimiz şeyler başkalarına da aynı anda etkili olacak diye bir şey yok. Herkesin kendine özel gelişim yolu var. O kendine özel gelişim yolunda her anlarında kendi titreşimine uygun bir şeyle karşılaşacaktır ve onu o etkileyecektir. Bu çok da güzel bir şey aslında. Bunu sonuçta anladım ama o günkü gençlik heyecanıyla bunu bilmiyordum.
Türkiye’de metafizik, mistisizm, parapsikoloji gibi konularla ilgili öykü ve romanlara sıklıkla rastlamıyoruz. Bu konuda duayenimiz yok. Bu, tamamen yabancı kaynaklardan beslenen bir edebiyat dalı Türkiye’de.
Aslında şöyle bir şey var, metafizik, mistik anlamdaki edebiyatın dünyada bile fazla örneği yok. Yani roman olarak örneği yok. Ama deneme, bilgi aktarımı, öğreti şeklinde anlatan kitaplar var. Bu, yurtdışında bile az kullanılan bir yöntem. Aslında daha fazla örneği olmasını çok isterdim. Onun için yazıyorum zaten.
Okur anlamında bu tür kitapların neredeyse fanatikleri var ama yazar sayısı çok az. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bunun bir rast gelme olayı var. Yazarlık tabii ki belli bir kabiliyet gerektiriyor. Gerçi bu çok yazarak da elde edilen bir şey ama… Ayrıca bu çok zahmetli bir iş, karşılığında çok fazla bir şey almadığınız bir iş. Mesela bir kere yazarak para kazanamıyorsunuz. Burada büyük bir eleme oluyor. Yani insanlar hayatını kazanmak için başka bir iş yapmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla yazar olmak bana göre fedakarane bir şey. Ama diğer taraftan da yazarların birçoğuna bakarsanız görüyorsunuz ki bunu artık ellerinden başka bir şey gelmediği için yapıyorlar. Çünkü kendilerini ifade etmek istiyor, bunu sözle değil de yazarak daha iyi başardıklarını düşünüyorlar veya bundan keyif alıyor. Zaten yazar bu anlamda birçok insandan ayrılmış oluyor. Bir de bu yazarların hepsinin metafizik, mistik, felsefi öğelere ilgisi olup olmaması da önemli. Çoğu yazarın ilgisi olmadığı için bu öğeler yazarlıkla bir araya gelmiyor tabii ki. Bu konulara ilgisi olanların da yazmakla ilgisi yok. Yani tüm bu özellikler çok az kişide bir arada bulunabilir diye düşünüyorum. Tabii bir de şu var; yazarlar her zaman hem okuyucular hem eleştirmenler tarafından beğenilmek hem de tarih boyunca kalıcı olmak için biraz edebi bir şey yazma kaygısı içindedirler. Böyle olunca, saygı görmeyeceğini düşündükleri bir şeyi de kitaplarının içine fazlaca almaya cesaret etmezler. Bu zor bir şeydir. Benim hayatlarını okuduğum kadarıyla birçok bilimadamı (bunların içinde yoğunluklu olarak matematikçiler, fizikçiler, biyologlar var) kendi hayatları, kendi düşünce sistemleri içinde mistisizmi, doğu felsefesini araştırmışlardır, bilgileri vardır. Ama bunu kendi bilimsel açıklamalarında asla dile getirmezler. Çünkü bunun hafifseneceğini ve alay edileceğini bilirler. Bunun korkusuyla davranırlar. Bu durumun da yazarların bu konuya el atmamasıyla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Türk toplumu batıla, hurafeye inanmaya meyilli bir toplumdur. Eski mahallelerin hepsinde bir yatır, bu yatırların hepsinin de efsaneleri vardır. Ama toplumumuzda mistisizm, metafizik düşünce çok yerleşmedi. Sizce bunun nedeni nedir?
