Virgül Dergisi – Ömer Türkeş


Venüs Bağlantısı, Sibel Atasoy, Xasiork yay. 266 shf.)

Her ne kadar kitap kapağında fantastik boyutuna vurgu yapılmış olsa da, Sibel Atasoy’un “Venüs Bağlantısı” toplumsal meselelere sıkı sıkıya bağlı bir polisiye. Romanın küçük kahramanı Lizen’in kendi kendine yaptığı esrarlı karalamalarla hikaye başka dünyalara taşınmasına taşınıyor, ama romanın bütünlüğüne doğrudan etkisi olmuyor bu küçük hikayeciklerin. Sibel Atasoy’un asıl meselesi Alev’in, İlhan’ın, Hamit’in ve Selma’nın rastlantılarla içine düştükleri muammanın çözüme kavuşturulması… Kısaca özetliyeyim; sade birer vatandaş olarak yaşayan Alev ve İhsan, bir gün aniden ortadan kaybolan Selma Darıca’yı bulmaları için kendilerini resmi kimlikli kişilerce ayrı ayrı görevlendiriliyorlar. Selma’nın kocası Rıfat da karısını aramakta ve Alev’i sık sık rahatsız etmektedir. Sayfalar ilerledikçe başlangıçta birbirini hiç tanımayan roman kişilerinin yolları bir noktada kesişir. Ancak düğümler çözülmez, tersine önce bir TV muhabirinin, ardından Selma’nın kocasının öldürülmeleriyle içinden çıkılmaz bir hal alır. Üstelik İlhan cinayetlerde zanlı durumuna düşmüş, kurtulabilmesi asıl suçluları bulmak zorunlu hale gelmiştir… Sibel Atasoy, bütün bu gelişmelerin nedenini nükleer atıklar üzerinden uluslararası şirketlerin kirli faaliyetlerine kadar genişletirken işin Türkiye ayağını bir medya patronuna ihale etmiş. Ekonomik krizin insan hayatlarına yaptığı etkilere, tefecilerin kararttığı hayatlara, mafya ile yüksek düzeyli görevliler arasındaki bağlantılara da yer veren roman bir yandan Susurluk’u hatırlatıyor, diğer yandan Susurluk’ta ortaya çıkan kirli ilişkilerin polisiye edebiyat açısından ne denli zengin bir ilham kaynağı olabileceğini kanıtlıyor. Medyadaki gücünü maddi menfaatlerini korumak, dahası derinleştirmek için kullanan, giderek devletin derinliklerine kadar nüfuz eden televizyon, dergi ve gazete sahibi -medya baronu- Erol Atun tipi, günümüzün medya imgesini çok iyi yansıtmış. Doğrudan niyet etmese de, kurgusu gereği siyasallaşan  “Venüs Bağlantısı”nı yine de iyimser bir sonla noktalıyor Sibel Atasoy, ne yazık ki burada ona eşlik edemiyoruz.

Doğu Felsefesi Trendi

Doğu Felsefesi, yoğunluklu olarak ellili yıllardan itibaren ilgi görmeye başlamış, özellikle Amerika’dan başlayarak Avrupa’yı ve 80 sonrasında da Türkiye’yi etkisi altına alan bir trend olmuştur.

 

Yükselen Doğu trendinin detaylarına girmeden önce Doğu-Batı kavramlarına kısaca göz atmak istiyorum;

 

Batı ve Doğu terimleri  Coğrafi anlamlarından öte madde ve nur an­lamlarını çağrıştırır. Öte yandan Batı, ya da Batı Felsefesi haki­kate varmada sadece aklı klavuz olarak alırken Doğu Felsefesi, hakikate kavram ötesi keşf (sezgi) yoluyla ulaşılabileceğini, var­lığın ancak bu varlığın dilini keşfeden tarafından temaşa (müşa­hede) edilerek anlaşılabileceğini ortaya koyar.

 

Eski bir Budacı metinde şöyle bir beyit vardır: Bugünkü yaşantımız dünkü düşüncelerimizin, dünkü eylemlerimizin; yarınki yaşantımız da bugünkü düşüncelerimizin, bugünkü eylemlerimizin eseridir.  Bu ifade kuantum fiziğinde güncel anlamda telaffuz edilen; “Gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler” cümlesiyle neredeyse kavuşum haline gelmiştir.

 

Doğu Felsefesinde dengeye büyük önem verilmiştir. Gerek değişik öğretilerde gerekse beyin ve vücut sporlarında denge unsuru en yüceltilen kavramdır.

 

  Zaman içinde Doğu felsefesini değişik enstrümanlar yoluyla birçok bilge, sanatkar Batı’ya anlatmaya çalışmıştır. Örnekleri çoktur, aklıma ilk geliveren; Gurdjieff, sufizmi Batıya öğreten kişi olarak haklı bir üne sahip olurken, Halil Cibran kendini şiirsel anlatımı ve resimleri ile ifade ederek Batı’ya seslenmiştir.

 

Einstein, Genel Görelilik yasasını kanıtladıktan sonraki yıllarda, ölünceye kadar yirmi yılını mistisizm ile  ilgilenmeye ayırmıştır. Her ne kadar Batı bilim adamları bu durumu görmezden gelmeye çalışmışlarsa da Kuantum önermesine “Tanrı zar atmaz” ünlü değişini bağışlayan fizik dehası, sanırım bu konunun Doğu felsefesine yatkınlığını görmezden gelememişti.

 

Doğu felsefesi trendi, Batıdaki büyük bir açlığın getirdiği önlenemez bir yükseliştir bence. Çünkü Batı anlayışı, meseleleri en küçük parçalara bölerek ve zamanla yarıştırarak çözmeye çalışıyordu. İnsanlar yaşamları içinde hiç bir nesnenin bütününü görme-yaratma sürecine giremiyorlar ve bu sebeple varolma sevinçlerini kaybediyorlardı.

