Hey gidi Castaneda ve tüm emeği geçenler…

Toltek Bilgeliğinde Enerji ve Varlıklar

Toltek ya da şaman bilişinin temel öğesi, enerjidir. Evrenin en ince ayrıntısı bile bir enerjinin ifadesidir. Bu enerjiyi dolaysızca görme edimi sonucu Şamanların ulaştığı bilgiye göre; tüm evren, aynı zamanda hem birbirine karşıt, hem birbirini tamamlayıcı çift güçlerden oluşur. Bu iki güce canlı ve cansız enerji adı verilir.

Cansız enerji, farkındalıktan uzaktır. Canlı enerjinin titreşimsel durumu ise farkındalık adını alır. Yeryüzündeki tüm canlılar titreşimsel bir enerjiye sahiptirler. Titreşimsel bu varlıkların hepsine, organik varlıklar denir. Enerjinin bağlılığını ve sınırlarını belirleyen şey organizmanın kendisidir. Bir organizmaya bağlı olmaksızın titreşen canlı enerji toplamları da bir bağlılığa sahiptir ve bunlara inorganik varlıklar denir.

Canlı olmanın temel koşulu; evrendeki başıboş enerjiyi duyusal veriye çevirmektir. Basit bir indirgemeyle vericiden verileri alıp sese ya da görüntüye çeviren radyo ve TV gibi… Organik varlıklar, aldıkları bu enerjiyi bir tepkiye çevirerek bir açıklama dizgesi şekline dönüştürür. Bu da varlığın kendi evrenini oluşturan edimdir.

İnorganik varlıklar âleminde ise, dönüştürülen duyusal veri, onların âleminde bizim aklımızın alamayacağı yorumlar şeklinde gerçekleşir. O boyut bizim için tanımlanamaz durumdadır; dünyasal algımıza bağlılığımız gereği…

Duyusal verilerin açıklanma dizgesi, bizim bilişimizi oluşturur. Organik varlıkların tümünün kendilerine özgü ayrı bir bilişi vardır. Tüm organik varlıkların bağlı olduğu bir biliş noktası da Ortak Bilişi oluşturur. Şaman bilgeliği; bilişimize geçici olarak ara verebileceğimizi ve o anda evrendeki enerjiyi aktığı gibi görme edimini gerçekleştirebileceğimizi söyler. Bu görme; gözlerimizle gerçekleşmese de onlarla görüyormuş gibi dizgelenebilir.

Bu görme anında organik varlıklar; ışıklı toplara benzeyen enerji toplaşımları olarak algılanır. Bu ışıklı topların her biri bireysel olarak evrende mevcut olan bir enerji kütlesine bağlıdır. Bu enerji kütlesine karanlık farkındalık denizi adı verilir. Işıklı toplar; kendi ışıltılarından daha parlak olan bir noktalarından bu denize bağlanırlar.

Bu bağlantı noktasının adı Birleşim Noktası’dır. Karanlık farkındalık denizinden gelen enerjinin algılanmasının bu noktada gerçekleştiği kabul edilir. Birleşim noktasında veriye dönüşen enerji, bizi saran dünya olarak yorum kazanır. İnsana, karanlık farkındalık denizinden gelen enerjiyi veriye çevirecek şekilde yeterlilik sunulmuştur.

Evrenin kendisi de sonsuza dek uzayıp giden ışıklı iplikçiklerden oluşmuştur. Işıklı telcikler birbirine asla değmeden uzayıp giden kütleler halindedirler. Herhangi bir kütleye odaklanma haline ise niyetlenme denir. Şamanlar göre; bütün evren bir niyet evrenidir ve anlakla eştir. Titreşimsel enerjinin en uç noktası, kendisinin farkında olan varlığın kendisidir. Evrendeki bütün potansiyel dönüşüm ve değişimler rastlantısal değil, titreşimsel enerjinin; enerji akışı düzeyinde yaptığı niyetlenmenin ürünüdür.

