Amerika’nın İlk Metrosu

BÜYÜK BİR SIRDI

Büyük şehirlerin hemen hepsinde, trafik sorununa çözüm arandığı dönemler olmuştur. Bugün, leş kokulu otobüsler ve her tarafları boyanmış trenler makul sayılabilecek bir çözüm sağlıyorlar. Ama ya on dokuzuncu yüzyılda bu sorunla karşılaşan şehirlerde ne yapılıyordu?

On dokuzuncu yüzyılda kalabalık bir şehirde yaşamanın nasıl olacağım bir düşünün. Toplu taşımacılık araçlarına sahip olmayan milyonlarca insan. Unutmayın ki, motorlu araçlar da henüz icat edilmemişti. Sokaklarda sadece acayip kokulu pislikler bırakan bir sürü at arabası vardı. Burnunuzu kapatmayı unutmayın!

New York şehrinde de benzer bir taşımacılık sorunu mevcuttu ve malum, kullanışlı bir çözüm üretilemiyordu.

Bu noktada devreye Alfred Ely Beach giriyor. Bu adamı tanımıyorsanız dert etmeyin, zaten çoğu kişi tanımaz.

Bilmeniz gereken, Alfred’in 1846 yılında, arkadaşı Orson D. Munn ile birlikte Scientific American adlı yeni bir yayının haklarını satın aldığıdır. Kısa sürede editörü olduğu bu yayını bugün de bildiğimiz büyük bir dergiye dönüştürmüştür.

Muhtemelen, böyle bir dergiyi satın alacak parayı nereden bulduğunu merak ediyorsunuz. Madem bilmek istiyorsunuz, size anlatacağım.
Devamını oku “Amerika’nın İlk Metrosu” →

Yönetim şeklinde yıllar önce devrim oldu

İlk gençlik yıllarımızda, resmi -gayrı resmi iş yerlerinde çeşitli kademelerdeki yöneticilerin çoğu, kendileri olmadığında bütün yapının işlemez olacağını büyük aksaklıklar çıkacağını söylerdi, bu doğruydu da kısmen çünkü yapılanmaları bu niyetle kuruyorlardı; insan yetiştirmiyor, bilgilerinin büyük kısmını paylaşmaktan sakınıyolardı. Ben o günlerde bunu onlar adına anlayışla karşılıyordum çünkü korku vardı içlerinde, başkasının kendi yerini alabileceğine dair korku. Bunun sebebini de daha 6 ay çalışmayla fark ettim (bu arada bir yandan da okuyordum) çünkü değişim ve genişleme, boşalarak yeni şeylere yer açma gibi tamamen fizik yasalarından bi haberdiler. Okumuyor, araştırmıyor, daha da beteri aynı seviyede yada diğer seviye çalışanlarla gerçek iletişim kurmuyorlardı. (onlara gençler kasıntı ve bencil gözüyle bakarlardı), böyle görmüşlerdi eskilerden ve böyle devam etmesi gerektiğini sanıyorlardı! Ama olmadı! Çünkü iletişim çağı tusanami gibi üzerimize geliyordu, “ilişki ve paylaşım” tüm işyerleri için başarıda vazgeçilmez statüye yükseliyor,bilgiye erişim sudan ucuz oluyordu,   el üstünde tutulan davranış ve söylem artık şu oluyordu: “ben olmadığımda da he şey tıkır tıkır yürür” ve bunun gerisinde bi gülümsemeyle ekleniyordu “çünkü sistemimi öyle kurdum!” .. İnsanlar bununla gururlanmaya başladığında (ki ben de böyle bir yönetici oldum, çok hızlı yükselttiler beni) iş yerleri profesyonelleşmeye başladı, paylaşılan ve geliştirilen deneyim onların iskeletlerini güçlendirdi ve en azından bazı alanlarda gelişmiş ülkelerle ilişki başladı.

Mantık zaten bunu gerektiriyor; sınırsız bilgi ve deneyim varken, bende olduğunu varsaydıklarımı kıskanmak ve saklamak için hiç bir sebep yok. Onu verdiğinde yer boşalır ve oraya hayal bile edemeyeceğin(?) şeyler dolar. Bilincimizin üç yönüyle ilişkili olmak budur. 