Bu, kritik bir cevabı gerektiren bir soru oldu. Çünkü bizde bunun çok rahat konuşulamamasının nedeni, İslam’da, Hıristiyanlık’taki gibi bir reform gerçekleştirilememesine çok bağlı. Yani ya bilim ya da işte mistisizm, metafizik gibi iki ‘ya’ arasında kalıyorsunuz. Halbuki Batı’da artık böyle bir şey yok. Yani onlar, o devrim daha önceden gerçekleştirilip bitirilmiş olduğu için artık pek çok şeyi, ki bunlar dinsel öğe dahi olsa ya da çok çok eskiden, hatta putperestlik zamanından bu yana gelmiş de olsa, bütün o öğeleri kullanabiliyorlar. Çünkü artık şöyle düşünüyor Batılı, ‘Ben meraklıyım, niye bu dünyada yaşadığımı merak ediyorum.’ diyor. Zaten Batı’da bilim de bunu araştırıyor, din de bunu araştırıyor, metafizik de bunu araştırıyor… Batılı bunların hepsini birer yol olarak görüyor. Katılmadığı yollar olabilir ama asla onları küçümsemez. Doğu felsefesinde de yolların çok çeşitli olduğu kabul edilir. Henüz Türkiye çok arada ve zihinlerde bu devrimi yapmadığı için, siz biraz metafizik bir kavramdan bahsettiğinizde mesela ‘Bir insanın aurası diye bir şey varmış, bu neymiş?’ falan dediğinizde hemen size deniyor ki, ‘Böyle safsata şeyler olmaz, bilim dışı şeyler bunlar!’ Yani duymak istemiyor, reddediyor ve sizi karalıyor. Dolayısıyla da bu konular çok fazla kişi tarafından açıkça dile getirilemiyor. Fakat ben çok yüksek oranda okunduğundan şöyle eminim; bundan 15 sene önce bu yolculuğa başladığımda, kitapçılarda gidip ‘Felsefe, metafizik, mistik konularla ilgili kitap arıyorum.’ dediğimde adam ‘Haa..’ falan derdi, merdivenlerin üzerine tırmanır, ta en üstlerde köşelerden ya da yerlerde sürünerek en diplerde bir yerden iki tane kitap bulurdu. Sonra bundan 4-5 sene kadar önce birden bire bu kitaplar kitapçılarda göz hizasındaki (ki bu çok önemli bir gösterge, göz hizası çok kıymetli bir yer, prime time gibi bir şey yani) raflara yerleşti ve başka bir sürü seçenek vardı. Eskiden bunu sadece Ruh ve Madde Yayınları yayınlamaya cesaret ederdi. Sonra Akaşa cesaret etti ve çok uzun süre sadece bu ikisi vardı. Şimdi ise birçok yayınevi bunları yayınlamaya cesaret ediyor. Çünkü okuru var. Bunun engellenemez bir trend olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bunu bir inanç sistemi gibi görmek de hata. Yani birden bire inanç sisteminizi ya da başka bir şeyinizi değiştirmiyorsunuz. Bu, farklı kanalı dinlemek gibi bir şey. Sadece tek bir kanalı dinlemenin bana göre bir esprisi yok. Ama tabii ki bunu tercih edenlere de saygım var.
İki kitabınızda da seçimlerin hayatımızdaki yeri üzerinde duruyorsunuz. Sizce ‘seçmek’ diye bir şey mümkün mü hayatta?
Seçimlerin insanın biraz elinde biraz da dışında olduğuna inanıyorum. Bu, ‘İnsanoğlu yüzde yüz özgür müdür?’ sorusuyla bağıntılı bir soru. Eğer bir seçim şansı varsa, insanlar seçim yapmak için özgürdür. Ben bu durumda buna ne evet ne de hayır diyemiyorum. Ya da hem evet hem de hayır diyorum. Yani bu anlamda cevap verebiliyorum. Neden? Çünkü seçim şansım var ama bu sınırsız değil. Neden? Çünkü benim doğum yerim, şartlarım, aldığım genler, aile çevrem, eğitimim, başımdan geçen olayların bende yarattığı değişimler, oluşumlar… Bütün bunlar çevremde beni sonsuzluktan ayıran bir dış çember oluşturuyor zaten. Bu çemberin dışı benim hiç ilgi alanıma girmiyor, hiç karşılaşmıyoruz onunla. Her kişinin kendi dış çember alanı var. Dolayısıyla da bunun dışında kalanlar seçim alanında değil. Seçim şansımız var evet ama sınırsız değil.