 

Fizikçi Danah Zohar, Kuantum benlik kitabında; “Bilime ve bilimsel gelişmelere dayanma iddiasındaki Batı düşüncesi, insanın evrenle ilişkisinde olduğu kadar, kendi tinselliği ile ve öteki insanlarla ilişkisinde de parçalayıcı, bölücü ve hiyerarşiktir. Kendini evrenin efendisi zannederek, ruhunu maddesinden ayıran insan giderek yalnızlaşmış, narsist, yabancılaşmış ve bencil varlığıyla kendi tahakkümünün kölesi olmuştur.” Demektedir.

 

68 Kuşağı, hipi geleneği de bu trendin başlangıcında yer alır. Artık dünyada büyük bir değişimin rüzgarı esmekte ve bu, kendini her yolla yaşamımızın içinde hissettirmektedir.

 

Kitleler tarafından hızla emilmek istenen Doğu felsefesi ekonomiyi de ciddi surette yönlendirmiş, hızla yeni pazarlar oluşmuştur. Yeni trend; giyim, müzik, televizyon, sinema, kitap, doğu sporları,akapuntur, astroloji, tarot, medyumlar, yoga, ayurveda, reiki, bioenerji ve daha aklıma gelmeyen bir çok yolla pazarlanmaya girişilmiştir. Artık satranca karşı Go öğrenilmekte, oda spreyi yerine Hint malı kokular, buhardanlıklar kullanılmaktadır.

 

Seksenlerin başında büyük bir kitapçıya girdiğinizde görevliden yardım talep etmeden tek bir metafizik ya da Doğu felsefesi kitabı bulmak olası değildi. Tezgahtar merdivenlere çıkarak ya da yerlerde sürünerek köşelerden en iyi ihtimalle üç kitap sunabilirdi size. Oysa son beş yıldır bu konuları içeren yüzlerce kitap göz hizası rafları doldurup taşırmaktadır.

Ülkenin en ünlü pop starları “Güneş doğudan Yükselir”, “Karma” isimli albümleri yapmaya cesaret etmekteler.

 

Doğu felsefesi ve mistizm; ağırlıklı olarak çocuklarımızın ve gençlerimizin dünyasına sızmakta, bilgisayar oyunları, FRP oyunları her geçen gün delicesine bir hızla yaşamımızın ta kendisi olmaktalar.

Dini geleneklerden tamamen habersiz yetiştiği zannedilen bu yeni kuşak, mistik ve fantazi dünyasının içinde oynadığı oyunlarla belki hiç bir devirde olmadığı kadar (fakat ne bildiklerinin farkında olmaksızın) din ve mistik bilgilerle donanmaktadırlar.

 

Hiç şüphesiz pazarlama açısından bu sektörün elinde çok büyük bir koz  bulunmaktadır; kıyamet zamanlamasına gelip dayanmış bir nesil!

 

Bu konunun diğer bir kanadı ise katı Batı kuralları içinde yetişmiş, bilimsellikten taviz vermeyen insanları da bu devasa pazarlama ağından yoksun tutmamak adına verilen ürünlerdir. Yani; metafizik-mistik yolla ulaşılamayan hala oldukça büyük bir kitleye konunun nasıl pazarlandığıdır. Benim görüşüme göre, gerek pisikoloji (Freud ve Jung nur içinde yatsınlar, psikolojiyi bir bilim dalı olarak kabul ettirebilmiş oldukları için) gerekse bireysel gelişim adı altında sunulan kitaplar, seminerler vs. bu kanadı doyurmaktalar. Bu olguların içinde asla metafizik, din, mistizm kelimeleri kullanılmaz ve fakat tamamiyle doğu felsefesinden uyarlanmış bilgiler daha bilimsel bir lisanla -psikolojiye/davranış bilimlerine- sığınılarak anlatılır, pazarlanır. 

 

Burada çok alışılmış bir paradoksa gelip takılıyoruz; bu trendi böylesine azgın boyutlarda yüceleştiren kıyametin gerçekten yaklaşmış olmasının kitlesel bilinçaltında hissedilmesinden midir? Yoksa bunca pazarlandığı için kıyamet kaçınılmaz olarak davet mi edilmektedir?

 

Ben bu soruya fozzy logic yani bulanık mantık yolu ile cevap vermek isterim: Hem o, hem de o…

 

Görünen odur ki, yükselen Doğu trendi daha çok uzun yıllar sürecektir, hatta önümüzdeki bin yılın yeni dininin bu olacağı da bazı çevrelerce öngörülmektedir.

 

 

Sibel ATASOY

 

  • 18.11.2002 – 01.50

Ortaköy

Bilim Tarihi- sempozyum

18-20 Haziran 2004 tarihinde Asos’ta yapılan Bilim Tarihi, Felsefesi ve Sosyolojisi Çalışma Gurubu 2.ci Ulusal Sempozyumu

 izleyici olarak katıldığım ilk bilimsel platform oldu.

 

Doğrusu İstanbul’dan yaklaşık dokuz saatlik bir seyahati gerektirdiği için kişisel tembellik sınırlarımı aşıyordu ama yine de bir şeyler ilgimi çekmiş olmalıydı ki kendimi aşma sıçramasını gerçekleştirip yoğun programım arasına kattım.

Birkaç saat önce döndüğümde aklımda ve gönlümde güzel anılar vardı ve her zamanki gibi bunların zamanın acımasız oku altında kaybolmasına içim razı gelmedi. O güzel anları kendi tarihime kaydetmeye ve dolayısı ile ölümsüz kılmaya karar verdim.

 

Oturum Cuma sabah saatlerinde onur konuğu Sn Erdal İnönü’nün ilginç sunumu ile başladı.