Hayatımızda var olan her kavram; niyetlenmemiz sonucu cereyan eder. Bizim bu satırlarda iletişim kurmamız için bilinçaltımızı ve bilincimizi kullanarak paylaşım yaratacak ortamı oluşturmamız da bu niyetlenmenin bir sonucudur. Aynı enerji kütlesini kullanarak ortak bilişte buluştuğumuz bir noktadır şu saniyeler.

http://www.sonsuz.us/node/sonsuzluga_toltek_bakisi

Hey gidi Castaneda ve tüm emeği geçenler,minnetarlığımızı kabul edin lütfen

Bilmediğiniz şeyi bilmezsiniz!

Dürüstlüğe dayanan yeni kurumlar, eski enerjiyi aşacak demiş Kryon 🙂 Eh bunu söylemek kolay çünkü çoğumuzun (sayı saymayı bırakın derdi RA, kulakları çınlasın) beklentisi bu yönde. Yeni buluşla yeni iş paradigması gelir. Siz bilmediğiniz şeyi bilmezsiniz, bu yüzden gelecek olan hakkında-eski bir enerji dünyasına dayanarak-önceden karar vermeyin diye ilave etmiş. Yani hayallerinizde limitsiz olmaya çalışın, rasyonalize etmeyin bakalım nasıl olacak demek istiyor, belki cam tavanın kalktığını bizzat tecrübe edebiliriz 🙂

Örneğin eski enerjiyle hareket ettiğini düşündüğünüz bir kurum ya da kişiyi kara listeye alıyorsunuz ve aslında bunu yapmak gerçek amacınızı hiç de yansıtmıyor çünkü siz aslında ortaya çıkan işe itirazlısınız, o halde ortaya çıkan işte bir değişim yaşansa çoğumuz bunu farketmeyiz çünkü dikkatimiz orada değil, kişiselleştirilmiş bir kara liste var!
Şu kara listeleri sal gitsin yaw! Sadede gelelim hep birlikte ziyafete konalım diyorum 🙂

(amiyane tabirlerim affola)

Not: DNAmıza yüklü eski korkular tetikleyici oluyor bunun farkındayım da, yine de kendime bir hatırlatayım dedim.

*

Stresin yol açtığı tüm gerilimlerin, salıverme ve gevşeme döngüsünü tamamlayamadığında ilgili kaslarda depolandığını ve hastalık adı verilen sonucun böyle ortaya çıktığını biliyoruz. Öyleyse stresten uzak duralım diyebilir miyiz? Bunun mümkün olmadığını preshamanlar biliyor 🙂 Çünkü bu dünyadaki her şey strese sebep olur, kötülüğünden yanlışlığından değil sadece limitsiz -tanımsız- bir şeyin daracık bir kapta yer bulma uğraşıdır varlık aleminde olmak. O halde Stres-gerilim-salıverme-rahatlama döngüsünün bozulmaması hayatidir biz insanlar için. Her insan kendisine en uygun gevşeme yolunu/yollarını bulur, daha önemli olan bunu yaşadığı sürece periyodik olarak yapabilme -nefes alma gibi- kararlılığını sürdürebilmesidir. Şu haber linkindeki gibi bir mekanizmadan bahsediyorum, ayrıca tüm organlarımızın kas yapısının olduğunu da akılda tutmak lazım: http://yeniboyutlar.com/psoas-kasi/

  1. not: Aslında “Stres-gerilim-salıverme-rahatlama” doğal döngüsünü tıpkı diğer otonom aktiviteler gibi (bedenimizde yapılan tüm periyodik işlemler) otomatiğe bağlanabilir bu değerli görevde KU’nun iş tanımına eklenebilirdi (yani program yazılırken) ama yapılmadı. Neden? Bu döngünün bozulması 3B dediğimiz frekanstaki deneyim çeşitlemesini sağlıyor! Bunu da hatırlatmak isterim.