İki kitabınızdaki ortak bir diğer konu da tesadüfler. Siz tesadüflerin nedensiz olmadığına inanıyorsunuz sanırım.
Evet iki kitapta da tesadüfleri inceliyorum. Bunun üzerine çok düşündüm. Özellikle Batı’daki bireyselleşme, bilimin teknolojiyi bize sunması, pek çok konularda ilerlemiş gibi görünmesi, sanki insan her şeye hakimmiş gibi bir kanı oluşturdu. Sistemin sizden beklediği şeyleri yaptıysanız çağdaş bir kişi, bir birey oldunuz demektir ve eğer birey olduysanız her şeyi yapmakta özgürsünüz. Hayatınızdaki her şey sizin kontrolünüzde oluyor onlara göre. Ama ben bakıyorum hiç böyle olmuyor. Yani hayatta sınırsız sayıda karar alırız. Ama hani bir de sizin yolunuzu çok ciddi bir şekilde değiştiren kararlar aldığınız olur ve bunlar hayatınızda üç tanedir, beş tanedir. Ve bu kararların hiçbiri sizin gerçek kontrolünüzle alınmış değildir. Bunların hepsine tesadüf dediğimiz bir şey neden olmuştur. O zaman biz bunu nasıl görmezden geliriz? Hem her şey kontrolümüzde diyoruz hem de hayatımızın en önemli şeyleri tesadüfler tarafından oluşturuluyor. O zaman diyorum, her şey bizim kontrolümüzde değil. En azından bilinçli zihnimizin kontrolünde değil. Bilinçli olmadığımız bir sahanın etkisinde olabilir. İşte ben de tesadüflerin tesadüfen oluşmadığını iddia ederken, tesadüflerin bizim bilincinde olmadığımız bir saha tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum.
Kitaplarınızda sıkça bir inanç sorununuz olduğundan söz ediyorsunuz…
Herhangi bir şeye inanmama gibi bir sorunum var gerçekten. Aslında öğretilerde bir şeylere inanamamak, hala arayışını sürdürmek, birçok şeyi duymayı gerektirir. Bir şeye inançla sarılmadığınız için rahatlıkla ve peşin hüküm koymadan birçok şeyi dinleyebilirsiniz, duyabilirsiniz, bir araya getirirsiniz. Daha ziyade sol beyni çalışanlarda bu böyle. Daha bilimsel ve Batılı bir tarz bu. Özenilecek bir tarz belki. Maalesef ben de biraz öyleyim. Fakat aslında bunu değil de bir yolu tercih etmek isterdim. Çünkü bireysel olarak büyümenin belki de diğer ismiyle tekamül etmenin yolu aslında bir şeylere inanabilmekten de geçiyor. Diyeceksiniz ki tamamen inançsız mısınız? Mesela şu anda burada ‘Bundan kesin eminim artık’ dediğim şeyler var. Belki yarın bunlardan emin olmayacağım. Ama şu anda nadir de olsa emin olduğum şeyler var. Bu da bu kadar inançsızlık içinde birazcık rahatlatıyor beni.
Eklemek istedikleriniz…
Her iki kitapta da aslında yapmak istediğim bir şey var ve bu çok iyi anlaşıldı. Bu kadar iyi anlaşılacağını tahmin etmemiştim. Çok dikkatli okurlar var demek ki. Bir okuyucunun merakını tatmin edecek tempolu, sarsıcı bir öykü ama bu öykünün altında da belki herkesi yormayacak biçimde yerleştirilmiş, bununla ilgisi olmayan insanları yormamak için çok daha inceltilmiş bir hayat felsefesi sunuluyor. Ve felsefeden, metafizikten, fizikten birçok alıntılarla sunuluyor bu. Bu iç içe geçişleri kendi içimde çok sorguluyorum. Bu sorgulamalarım kitaba yansıyor zaten. Mesela birinci kitap Sırıtkan Kırmızı Ay’da “Gerçekliğin mükemmel doğası bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.” diye bir söz vardı. Bu Paul Davies’in beni çok etkileyen bir sözüydü. Bunun üzerine çok düşündüm ve hala da düşünüyorum. Aslında her iki kitap da aşağı yukarı bu cümleden yola çıktı.