Sunum içerik olarak özetle Bilim Tarihinde her hangi bir sahada ulusal platformda isminin buluşuna verilmiş olduğu Türk Bilim adamlarının tanıtımıydı. Daha önce bu şekliyle hiçbir yerde karşılaşmadığım bu onurlu listeyi öğrenmekten fevkalade memnun oldum. Kısaca belirtmek gerekirse;

1.Akil Muhtar Özden – Tıp alanı – MUHTAR REFLEKSİ

2.Hasan Reşat Sığındım – Tıp Alanı – REŞAT-SHILLING TİPİ LÖSEMİ

3.Hulusi Behçet – Tıp Alanı – BEHÇET HASTALIĞI

4.Cahit Arf – Matematik – ARF AÇMAZI ve ARF HALKALARI

5.Sabri Ergun – Fizikokimya – ERGUN DENKLEMİ

6.Feza Gürsey – Fizik – PAULI – GÜRSEY SİMETRİSİ

7.Erdal İnönü – Fizik – WIGNER- İNÖNÜ DARALMASI

 

Sn İnönü, bu konuda tarih içinde atlanmış olabilecek bilim adamları olabileceğini ve eğer kendisine bildirilirse eksiksiz bir listenin yapılması için gereken çabayı göstereceğini de ilave etti. (Burada alınılan kıstas bu isimlerin uluslararası bir kitapta en az bir kez yer alması imiş)

 

Daha sonra Prof. Beno Kuryel, Bilimin sınırları üzerine bilgikuramsal bir inceleme sundu. Özetle Bilim felsefesi değil bilgi felsefesi üzerinde durmak gerekebileceğini söyledi ve deneyselliğin kaçınılmazlığını ön plana çıkardı. Sorular bölümünde kendisine Einstein’ın bir sözünü hatırlattım: “Bir kuramın bilgi haline gelmesi için deneysel çalışmanın şart olduğu ancak deneyi yapan bilim adamının NEYİ ARADIĞININ daha da önemli olduğu” Sonra “bilgi ile BİLME arasında nasıl bir fark gördüğünü sordum. Kısa bir kararsızlık anından sonra “fark olmadığını” söyledi.

 

Yine ilk günün sunumları arasında en ilgi çekici olarak, Sn Doç.Dr Haluk Berkmen’in “nedensellik” hakkında ve aslında kuantum kuramının fevkalade bir özetini dinledik. Kendisi Birleşmiş Milletler bünyesinde 25 yıla yakındır yurt dışında çalışmış olan bu kıymetli bilim adamı, sakinliği ve tanınan süreye tamı tamına bağlı kalması ile de dikkat çekiciydi. Konuşması süresince (sonradan beni gözlemiş birinin ifadesiyle) sürekli kafa sallamışım ve heyacanımdan kıpır kıpırmışım. Garçekten de Hocanın sunumu bende kana kana su içme etkisi yarattı. Haluk bey nefis konuşmasını bir de şöyle bitirmez mi: “Bu bir hem hem durumudur!”

Neyse sorular bölümünde kendisine iki soru yönelttim: Birincisi, “şu an, geçmiş ve geleceğe doğru yaratma işleminin devam ettiği bir yer diyebilir miyiz? Yani bunu bir ağacın yukarıya giden dalları ve toprak altına uzanan kökleri gibi düşünürsek; geçmiş ve gelecek canlıdır ve yaratma süreci devam etmektedir. Toprak seviyesi ise algımızın bulunduğu yer yani ŞUAN dır.”

Sn Berkmen bu yorumuma TAM olarak katıldığını söyledi. İkinci sorum olan “sanal geçişler ve dokungaçlar” konusuna sonra konuşalım, süre aşımı olmasın dedi.

Bu sunumdan itibaren kendisiyle tanışmak ve eğer mümkün olursa üzerinde çalışmakta olduğum oyun teorisini kendisine ulaştırmak için müthiş bir istek duydum. Bir iki sunum sonra bir baktım Haluk Bey dışarı çıkıyor hemen onu takip ettim ama birden gözden yitiriverdim. Öylece kapıda kararsızlıkla beklerken birden uzaktan geldiğini gördüğümde size heyecanımı anlatmam zor; adeta yirmi yaşında bir üniversite öğrencisi gibi hissediyordum kendimi. Tam içeri girecekken önüne atladım ve “hocam izin verirseniz size bir şey ikram edebilir miyim?” dedim.  Kabul etme nezaketini gösterdi ve böylece daha sonra pekişecek dostluğumuzun ilk temeli atılmış oldu. Sohbetimiz tamamen kuantum fiziği üzerineydi, sorularımı ilettim ve amatör bir fizikçi olarak sanırım epeyce göz doldurmuş olmalıyım ki kendisi çalışmama göz atmayı kabul etti.

Akşam aynen kendisi gibi alçakgönüllü fakat gönül doyuran eşi Sevim Hanımla da tanışıp sohbet ettik. Umarım aramızda atılan bu sevgi-saygı köprüsünü uzun süre devam ettirebiliriz.

 

Çok sıkı bir program yapılmıştı. Akşam yemeğinden sonra bile gece sunumları vardı. İlk gecenin sunumunda Prof.Dr. Atilla Bir, “Kitabü’l Hiyel” konusunu anlattı. Abbasi Hanedanı esnasında çalışmış olan Benü Musa’nın üç dahi oğlunun mühendislik buluşlarını (kitapların ve çizimlerin asılları bizdeki muhtelif resmi kütüphanelerdeymiş) gördük. Hemen hepsi pistonlar, sifonlar ve bunun gibi, ancak Hocanın ifadesine göre bazılarının düşünülmesi bugün için bile zor olan buluşların hepsi  Padişahın kullanımı için tasarlanıp yapılmışlar.

