Sicim Kuramı (Membran Teoremi, String Theory)

Sicim Kuramı, fiziğin temel modellerinden birisidir. Yapı taşı olarak Standart modelde kullanılan boyutsuz noktalar yerine, tek boyutlu uzanıma sahip sicimler kullanılmaktadır. Bu temel yaklaşım farklılığı, parçacıkları noktalar olarak tasvir eden modellerde karşılaşılan bazı problemlerden sakınılmasını sağlamaktadır.

sicimkurami

Kuramdaki temel fikir, gerçekliğin esas bileşenlerinin rezonans frekanslarında titreşen ve Planck uzunluğunda olan (10-35 mm civarı) sicimler olduğudur.[1] Sicim teorisine göre evrendeki her madde tek bir şeyden oluşuyor: titreşen ince sicimler. Farklı rezonanslarda titreşen bu sicimler, evrendeki her şeyi meydana getiriyor. Sicim kuramı, evren’i oluşturan en temel, bölünemeyecek kadar küçük bileşenlerinin nokta gibi parçacıklardan değil, titreşen minyatür keman tellerine benzeyen sonsuz küçük döngülerden oluştuğunu öne sürer.[2]

Fizikçilerin karmaşık teorileri, içinden çıkılmaz denklemleri ve insanı şaşkına çeviren bir jargonu anlamak gibi yetenekleri olsa da, aslında onlar basitliği severler. Gerçekliğin, temelde basit olduğunu kabul ederler. İşte bu yüzden parçacık fiziğinin standart modelinden memnun değiller. Bu model, elektronlardan kuarklara, muonlara evrendeki her şeyi oluşturan 57 (son sayımda) farklı parçacığın özelliklerini ve birbirleriyle etkileşimini açıklıyor. (Muon ilk keşfedildiğinde bir fizikçi “Onu da kim sipariş etti?” diye sormuştu.)

Chicago yakınlarındaki Fermilab’da çalışan fizikçi Joe Lykken, “Evrenin en temel parçasının 57 çeşit olması çok gülünç.” diyor. Daha temel bir gerçeklik arayışı, fizikçileri sicim teorisini kabul etmeye yönlendirdi.
Bu teorinin alışılmışın dışında bir özelliği –bazılarına göre bir dezavantajı– var: En az dokuz uzaysal boyut gerektirmesi. Bunlardan altısını ise üç boyutlu bir dünyada yaşayan bizler algılayamıyoruz.

Teori, şu ana kadar deneyle desteklenmedi. Sicimleri gören kimse yok; tahmin edilenden çok, hatta trilyonlarca kat daha küçük olabilirler. Gizli boyutlara gelince, onlar da arabanızın anahtarını nerede unuttuysanız oradalar.

Devamını oku “Sicim Kuramı (Membran Teoremi, String Theory)” →

Bukalemunlar

bukalemun
Bulundukları ortama uymak için renk değiştirmezler.

Bunu hiç yapmamışlardır; hiçbir zamanda yapmayacaklardır. Bu tamamen bir mittir. Tümüyle uydurmadır. Koca bir yalandır.

Bukalemunlar değişik duygusal haller sonucunda renk değiştirirler. Eğer bu ortamla aynı renge denk geliyorsa tamamen tesadüftür.

Bukalemunlar, korktuklarında, bir tehlike atlattıklarında yada bir kavgada kazandıklarında renk değiştirirler. Bazen karşı cinsten bir bukalemunu gördüklerinde de renk değiştirirler. Bazende ısı ve ışıktaki değişikliklerde renk değiştirirler.

Bukalemunların ortama uymak için renk değiştirdikleri düşüncesinin bu kadar ısrarcı olması tuhaftır. Bu uydurmaca ilk defa Antigonos adlı bir yunanlı yazarın M.Ö. 240 civarında yazdığı eserinde görülür.

Bukalemunlar hakkında bildiğimiz tek şeyin yanlış olması bu konuyu kısa devre bölümüne almama sebep olmuştur.

Onbirinci Tabaka; Bilge Tanrısal Dişi-Saf Şefkat

İnsanlığın cinsiyet meselesi çok uzun bir zamandır dengelenmemiştir ve erkekler, daha iri olduklarından, kazanırlar! On-birinci Tabaka, şefkatli İnsanı dengelemek, böylece bilge, tanrısal dişinin hem erkeklerde hem de kadınlarda ortaya çıkabilmesini mümkün kılmak için mevcuttur.

Cinsiyet dengesinin nasıl olmasının tasarlanmış olduğu konusunda size büyük bir ipucu vereceğim. Size kendi DNA’ larının tohumunu ekmiş olanlara “Yedi Kız Kardeş” (Pleiadesliler) deniyordu. Yüz bin yıldır kuşaktan kuşağa aktarılan, dünyanın birçok bölgesinde taşlara resmedilen mitolojinin çoğunda, bazı uzaylı kadınların Dünya’ya indikleri ve küçük adamların onları kovaladıkları anlatılır! Aslında, erkekler hiç de küçük değildiler, ama kadınlar iriydiler. Uzay yolculuğu yapmak kadınlara düşüyordu, çünkü onlar buna daha uygundular. Pleiadesli erkekler daha sonra geldiler ve onların da özel nitelikleri ve becerileri vardı; bu tanrısal, bilge bir dişi enerjiyi ön plâna çıkaran, çok onurlu ve paylaşan bir kültürdü. Hem kadınlar hem de erkekler bilimcilerdi, her iki cins de birbirine saygı duyuyordu ve onların kültüründe hiçbir cinsiyet engeli, hiçbir şablon ve kölelik yoktu.