Ankara Cinayeti

Ankara Cinayeti -İhsan Tombuş -Bilgi Yayımevi

Ekim 2003 ilk basım

 

Arka kapakta da belirtildiği gibi gerçek bir olaydan yola çıkan kitap, genel olarak belge niteliği taşıyor. Konunun hassasiyeti dikkate alındığında, yazarın kendi yorumlarını dile getirmekten özenle kaçınması aslında oldukça anlaşılabilir.

 

Olay kısaca şöyle; 16 Ekim 1945 tarihinde Dr Neşet bey muayenehanesinde görünüşte hastası olan bir genç tarafından yedi kurşunla vurulup öldürülür. Sıradan bir cinayet davasından farklı olan bir çok detay ve şüphe olması, kitabı ilginç ve okunabilir kılmaktadır.

 

Şaşırtıcı olan detaylar ve çözümsüz kalan hususlar:

 

  1. Olayı gerçekte işlemediği sonunda açığa çıkan Reşit Mercan, cinayeti kendisinin işlediğini ileri sürer ve ertesi günü teslim olur. İlk mahkemenin ilerleyen safhalarında ise fikir değiştirir ve masum olduğunu iddia eder. Bu cinayeti arkadaşı Haşmete minnet borcu olduğu için ve onun ısrarı ile üstlendiğini, gerçek katilin kim olduğunu ve cinayet sebebinin ne olduğunu bilmediğini bütün celseler boyunca ısrarla ileri sürer.
  2. Bu dava Ankara ve Bolu’da üç yıla yakın sürmüş; üç defa Yargıtay Birinci Ceza Dairesinde, iki defa da Yargıtay Ceza Dairesi genel kurulunda karara bağlanmıştır. Mahkemeler süresince üç ayrı karar verilmiştir.
  3. Sonunda cinayeti işlediğine karar kılınan Haşmet Orbay, zamanın genel kurmay Başkanının oğlu, Reşit ve kitabın yazarı İhsan Tombuş’un Robert Kolejden samimi sınıf arkadaşıdır.
  4. Cinayet sebebi dava sonucunda da anlaşılamamıştır. Bu iki şekilde yorumlanabilir; Birincisi sebebi anlaşılamayan bir cinayeti taammüden sınıflamasına sokmak mümkün olmadığından idam kararı çıkması, ihtimal dışı bırakılmıştır. İkincisi, işin içinde asla ortaya çıkmaması gereken uluslararası bir suç söz konusudur.
  5. Ankara Savcısı Kemal Bora, daha sonra mahkemelerde de sabit olduğu üzere, olayı kapatmaya çalışmak, görgü tanıklarını ikna ve tehdit etmek, bazı kanıtları yok etmek anlamında sebebi tam anlaşılmayan bir suç işlemektedir. Kemal Bora cinayete hep düzmece bir sebep bulmaya çalışmıştır, bu üç anlama gelebilir; birincisi sebebi zaten bilmektedir ancak açıklamak tehlikelidir. İkincisi, sebebi o da bilmez ancak gerçek sebebi aramaması için yüksek bir makamdan kesin talimat almıştır. Üçüncüsü, kendisi de sebebin bir parçası yani suç ortağı olma olasılığıdır.
  6. Reşit’in yirmi yıla mahkum edildiği ilk mahkeme kararının Yargıtayca bozulmasında, cesaret ve çaba gösteren Başsavcı Fahrettin Karaoğlan’ın olayın hemen ertesinde anlaşılamayan bir biçimde ölmesi, olayın en şaibeli kısımlarından biridir. Bu konu kitapta fazlaca yer almamakla birlikte en can alıcı malzeme de burada olabilir.
  7. Bolu’da sürdürülen üçüncü dava esnasında, Reşitle içeriği anlaşılamayan, gizli bir görüşme yapmış olan Ankara’nın 18 yıllık ünlü Valisi Nevzat Tandoğan bu konuda tanıklık için çağırılır ve mahkemece dinlenir. Aynı gün Nevzat Tandoğan evinde kendi yatak odasında intihar eder! Ölümü şüphelidir, katledildiğini söyleyenler de olmuştur.