 

Yine ilk günün programı içinde yer alan,  ve sempozyumun düzenlemesini gerçekleştiren Sn Feza Günergun ‘ün  Truva’da ünlü bir patolog:  Rudolph Virchow hakkındaki sunumu ilginçti.  Virchow, bin sekizyüzlü yılların sonunda bir kazı işleminde Truva’ya davet edilmiş ve bir ay bölgede kalarak fionasını, florasını, ısı, basınç vs gibi ölçümlerini tarihe aktarmış. Hikayesi (padişahtan kazı izni alınması, zamanın bölge polis teşkilatı vs) ben de heyecanlı ve gizemli bir öykünün alt yapısını çağrıştırdı nedense. Hatta Feza Hanım’a bu konu ile böyle özel ilgilenmesinin daha altta bir nedeni olup olmadığını sorduğumda biraz  kararsızlık geçirdi ve birden bulunan bazı kafataslarına geçti. Her neyse bende soru işaretleri bırakan bir sunumdu.

 

Toplantıda sunum yapan iki Yunanlı bilim kadını vardı. Birisi İngilizce, diğeri Fransızca konuştu, konular benim açımdan fazla ilginç değildi.

 

İkinci günden aklımda kalan en etkileyici sunumlardan biri Prof. Gediz Akdeniz’in “Karmaşıklık ve sosyal sistemlerin değişiminde bir simulark olarak popüler kültürün yeri” konusuydu.  Gecikmiş yemek arasından hemen öncesine sıkışması benim açımdan dezavantaj oldu çünkü Gediz bey hem fizikçi olarak hem de konusu itibariyle ilgi çekiciydi.

Kaotik ortamların ve buradan doğacak sistemlerin simülasyonları üzerine konuştu. Önce Altın orandan sonra da kendi tanımlamasıyla “altın hareket”den bahsetti. Her şeyin dalga olarak sonsuzca periyodik hareket ettiğini, asla birbirlerine karışmadıklarını ve fizik ile kimyanın birleştiği noktalarda bir sıçrama gerçekleştiğini söyledi.

Minorty filmindeki “kötülüğün önceden tespit edilerek durdurulması” kavramının bu simülasyonlar çerçevesinde yapılabileceğini konuşma arasında geçiriverdi.

 En ilgimi çeken kısmı şuydu; “Orta doğunun sisteme entegre olmamış, küçük topluluklar halindeki yaşam biçiminin -insanlık tarihi için- alternatif bir yaşam şekli doğurabilmesi açısından dünyadaki  olasılığı en yüksek yer olması” fikriydi. Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinin planlarının (simülasyon çalışmalarının) bu olasılık üzerine yapıldığı tezi -şimdilik burada söylemek istemediğim- bazı ampullerin kafamda aydınlanmasına sebep oldu.

Kendisine şu soruyu yönelttim: ” Kötülüğü önlemeli mi? Bu bahsettiğiniz ALTIN hareketi bozmaz mı?” fakat tatmin edici bir cevap alamadım.

Gediz Bey, bende “doğuma yaklaşmış genç bir annenin telaşı ve sevincine” benzer bir ruh durumunda olduğu gibi bir izlenim uyandırdı. Umarım dünyaya gelecek bebeği anlama ve tanıma şansımız olur.

 

Sn Acar Savacı’nın “Sibernetik’ten yapay sinir ağlarına 40 yıllık serüven” konuşması gerçekten ilginçti fakat hemen arkasından konuşan İzmir Ekonomi Üniversitesinden Sn Can Özcan’ın “Kasparov’un isyanı ya da evrim içindeki rolleri açısından karbon atomuyla insanın karşılaştırılması” sunumu harikulade bütünlük yarattı.

Özetle, kararsız ve dengesiz olanın bir şey YAPTIĞINI ve “beğenmeme durumunun” evrime yol açtığını söyledi. Kasparov Deep Blue’ya yenildiği ikinci oyununda şöyle itiraz etmiş: “bir program böyle davranamaz bu işe insan eli karıştı!” yani oyunun bir anında DeepBlue’NUN makine gibi davranmayı kesip insani bir atak yaptığını söylemiş. Ve bu durum Sn Özcan’a göre EVRİMin insan ırkından başka bir yere sıçramak istediğinin belirtisi olabilirmiş.

Konuşmanın bütünü, zeka dolu bir heyecan içeriyordu. Çok etkilendim hatta sunumunun yazılı metnini de rica edip aldım. Can Bey, insanın EVRİMin amacı olmadığını hatta onu hiç umursamadığını söylüyordu, o bir şekilde yoluna devam ediyor; bizle ya da bizsiz!

 

İkinci günün sabahında yoğun bir yağmurla başladık ama sonra güneşli bir günle devam ettik. Gece yarısı otobüse bindiğimizde, kafamda pek çok şey dans ediyordu; nasıl olmasın, günde 12 saatden iki günde 24 saatlik bir bilgi taarruzunda kalmıştık. Heyecanlı bir yorgunluktu.

 

Organizasyona, sunumda bulunan değerli hocalara ve beni bu güzel aktiviteden haberdar eden fizikçi arkadaşım Metin’e minnettarım.  Ha tabii bir de bu sıkıştırılmış bilgi günleri ve yolculuk koşullarına imkan sağlayan bedenime teşekkürler.

 

Sibel Atasoy

20.06.04 – Ortaköy

Oyun üzerine…

oyun üzerine…

Kişiliğiniz rakibinize göre şekil alıyor!
Örneğin rakibiniz oyunu pek ciddiye almıyor, gelişi güzel oynuyorsa, kazanmak zevk vermemeye başlıyor hatta oyunu devam ettirmek bile anlamsızlaşıyor.
Ya da çok hırslı oynuyorsa, sizde hırslanıyorsunuz. Bazen bir rakip, onu normal yaşamında asla tahmin edemiyeceğiniz şekilde mızıkçı, sert ve kavgacı olabiliyor. O dayattıkça sizin de içinizden buram buram duygular fışkırmaya başlıyor.
Bazı rakipler oyunu zevk alarak oynuyorlar; yenmek istiyorlar ama bu istek en baskın his olmuyor. En baskını, oyunu zevkle sürdürmek oluyor. Siz kazandığınızda kızmıyor, bahane bulmuyorlar. Böyle rakipler dostlar başına

Benim rahatsız olduğum rakip şekli ise şu (çok oynadığım için artık bunda tam olarak karar kılmış durumdayım); yendikleri zaman bunu taşıyamayanlar! Bir oyunu galip bitirmeyi sizi dünyadan silmiş gibi görüyor ve en alaycı üsluplarla dalga geçiyorlar. İşin alay kısmı oyun süresini defalarca aşıyor! Bu ağır tahrik neticesinde zorda kalıp onlara bir haftadır ilk kez yendiğini (öncesinde belki elli kez yenilmiştir) hatırlatacak olursanız, sesiniz bir bombardıman alanındaki kuş sesi gibi kaybolup gidiyor.
Tabii böyle durumlar benim için bezdirici oluyor.