Dolayısıyla, bu dengenin nasıl olması gerektiğiyle ilgili kaydedilmiş-plân sizin DNA’nızda bulunmaktadır. Yine, On-birinci Tabaka da, siz onu isteyene dek öylece hareketsiz duran bir enerjidir. Ama yeni değişimde o hafifçe aktifleşmiş ve 2004’te- ki Venüs geçişiyle birlikte daha etkileyici bir enerjiye kavuşmuştur. İnanılmaz bir biçimde, Venüs geçişi Haziran 2012’de tekrar vuku bulacaktır. Genellikle bu geçişler yüzlerce yıl arayla meydana gelir, ama bu iki geçiş birbirine çok yakındır. Bunun nedeni ne olabilir? Çünkü gezegeninizin bu şefkatli, anaç enerjiye ihtiyacı vardır ve Venüs’ün Dünya’ya aktardığı enerji tam olarak budur. O sevgi, güzellik, şefkat ve yumuşaklık getirir ve iki geçiş arasında sadece sekiz yıl vardır. Sekiz sayısı, tezahür eden bir enerjiyi temsil eder ve dünyanızın buna ihtiyacı vardır.

Bu geçişin amacı ve yararı nedir? Bu, Gaia’ya enerji zerk etmektir. Geleceğin yakıtını depoya doldurmaktır, ki böylece insanlık onun için hazır olduğunda, enerji çoktan orada bulunuyor olacaktır. Gaia ve sizin DNA alanınız birbirine çok dolaşıktır. Yerküre’nin Kristalimsi Ağı’na hitap eden (onunla konuşan), sizin DNA titreşiminizdir. Sizinle Gaia arasındaki ilişki o kadar güçlüdür ki, bir Işık-işçisi bir bölgede meydana gelecek olan bir depremi önleyebilir! Bunu biliyor muydunuz? Böylece, DNA’nın bu tabakası insanlığın geleceği için hazırlanmıştır ve mevcut olan yüksek titreşimden ötürü kitlelerin bilgeliği artmaya başlarken aktifleşmeye hazırdır. Ama bu tanrısal dişi enerji Gaia’da depolanmaz. O sizin içinizde depolanır!

On-bir sayısının, sadece “aydınlanma” anlamına gelen bir ana sayı olmadığına, içinde Kryon’un sayısını da taşıdığına dikkatinizi çekerim. Yirmi bir yıl önce yayınlanan Birinci Kitabımızda açıkladığım gibi, benim sayılarım dokuz ve on-bir’dir, yani tamamlama ve aydınlanmadır: Eskinin tamamlanması ve değişimin yarattığı bir aydınlanmanın başlaması.

Bu dünyadaki tüm üstatlardaki fark, DNA’nın On-birinci Tabakasıdır. Bu dünyada yaşamış olan üstatlarda dişi enerjiyi görebilir misiniz? Onların cinsiyetlerine bakmayın. Onlardaki dengeyi göremiyor musunuz? Erkeklerin gözlerindeki şefkati, kadınların gözlerindeki gücü görebilir misiniz? Bu kutsal, tanrısal olan ve İnsandaki On-birinci Tabakanın yardım ettiği bir dengedir. O, bu amaçla oradadır; çünkü cinsiyet bölünmeye, nefrete, önyargıya ve daha da kötüsüne neden olabilir.

On-birinci Tabaka, Tanrı tabakalarının İkincisidir ve gerçekten de evrendeki en güçlü kuvvettir, çünkü o tüm insanlığın -anne enerjisi içinde özetlenen- şefkatini temsil eder. O, İnsan onu istemedikçe orada olmayan bir enerjidir. Onu istemedikçe kadınlar bile ona sahip olmazlar. O, tanrısal dişi enerjidir ve her iki cinsiyet içindir. Hepinizdeki “ana”yı temsil eder, ama sadece anayı değil, tanrısal şefkatli bir anayı.

Kryon’dan özetleme-sa

Titanic

VİOLET JESSOP’UN LANETİ

Titanic. Titanic. Titanic.

Bu gemiye dair her şey büyük. Büyük gemi. Büyük felaket. Büyük enkaz. Büyük film.
titanik
Sizi yaşananların detaylarıyla sıkmayacağım. Eminim birçok kez duymuşsunuzdur. Ayrıca, ben burada batmayan Violet Jessop’tan bahsetmek istiyorum.

Ne düşündüğünüzü biliyorum. Batmayan Molly Brown, değil miydi o? Elbette ama siz başka bir hikayeden bahsediyorsunuz. Molly tek bir deniz kazasından kurtuldu. Violet Jessop ise, her nasılsa, üç!

Önce, Violet’in yaşam öyküsüne bakalım ve bu felaketlerden nasıl zarar gördüğünü öğrenelim.

Violet, 2 Ekim 1887’de, ailesi Dublin’den Arjantin’e göç ettikten kısa süre sonra doğmuştu. On sekiz yaşına geldiğinde babası öldü ve annesi de tası tarağı toplayıp Avrupa’ya geri dönmeye karar verdi.

Violet, yirmi bir yaşına geldiğinde, hangi mesleği seçmek istediğine karar vermişti. Hostes olmak istiyordu. Hayır, bir uçak hostesi değil; büyük bir geminin kamarotu. Kamarot, zengin insanların kaprisleriyle uğraşan kamara hizmetçileri için uydurulmuş şık bir isimdi.

îlk yolculuğu, 28 Ekim 1908’de denize açılan Royal Mail’in Ormoco’sunda başladı. 28 Eylül 1910’da, White Star Hattı’na geçti ve Majestic adlı gemiye bindi.

White Star, sermayedar J.P. Morgan’ın büyük mali yardımı sonucunda, tüm zamanların en büyük gemilerini inşa etme projesine başlamıştı. Üç tane kardeş gemi yapılacaktı: Olympic, Titanic ve Gigantic.
Devamını oku “Titanic” →