  8. Olayın neredeyse beş tane görgü tanığı olmasına karşın, bu kişiler ilk mahkemede hiç dinlenilmez, sonrakinde tutarsız ve yalan söyledikleri alenen açık olduğu halde üzerlerine gidilmez, ancak üçüncü mahkemede (Kazım Orbay genelkurmay Başkanlığından ayrıldıktan sonra) görgü tanıkları dinlenir. Katil’i yüz yüze gören ve konuşan kişiler; Faiz Yörükoğlu, Sultan, Celadet Conk, izzet ve İzzetin karısı.
  9. Söz konusu görgü tanıklarına rağmen o muayenehaneye hiç gelmemiş olan Reşit’in ilk davada katil olarak hükmedilip yirmi sene cezaya çarptırılmış olması, tarihimizin en tuhaf  adaleti sayılmıştır.
  10. Haşmet ile Doktor arasında gizli ve önemli bir ilişki olmayabilir. Doktorun olay öncesinde Amerika’ya gitme hazırlığı ve bir şeylerden korktuğunu zannettirecek izlenimler, zannedildiği gibi direkt olarak Haşmet’e yönelik olmayabilir. Aslında Haşmet’in kendisi bir maşa olabilir! Çünkü Haşmet önemli bir kişinin neredeyse dokunulmaz olan oğludur ve kendini bir şekilde ispat etme yaşında ve konumundadır.
  11. Böylece gerçek suçlu, resmi makamlarca korunması gereken Haşmet’in arkasında güvenle saklanır. Konu sırf Haşmet yüzünden deşilememiş olabilir ki bu da gerçek suçlunun dahiyane planına işaret eder.
  12. Olayın geçtiği ve davanın sürdüğü yıllar itibariyle Türkiye’nin şartları son derece hassastır; tek partili rejimden çok partiye geçiş sancıları tam da o zamana denk gelmiş, gerek halk gerekse basın tarafından olağanüstü ilgi çekmiştir.
  13. Sonuçta 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Haşmet, genel af uyarınca 4,5 yılda serbest kalmış ve ilginç hayatına kaldığı yerden devam etmiştir.

 

Kitap konusu olay Film yapılacaksa bazı konularda önemli kararlar almak gerekebilir;

 

  1. Amerika’da örnekleri sıkça görülen bir mahkeme filmi çekilebilir; ancak bunun sakıncaları bizdeki sistemin biraz yetersiz olması ve 31 celse boyunca neredeyse çocukça diye nitelendirilebilecek bir “havanda su dövme” durumu olduğundan, seyirci için çok ilginç olmayabilir.
  2. Cinayet sebebi hala bilinmemektedir eğer film de bu minval üzerine gidecekse yine sıkıcı olma olasılığı ile karşı karşıya kalınır. Oysa akla gelen bazı çözümler değişik taraflar gözünden iddia olarak ortaya atılır ise konu izleyici açısından tatminkar olur.
  3. Gerçek isimlere ve yerlere dayandırılacak bir filmde gerek resmi makamlar gerekse ilgili üçüncü kişiler nezdinde itirazlara ve davalara hazır olmak gerek.
  4. İyi düşünülüp senaryolaştırılır ise çok güzel bir film olur. Hatta bu konuda bir çığır bile açabilir. Her halükarda titiz bir çalışma gerektirdiği açık. Ünlü “Olağan Şüpheliler” filmini andırır biçimde düzenlenebilen bir sunum çok ilgi çekebilir.
  5. Filmin kimin gözünden seyirciye aktarılacağı da çok önemli; Belki bir gazetecinin detayları gizli tutulmuş arşivinden aktarılıyormuş gibi yapmak bazı konularda ifade kolaylığı sağlayabilir.