Bakın benim rahatsız olduğum bişey de; oyunun kısıtlı zaman içinde oynanıyor olma durumlarıdır. Ben uzun uzun yayılmayı, yani sanki günlerce oynayabilirmişiz gibi oynamayı seviyorum.
Eğer rakipler sürekli “hadi hadi, gitmem lazım, yetişmem lazım” gibi laflar ediyorlarsa benim açımdan oyunun zevki azalıyor.

Dikkat ettim de oyun, ancak birbirine aşağı yukarı denk insanlar arasında oynandığı zaman yukarıda anlattığım durumlar ve duygular ortaya çıkıyor.
Eğer rakipler birbirine denk değilse (oyun bilgi ve tecrübesi açısından) her iki taraf da çok ılımlı oluyor.
Oyunu yeni öğrenen biri, tecrübeli biriyle oynarken ona genelde saygıda kusur etmiyor, yenilince sinirlenmiyor, yenince delirmiyor
Keza oyunun ustası da kuş oyunculara epeyce müsamahalı olup, arada çaktırmadan yenilebiliyor (hevesi kaçmasın diye).

Bir de “ben sana öğreteyim abicim” durumları var. Sürekli size yeni hamleler öğretmeye çalışan iyi niyetli ve acar rakipler oluyo bunlar. Vallahi dişinizi söke söke öğretiyorlar ya da öyle sandıkları zaman daha mesut ve dingin oyuncu oluyorlar.

Bunlar yine iyi, bazıları “git öğren de gel!” yapar… Üzerine tek kelime söylemez, kendini zora sokmaz, “öğrendiğinde oynarız” modundadırlar ama geride ince ince “senden de pek bi şey olmaz aslında” gibi bi akıntı vardır. Ya da karşı tarafı baştan ezdiği için ona öyle gelir.

Hayatlarında bir ya da iki oyun öğrenip hep onun üzerine yatanlar vardır. Yahu bıktık bundan bak yeni oyun öğrendim şunu oynayalım desen “amaaaannnn” derler. Ses tonu bile sizi bezdirir. Piştiye devam etmeye razı olursunuz.

Bazıları da “yeni oyun” der demez gözleri parlar. Öğret diye yakanıza yapışırlar. İki arada bir derede ağzınızdan kapar, iki hafta sonra sizi yenmeye başlar, iki ay sonra “yeni bir oyun yok mu?” derler.

Yaa bu konu çok eğlenceli

Sonra oyun masalarında cinsiyet de önemli. Ne alakası var diyeceksiniz ama gerçekten fark ediyor. Masaya karşı cins oturduğunda bazı kişilerin oyunu inanamıyacağınız kadar değişiyor!

Bazı kişilerin oyunlarını gerçekten ilginç bulurum. Bir arkadaşım vardı, mimar ve üstün zekalı (ailesi hepten öyleydi zaten) ve oyunu da çok severdi kulakları çınlasın. Her fırsatta bana gelirdi ve hemen oyun masası kurardık. Onu ve oyunlarımızı düşündükçe gülesim geliyor.
Nesi ilginç diyeceksiniz? Toparlamak öyle zor ki!
Çok dağınık oynuyordu, yani oyunda disiplin gerekiyor biraz. Yenmek istiyordu tabii, ama böyle oynayınca hep yeniliyordu. Gel gör ki yenilmeye hiç aldırmıyordu! Abartmıyorum yüzlerce oyunda yenildi; bu durum onu oyun oynamaktan alıkoymuyordu. Ne kızıyor, ne de vaz geçiyor ve ne de oyun taktiğini sorguluyordu!
Ben bütün oyunculuk hayatımda onun gibisini görmedim.
Galiba salt zevk için oynuyordu (ben başka bir çözüm bulamıyorum buna!) bu kadar zeki olmasa belki kabiliyeti bu kadar diyebilirdim.
Onun oyunu, diğer her şeyi ve üstelik oyunu bile unuttuğu meditasyonuydu galiba!

Ha bir de ortaklı oyunlar var. Hele bu tür oyunlar evlere şenlik

Eğer ortaklı bir oyun oynuyorsanız mecbur kalmadıkça ortağınzı değiştirmek istemezsiniz; çünkü birbirinizin oyun stiline alışıksınız. Ne yapar ne eder ille de ortagınızı istersiniz, gören de onu çok beğendiğinizi sanır. Ne gezeeerr… Siz bir de oyun esnasında görün ortakları, sürekli birbirlerine patronluk taslarlar, asla diğerinin oyununu beğenmez, o atağın en doğru nasıl yapılacağını öyle çok birbirlerine anlatırlar ki, oyun mu oynuyoruz, dayak mı yiyoruz belli olmaz.

Ben küçükken “beş yalak” diye bir misket oyunu oynardım. Ellerimin üzeri yere sürtünmekten çatlaklar ve yarıklar içinde öyle feci görünürdü ki annem onca işinin arasında bir de her gece el rehabilitasyon işlemi gerçekleştirmek zorunda kalırdı!