Varlık boyutunda yer almak, karar vermeyi gerektirir (Lono’nun işlevi) hem de binlerce karar. Tüm bu kararlar ağır ya da hafif seçimleri gerektirir, seçim ise mekanizma olarak yargı işlevi gibidir, seçmediğimiz olasılıkları öldürmüş oluruz kendimiz için ve işte o seçilmeyen sınırsız olasılıklar/potansiyeller acaip üzülürler ve stres oluştururlar! Ne kadar basit değil mi? 🙂
Bu durumda, stres çaresizliğin göstergesi değil mi? denebilir
Aynen, sen de biri tarafından seçilmesen çaresizlik hissederdin (seçilmeyen diğer olasılıklar) örneğin yumurta tarafından seçilmeyen binlerce sperme benzetilebilir. Bu sebeple seçim yaptığımızda, seçmediğimiz opsiyonların gönlünü almak ve bu işlemi var olmak için mecburen yaptığımızı bildirmek stresi azaltacaktır 🙂
(Not.3. Ho’ponopono yaparken ya da tanrıdan bağışlanma dilerken insanların gönlünü almaya çalıştığı şey budur işte; seçilmeyen diğer olasılıklar!)
“Ya sen ne diyorsun Sibel!” Diyen olursa ki vardır, “Barış” diyorum, barışın doğasını anlatıyorum sevgili frekanslar.

Peki o halde hic kimsenin “kalbini kırmamak” icin her şey ayni anda seçilebilir mi?

Hayır. Varlık olmanın laneti de budur, hem de tüm boyutlarda ama seçim yapabilmenin özgürlüğü de muhteşemliğidir. Muhteşem bi şey zıttından muaf olur mu?

Sarsılmış Hissediyor!

Evet sarsıldım çünkü Nuh filmini izledim. Beni sarmayacagini dusunerek vizyona girdiginde seyretmemistim, ustelik Russell Crowe’u da severim. Neyse ve bu sozleri yazarken ayni anda seyretmekte oldugum I Origins filmindeki kiz şöyle dedi: “tanri rolunü oynamayi seviyorsun degil mi?”
Galaksiler aşkına!! Onu tam ben soyleyecektim nuh’a ve kız repligimi aninda çaldi! Fakat burada dehset bi ironi var, o bunu bilim adami rolu oynayan kocasina diyordu, ben de peygamber rolu oynayan Russel/Nuha demek üzereydim.
Hayir hayir her sey bu kadar eszamanlı olamaz, hem ne geregi var!
Hayir hayir önceden bileyim, ya da ben yaptim oldu, hem ne fark eder 🙂

Yaratımın ikili doğası, varlık alemi, hiçlik alemi gibi birçok insanı düşündürmüş konular var. Bizler insan olarak sadece belirli aralıkları algılayabilenleriz ve bu limitler değişse , artsa azalsa bile algımız her daim varlık aleminde olur (Bakınız BKÖ ve oyun kuramı), bu sebeple konuya pratik değerler açısından yaklaşmak kafidir. Bu başlıktaki ana fikir, tanrı rolü oynamanın tehlikeli olduğuna dair fikir birliğine varıp, kardeş kardeş yasamaya gönüllü olmak 🙂

Ayrıca şu da var, henüz lineer düşünce sisteminden çıkamamışken, paralel gerçeklikleri, çok boyutluluğu, sonsuz sınırsız şimdiyi yaşamıyor ve sadece hayalini kurmak için debeleniyorken tanrı konusunu önümüze koymak resmen yeni doğmuş bebeğin önüne ispatlanması mümkün olmamış bir matematik teoremi koymak gibi oluyor. Adım adım ilerlemek lazım. Tabi cahil cesareti diye bir şey var örneğin benim BKÖ böyle bir şeyin sonucudur. Neyse ki iddiacı, dayatıcı bir yapım yok, BKÖ ile arama hep biraz mesafe koymuşumdur. Fakat aradan geçen 11 yılda bakınız biraz değişmişim :))))