 

 

Sibel Atasoy

22.03.04

Unanimizm

 

UNANİMİZM

 

 

Unanimizm, yirminci yüzyılın başlarında yeni bir çeşit toplumculuk olarak doğdu.  O sıralarda bazı gençlerin bir araya gelerek bir ortak serüvene girişmeleri moda olmuştu.  Eskiden şairlerin, ressamların tek başlarına giriştikleri yeniliklere artık dost toplulukları atılıyorlardı.

 

1906 da yedi kişilik bir topluluk Paris yakınında bahçeli büyük ve eski bir konağa yerleşirler. Sonradan Abbaye (Tekke) adını alacak olan köşkün çevresinde dünyanın dört bir yanından gelmiş türlü çeşit ağaçlarla dolu bir park ve zengin bir meyve bahçesi vardı. Kira anlaşmasının üzerinde Rene Arcos, Georges Duhamel, Albert Gleizes, Henri Martin ve Charles Vildrac imzaları yer almaktaydı.

 

İlk işleri giriş kapısının üzerine Rabelais’in şu mısralarını içeren bir yazıt asmak oldu;

 

           Bu kapıdan girene hoş geldin deriz.

            Bir sığınak, bir kaledir burası

            Dünyayı saran kötülüklere karşı.

            Yalana dolana yer yok burada.

            Gel, gerçek bir inanca katılmaya.

 

Ve en altta da:

 

            Sizler girmeyin buraya, softalar,

            Sivri  akıllı bunaklar,

            Koca göbekli asalaklar…

 

Fikri beğenen genç bir politikacı bir matbaa satın alır Abbaye’ye. Ve ardından usta matbaacı Linard ailesiyle birlikte köşke yerleşir. Zamanla hepsi matbaa işlerini öğrenip, öncelikle kendi eserlerinden başlayarak kitap basmaya başlarlar.

 

Rene Arcos şöyle anlatıyor o günleri;

 

“Birçok genç sanatçılar Tekke’nin misafiri oldular. Pazarları sürüyle gelirlerdi. Gezmeye çıkan soluğu Tekke’de alıyordu. Kırmızı gömlekliler de vardı aralarında, kara gömlelikler de (daha o zamandan!), et yemezler de ve Fourrieristler, daha bilmem necisler de… Bize doktrin vaazları veren çirkin yüzlü, bol sözlü kadınlar da. Neydi bu doktrin dedikleri? Hiçbirinin doğrudürüst anlamadık ne olduğunu. Müzikçiler gelip müziklerini çaldılar, ressamlar gelip resimlerini sergilediler, kadın erkek tiyatro oyuncuları gelip şiirler okudular.

 

Tekke hiçbir zaman bir şiir okulu olmadı. Ortak çalışıp hür yaşamak isteyenler bir araya gelmişlerdi sadece. Gelen şairlere, yazarlara gösterdiğimiz sevgi onları bir bayrak altında toplamak için değildi. Bu çeşit gizli maksatlarımız yoktu. Ortak bir doktrinimiz yoktu zaten. Birbirimizle alay ediyorduk durmadan. Onbaşı buyruğuna girmekten öylesine nefretimiz vardı ki hepimizin, öyle disiplinli bir birlik kuramadık.”