Beni oyun konusunda güldüren anım epeyce çokmuş…

Yıllar önce İngilizce öğrenmek için İngiltere’ye gittiğimde yaşlı bir çiftin yanında kalmıştım. Ve bir gece kadıncağız bana bir oyun gösterdi. Şimdi herkesin bildiği Scrabble la orada tanıştım. Bana kuralları anlattı ve başladık oynamaya. İlk oyunu ben kazandım. Kadıncağız o kadar bozuldu ki, ben binbir özür diledim yarım yamalak ingilizcemle ve dedim ki bu acemi şansı! Derken ikinciyi oynadık aynı gece, ben yine kazandım. Artık söyleyecek bişey de bulamıyordum. Tabii o zaman pek gençtim, nezaketten falan da pek haberim yoktu ve sanırım kazanmayı insan sevindirmekten daha çok seviyormuşum. Kutu o gün dolaba kalktı ve gidene kadar da bir daha ortaya çıkmadı ve ben yurda dönerken ilk Scrabble setimle dönüyordum.
Ev sahibem (ismini hatırlayamıyorum) kendi lisanında bir yabancıya yenilmekten üzgündü. Fakat işin aslı o değildi tabii. İşin aslı o amatör, ben profesyonel bir oyuncuydum J

Oyunlarda şans faktörünün çok olanları ve az olanları gibi bir ayrım da var.
Bazı oyunlar (mühimsemek için olsa gerek) şans faktörü sıfır diye tanımlanırlar. Buna katılmıyorum. Evet şans etkisinin çok az olduğu oyunlar var ama dağılım perilerini yok sayamazsınız yine de.

En kibirli oyuncular şans faktörünün olmadığı söylenen oyunlardan çıkıyor.
İnsanlar şansları ile değil becerileriyle övünmeyi tercih ediyorlar.
Fakat bu kibirli oyuncular da yenildiklerinde işin içine biraz şans karıştığını kabul etme eğiliminde oluyorlar.

Oyunda kaybetmenin asılda 3 önemli faktörü var:

  1. Seviye faktörü: Oyuncuların seviyeleri üç aşağı beş yukarı aynı seviyede olmalıdır. Eğer seviyeler çok farklıysa, düşük seviyede olanın kaybedeceği açıktır.

  2. Şans faktörü: Daha öncede belirttiğim gibi her oyunun içeriğine göre değişen ama asla sıfırlanamayan “kaza” faktörüdür bu.

  3. Kişisel hatalar faktörü; İşte esasında biz bu düzeyde oynuyoruz oyunları. Çünkü ilk iki faktör zamana bağlıdır. Kişisel zorlamayla fazlaca değiştirilemez.

Dolayısı ile ben bir oyunda kaybettiğimde hemen kısa bir muhasebe yaparım;
seviyemiz nasıldı? Diyelim birbirine yakın, tamam.
Şans nasıldı, eh idare eder (özel bir kaza günü değildi!).
O zaman kişisel hatalarım sebebiyle yenilmiş olduğumu anlar hemen oyun stilimi gözden geçiririm.
Zaten bunlar anlık meseledir. Derhal hatayı nerede yaptığımı bulur, ikinci oyunda taktik değiştiririm.

Aslında ben rakiplerimin kaybettiği oyunlarda da bu muhasebeyi yapar, onlar adına yenilginin sebebini bulurum. Tabii onlara söylemem; çünkü bunu benden talep etmiyorlar.  Eğer şanssızlıkla kaybetmişlerse bunu söylerim çünkü bu onların egolarını yaralamaz hatta hoşlarına da gider.

Eski eşim (aynı zamanda çok da iyi arkadaşım) iyi bir oyuncuydu. Onunla oynadığımız oyunların haddi hesabı yok. Onun fevkalade güzel bir taktiği vardı. Oyuncu olarak seviyemiz aynı olduğundan kazanmamız ancak kişisel hatalarımıza (şansı saymıyorum bile) bağlıydı.
Birkaç el oynadık ve ben yendiysem derhal taktik değiştirirdi.
Taktiği şuydu; “hızlı oyna, kötü oyna!”

Öyle hızlanırdı ki kağıtlar havada uçuşmaya başlardı, bunu belki sporculuktaki “saha presi” tanımıyla bağdaştırabiliriz. Ben önce duruma aymazdım tabi (çünkü taktik değiştirdiğini bana söylemezdi haklı olarak) ve muhtemelen öyle bir noktada bunun farkına varabilirdim ki artık atı alan üsküdarı aşmıştır, geri çeviremiyeceğim bir yere gelmişiz. Yani o oyun gitti gider!
Allahtan hiç bir oyuncu sonsuza kadar “press” yapamaz.
Herkes sonunda kendi hızına döner.

Sibel Atasoy

12.05.2005

Küçük bi not: Hayat da bir oyundur.

Ortalamaya gerileme- Kumarbaz aldanması

 

                  Ortalamaya Gerileme,  Kumarbaz Aldanması

 

                          ve  Büyük Sayılar Yasası

 

 

 

                             Ortalamaya Gerileme

 

       Çok zeki insanların çocuklarının da aynı derecede zeki olması

beklenirken, genelde çocuğun anne-babası kadar zeki olmadığı görülür.

Ortalamaya yaklaşmaya ilişkin benzer bir eğilim,  çok kısa boylu

anne-babaların çocukları için de geçerlidir.  Bu çocukların da kısa olmaları

olasıdır, fakat anne-babaları kadar değil.  Bir hedefe yirmi dart atsam ve

hedefi on sekiz kez vurmayı başarsam, yirmi dart attığım bir sonraki sefer,

muhtemelen bu kadar iyi bir performans göstertemem.

 

       Ortalamaya gerileme, değerleri bir ortalamanın çevresinde toplanmış

rastgele bir miktarda yer alan bir uç değerin, ortalamaya daha yakın bir

değerce izlenme eğilimi olarak tanımlanır.  Tümüyle şansın yönlendirdiği

olaylara anlam yükleme eğilimi, sayı cahillerinin eğilimli olduğu bir tür

psikolojik yanılsamaya yol açar.  Ortalamaya gerileme buna iyi bir örnek

oluışturur.  İnsanlar ortalamaya gerilemeyi, rastgele bir miktarın doğal

davranışı olarak görmektense,  bunu belli bir bilimsel yasaya

bağladıklarında, bu olay çok saçma bir hal alır.