Alın size mesaj!   Mesajlar frekanslar olarak alıcısı açık herkese çarpıyor, peki o ne diyor? İşte o, alıcının şifre kırıcısına bağlı. Tanrıdan, uzaylıdan ya da arka bahçenden gelsin fark etmez, zaten varlık alemindeki her şey titreşmekte ve her an iletişmekteyken, alıcı olanın da verci olanın da deşifre işlemininin sorumluluğunu, yani kendi rolünün katkısının sorumluluğunu %100 alması şart. Yoksa işler sarpa sarıyor   https://www.youtube.com/watch?v=pGeWBiLVn8g 

Örneğin frekanslar, benim alıcıma ses olarak değil görüntüler olarak çarpar, ilk zamanlarda tek bir kare olurdu ve istediğim kadar orada durur ve onu incelememe imkan verirdi, sonraları iş çığırından çıktı hahahahahahaha görüntüler film kareleri gibi hızla art arda düşmeye başladılar ve bazen hız o kadar yüksek olur ki her kareyi yakalayamazsın tıpkı filmlerde olduğu gibi. Bu akış saatlerce sürer, hatta ben kesmezsem sanki durmazmış gibi gelir fakat hiç denemedim kesmemeyi. Benim de burda bi hayatım var değil mi? Uyumam lazım, dinlenmem,, şifre kırmam lazım falan filan… Yani ben bu detaylı akışa vizyon diyorum ve bütünlüğümün henüz lonomla bilmediğim bir konumundan geldiğini düşünüyorum ve onları paylaşırken de adına bilimkurgu diyorum. Yalnız şunu belirtmekte yarar var ki, bu vizyonları başkalarıyla paylaşma isteği gerçekten yoğun oluyor, bununla baş edemiyorsun, ben medyumların işlevlerinin de benzer bir mekanizma olduğunu sanıyorum.

Sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?

Şu haberin düşündürdükleri üzerine bir güzelleme:)
GATA profesörü kabul etti: “Şizofreni cin çarpmasıdır.”

Cinse bile o senin içinde, kendi üretimin ve yaratımın olunca ne fark ediyor ki! Hangi ismi verirsen ver, ordu malı yer değiştiriyor denir buna hak ağzıyla 🙂
İtirazlar bu söylemin realiteyle uyuşmadığına dair oluyor. Peki onun adına cin yerine bilmem ne nevrozu dendiğinde bu inanç realiteyle uyuşmuş mu olacak? ve Hangi realite?

Vereceğiniz hiç bir ismin üzerine atlamayacağım, bana ne isimlerden. Ben her insanın kendi realitesi olduğunu ve bunu da bizatihi kendi iç rüyasıyla görünür kıldığını biliyorum ki buna öznel gerçeklik diyoruz.
Ünlü Afrika şamanı Mutwa’nın anılarında, sağaltma işlemini gerçekleştirirken hastanın tespiti/inancı yönünde işlem yaptıklarını, örneğin, hastası kendisine musallat olan bi varlık gördüğünü söylüyorsa, onu çadırdan kovana kadar, sopayla, davulla, tokmakla, sözcükle o şeyi ne kadar gerekirse o kadar zaman kovaladığını ve sonunda hasta “tamam şimdi çıktı gitti” diye ikna olduğunda bile işlemi bitirmeyip, çadırın dışında gözden kaybolana dek o şeyi pataklayarak kovaladığını söylemişti. Mutwa, o şeyi görmüyordu, inanmıyordu da ama hastasının inancı o şeyi (cin vs herhangi bir musallatı) hasta için gerçek kılmaktaydı, bunun bilincindeydi.
Gezgin şamanın yolunda da önemli olan pratik sonuçlar almaktır, yöntemleri tartışmak, daha doğru olanı bulmak için kavgaya girişmek vakit kaybı olurdu, hem ne gerek var! Savaşçı/barışçı şaman için önemli olan pono dur yani “doğruluğun ölçüsü etkinliğidir. ” Ya da savaşçı gerekeni yapar.”
Jung da hastalarını tedavi ederken onların inançlarına hiç dokunmadığını, sarsmadığını çünkü yerine koyacak daha iyi bi şeyi olmadığını söylerken muhtemelen dünyanın her yerindeki şaman topluluklarını gözlemlediği o önemli deneyimlerinden yararlanıyordu.