 

 

Unanimizmin asıl sözcüsü olan Jules Romains de katılır aralarına çok geçmeden ve kitapları basılır Tekke’de.  Romains’e göre Tekke topluluğu bir okul değil yedi dostun bir araya gelmesinden doğan bir güç, bir çeşit yedi başlı varlık, Tanrılaşan bir insan kümesiydi.  ” İnsanlar tek başına, birbirine doğru kayan yıldızlar gibidir. Bazen buluşup büyük bir aydınlık yaratır sonra her biri bir yere kayar gider. Biz zavallı insanlar, gruplara birer Tanrı olmalarını öğreteceğiz. Kendi bilinçlerini vereceğiz onlara… Uzay hiç kimsenin değildir. Kimse uzayın bir parçasını benimseyip yalnız kendi varlığıyla dolduramaz: Her şey iç içe girer, bir arada, birlikte yaşar. Zaman, başına buyruk, değişken, elastikidir; insanın hallerine uyar, uzar kısalır.”  Böylece Unanimizm göreci (relativist) bir dünya görüşüne bağlanıyor.

 

Yukardaki yazıyı Sabahattin Eyüboğlu’nun bir çevirisinden derlemiştim, ticari bir amacım olmadığından burada kullanmış olmam sorun olmaz umarım. Bu girişi yapmadan aşağıda söyleyeceklerimi tam olarak anlatamazdım sanırım.

 

Yedi dostun bir araya gelmesinden doğan bir güç, bir çeşit yedi başlı varlık, Tanrılaşan bir insan kümesiydi. Diyor Jules Romains… Açıkçası bu cümle bana altı ay öncesine kadar fazla bir şey ifade etmezdi.  Çünkü hayatım boyunca yalnızca kendi tek kişilik okulumda öğrencilik/öğretmenlik yapmıştım ve grup çalışmalarından haz etmezdim. Belki de bunun sebebi Unanimizmi bilmememden bu konuda cahil olmamdan kaynaklanıyordu. Ya da basitçe buna kazır değildim belki. Çevremdeki tüm gruplar bir doktrin çevresinde toplanmış oluyorlardı ve ben tek bir doktrinle sınırlanmayı çok sıkıcı ve bunaltıcı buluyordum. Böyle bir deneyimi ilk olarak Unanimizme çok benzeyen  bir yapısı olan ÖDP çatısı altında yaşadım. Kurucu üyesi olduğum ve iki sene yönetimde hizmet verdiğim bu kuruluşta (ki politikaya olan güvensizlik ve isteksizliğime rağmen bu görevi bir vatandışlık görevi addetmiştim, Anadolu’nun bana verdiği çok değerli genlere karşı bir bedel olarak görmüştüm bu hizmeti.) insanların ayni doktrini paylaşmaksızın ve güdülmeksizin bir arada bulunabileceğini gördüm. Ve yine Romains’in Tanrılaşma klavuzunda söylediği gibi ; “Bir şehrin sokağında büyümekte olan bir topluluk görünce yürü ona doğru, bedenini ver ona… Usulca gir yığının içine, sor soruştur; bu topluluğu yaratan nedeni anla. Sonra sen de bu topluluğu yaşatacak sözler söyle… Düşünceni topluluğa öylesine kat ki topluluk Tanrılaşsın.”

 

Burada “Tanrılaşsın” kelimesini kullanıyor yani “yaratsın” demek istiyor sanırım. Ya da ben öyle anlamak istiyorum şu an. Hem fiziksel hem de felsefi anlamda kabul gördüğü gibi, bir yerde oluşan küçücük bir etkinin dünyanın bir başka yerinde farklı bir tarzda tepki yarattığını biliyoruz ne de olsa. Bu bazen gelişigüzel sarfedilmiş bir cümle, bir kelime olacağı gibi bazen çok uygun bir anda gösterilmiş minicik bir mimik dahi olabilir. Duygular ve düşünceler bulaşıcıdır bazen de üzerini dikkatle örtmeye çalıştığınız bir bilinç zerresini hiç acımadan ortaya çıkarıverirler. Yani “Jüri bunu duymamış kabul etsin” saçmalığı Amerikan filmlerinde olur. Jüri pekala duyar ya da görür, kayıtlardan çıkarılması hiçbir anlam ifade etmez. Ani bir farkındalık ışığı yanıverir birinin ya da birilerinin gözlerinde…

 