 

       Uçmaya yeni başlayan bir pilot, çok iyi bir iniş yaptığında, bir

sonraki inişinin bu denli etkileyici olmaması daha olasıdır.  Bunun gibi,

eğer yaptığı iniş berbatsa da, bir sonraki, yalnızca şansın yardımıyla daha

iyi olabilir.

 

       Çok güzel bir filmin ikinci çevrimi, orjinali kadar güzel olmaz.

Bunun nedeni, ilk filmin popülerliğinden yararlanmak isteyen açgözlü film

endüstrisi olmayıp, sadece ortalamaya doğru gerileminin bir başka

örneğidir.

 

       Ortalamaya gerileme,  yüzeysel bir benzerlik gösterdiği halde,

aşağıda bahsedilecek olan kumarbaz aldanması – yazı/tura atışları sonucu üst

üste gelen turaların ardından, büyük olasılıkla yazı geleceği beklentisi –

olayından ayrılmalıdır.

 

 

 

                             Kumarbaz Aldanması

 

       Bir bozuk parayı üst üste birçok kez havaya attığını düşünün.  Eğer

parada hile yoksa, tura ve yazıların sayı karşılaştırıldığında, bunların

ender olarak yarı yarıya olduğu görülür.  İki oyuncu ele alalım – Peter ve

Paul –  ve bunların günde bir kez yazı/tura attığını ve Peter’in tura,

Paul’un ise yazı tuttuğunu kabul edin.  O ana dek turaların sayısı daha

fazlaysa Peter önde, yazıların sayısı fazlaysa da Paul önde sayılacaktır.

Peter ve Paul’ün, her ikisinin de herhangi bir zamanda önde olma

olasılıkları eşittir; fakat önde olan her kimse, büyük olasılıkla başından

beri önde olmuştur.  Örneğin 1000 kez yazı/tura atılmış ve sonuçta Peter

önde bitirmişse, onun oyun sırasında % 90’dan fazla önde olma olasılığı, %

45 – 55 önde olma olasılığından fazladır.  Bunun gibi eğer sonuçta Paul

kazanmışsa, onun oyun sırasında % 96 dan fazla önde olma olasılığı % 48 – 52

önde olasılığından çok fazladır.

 

        Bu sonucun sezgisel tahminlerle karşıtlık içinde olmasının nedeni,

belki de birçok kişinin ortalamadan sapmaların, adeta lastik bantlabağlı bir

mekanizmayla, uzun vadede ortalamaya yaklaştığını düşünmeleridir.  Yani

onlara göre sapma ne kadar büyükse, ortalamaya iten güç de o kadar

büyüktür.  Kumarbaz aldanması denen hatalı inanaç, yazı/tura atıldığında

birkaç kez üst üste tura gelirse, ondan sonra yazı gelme olasılığının daha

fazla olduğuna dairdir.  (Benzeri inançlar rulet çarkı ve zar için de

geçerlidir.)  Oysa yazı/tura için havaya attığınız paranın, ne ortalamalar,

ne de lastik bant mekanizması hakkında hiçbir bilgisi yoktur ve eğer 519 kez

tura, 481 kez de yazı gelmişse, toplam tura sayısıyla toplam yazı sayısı

arasındaki farkın giderek kapanma olasılığı, artma olasılığıyla aynıdır.  Bu

yazı/tura atılmaya devam edildikçe, turaların sayısı 1/2 ‘ye yaklaşsa da

doğrudur.  Kumarbaz aldanması, farklı bir olay olan – ve gerçek olan –

ortalamaya doğru gerilemeden ayrı tutulmalıdır.  Yazı/tura bin kez daha

atılsa, ikinci binde tura sayısının 519’dan küçük olma olasılığı fazladır.

 

       Aşağıda bahsedilecek olan  Büyük Sayılar Yasası’nın – bir olayın olma

olasılığıyla, oluş sıklığı arasındaki farkın, uzun vadede sıfıra yaklaşması

  • kumarbaz aldanmasını desteklediği görüşü de yanlıştır.

 

 

                            Büyük Sayılar Yasası

 

      İlk kez James Bernolulli tarafından 1713’te tanımlanan Büyük Sayılar

Yasası – hilesiz bir parayla – tura sayısının oranının toplam atış sayısına

bölünüp, sonucun 1/2 ‘den çıkarılmasıyla elde edilen farkın, atış sayısı

arttıkça, doğal olarak sıfıra yaklaştığının kanıtlanabileceğini savlar.

Bu, atış sayısı arttıkça toplam tura sayısı ile toplam yazı sayısı

arasındaki farkın küçüleceği anlamına gelmez; genelde bunun tam tersi

gerçekleşir.  Sonuç olarak, büyük sayılar yasası, kumarbaz aldanmasını

desteklemez.

 Yukardaki yazıya senarist, editör arkadaşım Akın’ın yorumları şöyle;

 Dogrudur… Ozellikle de kumarda…

 Velakin, buyuk sayilar yasasini ve ortalamaya gerileme

egilimini, zihinsel gelisme skalasina uygulamak, her zaman

dogru sonuc vermez. Zihinsel mekanizmanizin bi rulet

sisteminden acicik daha geliskin olduguna inaniniz ve

moralinizi bozmayiniz…

 Zihinsel yukselmelerin de sonucta ortalamaya gerileme ile

surecegi teorisi, salt niceliksel yorum yapildiginda dusulen

bi  yanilgidir bazen.  Oysa aslinda, ortalamaya gerileme

sanilan sey, bilincin yeni citasini yerine iyi oturtmak icin

verilen moladir. Buna teneffus (nefeslenme) denir. Bu

teneffus, bir alt basamaktan kopmamayi da saglar.  (bilgi

ile varlikin dengede kalmasi).