(?) Önceden hayal bile edemeyeceğin şeyler, bilincinin 3 bölümünde uyanık zihnin LONO’dan bağımsız olarak işlenmektedir, dünyanın her yerinde tüm insanların bilinciyle ortak bir devinim içinde, her an alışveriş halindedir. O halde mevcudu saklamak diye bir şey zaten yanılgıdır. Kimse kimseden bir şey saklayamaz 🙂

Barometre ile yükseklik ölçümü

Bu soru Kopenhagen’daki bir üniversitenin fizik sınavından alınmıştır:

“Bir gökdelenin yüksekliğini barometre ile nasıl bulursunuz, anlatınız.”

Öğrencilerden birinin cevabı:

“Barometrenin ucuna bir ip baglarsınız.Sonra gökdelenin tepesinden asıp sallarsınız. Barometre yere değdiğinde ipin boyuyla barometrenin boyunun toplamı gökdelenin yüksekliğini verecektir.”

Bu oldukça orijinal cevap hocayı çileden çıkartmaya yetti ve öğrenci dersten kaldı.

Öğrenci cevabının doğruluğu konusunda itirazda bulundu ve üniversite durumu çözmek için başka bir hoca gönderdi. Bu noktada öğrenci hakkında ne düşünürdünüz? Sizin kararınız ne olurdu ? Çocuk kalmalı mı geçmeli mi ?
Devamını oku “Barometre ile yükseklik ölçümü” →

Joe Flom’dan 3 Ders

Joe Flom büyük buhran yıllarında New York’ta Yahudi bir göçmen ailenin çocuğu olarak doğmuştu. Aile aşırı yoksuldu. Joe küçük yaşta avukat olmayı kafasına koymuştu. Azmetti, çalıştı ve Harvard’ı bitirdi. Tipinden ve Yahudi oluşundan dolayı iş için başvurduğu hiçbir büyük avukatlık firması onu kabul etmedi. Nihayet 3 avukatın kurduğu yeni yetme Skadden ve Arps firmasında iş buldu. Kısa sürede firmanın büyük ortağı oldu.

Bugün Skadden ve Arps dünya çapında 23 ofiste 2000 avukatın çalıştığı, bir milyar $’ın üstünde ciro yapan, dünyanın en güçlü ve büyük avukatlık firmalarından biridir. Şirket satın alacaksanız veya şirketiniz satın alınıyorsa kendinizi ya bu firmaya emanet edersiniz, ya da ‘keşke etseydim’ dersiniz. Bu hikaye şimdiye kadar anlattıklarımı tekzip mi ediyor sizce? Yoksulluktan zirveye çıkan biri. Ne demiştik? Başarılı insanların başarısı bir tek kendilerinden kaynaklanmaz. Geldikleri yer ve bulundukları ortamın bir ürünüdürler. Joe’nun zekasını, kişiliğini veya hırsını bir kenara bırakalım. Tabii ki bunlara bolca sahipti. Ama diğer faktörlerin hepsi aleyhineydi, ancak hepsi beklenmedik şekilde fırsat ve avantaj teşkil etti.
Devamını oku “Joe Flom’dan 3 Ders” →

Zeigarnik Etkisi

Rus psikolog Bluma Zeigarnik tarafından ortaya atılmıştır. Bu etkiye göre tamamlanmayıp eksik kalmış işlerimiz tamamlanıp bitmiş işlerimize göre daha kolay ve net hatırlanmaktadır.

Hayatımızda alıştığımız bir akışta devam eden şeylerin birden bire sona ermesi ile içine düştüğümüz durum yarım kalmışlık, tamamlanmamışlık hissidir ve kişiler bu gibi durumları sürekli hatırlayarak sindirmekte zorlanırlar.
Bu etki dizilerde, reklamlarda, fotoğraflarda ve günlük yaşamda birçok anda bilinmeden, farkedilmeden kişiler tarafından da kullanılmaktadır.