Dün geceki yazıma geliyorum burada, “ortalamaya çekilme” durumu. Bireysel olarak çalışırken de düşüncelerimizin havuza düştüklerini biliyorum ama yine de etkisi daha çok zaman alacak bir ortalama metodu bence bu.  Halbuki kişisel deneyimlerimden hemen hemen emin olduğum bir çıkarsamam var; ayni çatı altında yaşadığım, uyuduğum (belirli bir süre) insanlarla konuşarak paylaştıklarımızdan kat be kat fazlasını bilinçdışı olarak özümsüyoruz. Bir gün geliyor çok yakın havayı teneffüs ettiğim insanın ağzından (daha önce hiç konuşmadığımız halde) kendi düşünce demetim fırlıyor ve ben ağzım açık onun yüzüne bakakalıyorum.

 

Bizim çocukluk ve gençlik günlerimize rastlayan “bireyselleşme” çılgınlığı Batı kültüründen ülkemize doğru kuvvetli bir saldırı yaptı ve kısmen de başarılı oldu. Ancak daha çok Doğulu olan genlerimiz yine bütünüyle bu akıma tutsak olmamızı engelledi sanırım. Belki de bireyselleşme, unanimizme geçişte gerekli bir basamaktı. Çünkü birey olmayan kişilerin içinde bulundukları topluluklar fanatikleşme eğilimi gösteriyorlar, ümmet oluyorlar. Unanimizm,  birey olma basamağından geçip hala kendi bireyselliğini evrensel BİR den kopuk zannetmeyenlerin ikinci basamağı olabilir.

 

Belli ki Fransızlar bizden çok öndeler bu konuda, bu aşamayı yüz yıl önce atlayıp geçmişler. Sevinirim, bu bir kıskançlık vesilesi değil planetimizin başarısıdır. Yüz sene önce bu çıkışı yapıp “ortalamaya gerilediler” besbelli. Aksi takdirde bu son yüzyılda onların ermeleri gerekiyordu! J

 

Kominizm buna çok yakın durumları denemek istedi aslına bakacak olursak. Ama sanırım insanlar bireyselliğe henüz geçiş yapamadığı ve bağımsız bir “dünya vatandaşı” olduğunun bilincine henüz varmadıkları için, konu doktrinleşti, siyasallaştı, fanatizm çukuruna düştü!

 

Olsun! Deneye yanıla öğreneceğiz. Bu uğurda çok kan döküldü, derin acılar çekildi. Peki acı cekmeden kişisel, minicik gerçeklerimizi bile göremiyorken biz, böyle kitlesel bir pik yapabilirmiydik ki? Buna inanmak biraz safdillik olmaz mı? İlkokulu okumadan üniversiteye heveslenmek gibi. Gerçi bunu şimdi görebiliyoruz, herşey olup bittikten, onbinlerce canı, milyonlarca ümidi yitirdikten sonra…

 

Siz büyük laf konuşanlara bakmayın,  onların da bizden farkları yok! Hepimizin bir diğerinden farklı pikleri var… “Yok aslında birbirimizden farkımız, biz X bankasıyız” reklam cıngılı doğru aslında, bir farkla; biz X bankası değiliz, insanız, birbirine ölesiye ihtiyacı olan milyarlarca bankadan biriyiz.

 

Kendi dışımızdaki bir canı, rakibimiz, potansiyel düşmanımız ya da değersiz bir paçavra olarak görmediğimiz, O’nu kendimizin bir aynası (ne yüksek, ne alçak) olarak algılayabildiğimiz an, işte o büyülü, muhteşem anda sevgili maviş dünyamızı bir basamak öteye itivereceğiz.  Ve karşıdan eserimize bir anne gururuyla bakacağız; “bunu biz yarattık, BEN yarattım” diyeceğiz, gözlerimizde biriken yaşları, yanlış anlaşılmasın diye kimseye göstermeden silivereceğiz. Ve soracağız;

 

Ya sonra?

 

Sibel ATASOY

10.03.2002 – 02.21

Ortaköy