 Binaenaleyh, teneffus ile durma arasindaki fark, cis molasi

ile benzin bitmesi  arasindaki fark gibidir. Farki

farketmenin yolu, surucunun elinin nerede olduguna

bakmaktir.  Pantolon fermuarinda mi, yoksa bagaj kapaginda

mi? Hihihi…

 Ve genç fizikçi arkadaşım Metin’in bakışı da şöyle;

       Büyük sayılar yasası, kuramsal bir olasılığın gerçek yaşama, gerçekte

olan şeylere bir tür rehber olduğu doğal görüşüne bir temel sağlar.

 Ortalamaya gerileme yasası diyelim şimdilik, yasa olması için bir çok acı çekmesi gerek sölenen açıklamaların. Yazıda bahsedilen açıklamalara gelelim; devam filmlerinde herzaman serinin ilk çekilen filmi diğer çekilen filmlere göre  daha çok sevilir daha başarılıdır. Zeki anne babaların çocuklarının anne babanın zeka düzeyinden daha aşagıda olması… ve diğer örnekler üzerinde biraz düşünelim derim. Acaba bu ön yargılar ne hallerde doğru ne hallerde yanlış olabilirler.

 Sinema tarihi sayısız örneklerle doludur devam filmlerinin ilki kadar başarı sağlayamaması konusunda. Rock serisi, İlk Kan serisi, Star Wars, Polis Akademisi, Bond ve diğer devam filmlerinde olduğu gibi ilk filmin yakaladığı ilgili yakalayamamıştır. Örnekler uzayımızı genişletelim. Zeka olayına gelelim zeki anne babaların çocukları anne babaları kadar zeki olamıyorlar bununla ilgi örnekler uzayımızı yapalım; çok sevgili Einstein’ın çocukları neden babaları kadar zeki değiller. Dirac, Heiseberg, Fermat, Gauss, Bohr ve diğerleri örnek uzyımızı istediğimiz kadar genişletebiliriz ve yaptığımız varsayımlar gözlemlerle uyuşmaktadır.

 Burada istatistik ve olasılık bilgilerimizi biraz kurcalamamız gerekecek. Elimizde bir sayısal dağılım olduğunu varsayalım. Bu sayısal değerler ne ile ilgili olursa olsun mevzu bahis değil yani. Bu noktada birçok istatistiksel dağılım mevcuttur. Bu dağılım belli değerler etrafında salınsın yani belli değer aralıklarında gidip gelsin. Bu bir gerçektir ki bu sayısal değerler içinde ortalama değerden çok büyük büyük veya çok küçük değerlere sapabilir. Bu sapmadan sonra muhakkak sayısal değerler ortalama değere dönmek zorundır.

Bu arada zekilerin çocukları zeki olmazsa acaba toplum nereye gidiyor diyebiliriz. Aslında toplum ileri gidiyor tabii ki ama biz çok büyük bir sayısal evren içinde sadece bizi ilgilendiren daha küçük sayısal evrenlere doğru ilerledik (acaba geriledik mi?) yani örnekler uzayımızı küçülttük. Bu küçük saysal havuz içinde aldığımız değer bizi şaşırtmadı. Ama büyük sayısal havuzunda olaylar esasen kopuyor. Ortalama değerlerin içinde üst ve alt değerlere genişleyen durumlar olabilir derim  ben… ama hangi şartlarda olabilir? bu tabiki başka bir konuşmanın konusu.

 

Harikasınız arkadaşlarım… Düşünmek güzel şey. Bunun için vakit ayırdığınız için size minnettarım. Ve ben de biraz yorum yapayım ama muhtemelen saçmalayacağım yine J

 Şu havuz işini oldum olası hayal ederim ben, belki biraz daha duygusal bir şekilde… Dünya üzerinde düşünülebilen her şeyin bizim kontrolümüz dışında büyük bir havuza düştüğünü hayal ederim. Bu havuzun içine onbinlerce yıldır neler düşmüştür neler, saymakla bitmez.

 Eğer müsaade ederseniz ben “ilham” denilen şeyin bu havuzdan çıkıp geldiğini düşünüyorum. Tabii algı kapılarımızı açmışsak ve her neviden fikri duymaya kendimizi hazırlamışsak…Bu sanki “geri besleme” ya da “döner sermaye” gibi kavramları hatırlatıyor bana. Eğer her hangi bir konuda sivrilen “skorlar” ayni yerde sivrilmeye devam etseydi ne olurdu acaba diye soruyorum kendime…

 Evrende ve uzantısı olarak dünyamızda herşey bir denge içindeyse ki öyle olmalı hem fiziksel hem de felsefi önermeler bu yöndedir, bu durumda çok fazla sivrilen bir yer  mevcutsa çok fazla alçalan bir yer olmaktadır ayni zamanda.

 Ve bu sivrilme ve alçalma olayının sınırsız şekilde ilerlediğini varsaysak sonuçta ne olurdu? Buna fizikçilerin cevap vermesi lazım, ben duygularımla bunun bir felaket olacağını hissediyorum nedense J

Sanki bu durum, evrenin kontrolsüz olarak büyümesine neden olurdu gibi geliyor bana. Kontrolsüz genişlemeler felakete neden olur bildiğimiz hayatta!  Evren yasalarının makro düzeyde işleyişleri bizim hayatlarımızdaki mikro işleyişinden farklı olamaz. Çünkü biz BİR ve TEK olanız.  

Bu durumda evren kontrolü ortalamaya gerilemek ile sağlıyor olmalı. Bunun tersinden bahsetmiyor yukardaki yazı; bu işlem ayni zamanda ortalamaya ilerlemeyi de getiriyor. Yani sivrileni aşağı çekerken geride kalanı bir adım ilerletiyor bu sistem. Mükemmel….

Sibel Atasoy

 

9.03.2002 – 04.37

Ortaköy