Realite denilen ki biz ona yaratımdan gelen anlamında “nesnel gerçeklik” diyoruz; dünyadaki gelmiş geçmiş tüm insanların (zaten tek zaman şimdi, yani şu an itibariyle) ortak inançlarıyla (buna da paulele diyoruz) oluşmaktadır ve şu an itibariyle nesnel gerçeklik oluşturmakta insanların baz aldığı yöntem/güç; bilimdir. Bunu da yıllardır anlatmaktan usanmadım galiba, hadi bi kez daha söylemiş olayım.

Komik olan ise, daha önce nesnel gerçekliği oluşturmakta baz alınan, animistik ve spiritüel gücün bu yetkiyi elinden kaptırmasıyla ilgili büyük bir hırçınlığa kapılmış oluşudur . Daha da komiği, BİLİM bir yöntemken güç eline geçince o da kendini mutlak ilan ederek, selefinin seviyesine düşmüş oldu! Böylece nerdeyse frekansları aynı seviyeye geldiği için de kıyasıya savaşıyorlar.

Gezgin Şamanın yolunda altıncı prensip MANA; “Bütün güç içerden gelir” der. Yani yetkilendirme içeridendir! Şimdi düşünün bakalım sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?

Kendimizi sevmemizin yegane yolu mu?

Kendimizi sevmemizin yegane yolu çocuklar gibi görünüyor, sanki başka türlü buna izin vermemişiz, toplum ve tabi kendimiz ancak çocuklarımız üzerinden kendimizi sevmemize, kollamamıza izin veriyor, aksi takdirde narsist, kendini beğenmiş, bencil damgalarına maruz bırakabiliriz kendimizi. Öyleyse ölelim/doğalım/ölelim/doğalım böylece aralarda çocuklarımız vasıtasıyla kendimize şefkat gösterebilelim! Amerikalıların film ve dizilerinde göze batıcı şekilde önümüze konulan “ailecilik” işte bunun bir sonucu olsa gerek. Kendin için dondurma bile alma ama ailen söz konusuysa atom bombası patlatabilirsin!

Aile sevicilik, çağdaş insanın çağdaş olma tanımına sığmayabilecek isteklerini, hayallerini ve ihtiyaçlarını gerçeğe dönüştürebilmesinin “bahanesi” olmaktadır. Tabi aile sevicilik biraz daha gelişip millet sevicilik üzerinden “kahraman” sayılma, din kardeşliği üzerinden mücahid sayılma gibi noktalara ilerliyor, böylece insan yapacağını yapıyor! Bunun için haklı sebepler bulabiliyor/vicdan mekanizmasını byepas edebiliyor. Bırakın insan yapacağını kendi üzerinden yapsın diyesim geliyor çünkü olmadığımız bir çağdaşlık tanımının bize ne yararı olur! Neysek oyuzdur, mümkünlerin oyunu bunu gerektirir.
Bir insanın kendisinin bile farkında olmadığı titreşimsel durumunu anlamak istiyorsanız onun çocuklarıyla ilişkisini incelemek yerinde olur kanaatindeyim.

Özellikle Jüri sisteminin geçerli olduğu mahkemelerde savunma avukatlarının çok sevdiği bir kavram var; reasonable doubt yani “makul şüphe”. Bu kavram sanığın işleyip işlemediği sorgulanan suçla ilgisinin olmayabileceği olasılığını gündeme getirebilecek, bir şüphe uyandıran “ayrıntı” anlamına geliyor. Jüriyi bir kez şüpheye düşürdüğünüzde, savunma etkinliğiniz yükseliyor. İşte biz de kişisel duruşumuza yakışmayan şeyler için yukarıda söylediğim dolambaçlı yollardan bir “makul şüphe” oluşturuyor olabiliriz.

İlginç şeyler doğrusu fakat bana inanın ki burada çok malzeme var, neden bu dünya oyunu böyledir’in cevaplarıdır belki.

Tabi aslında bu yazıya herhangi bir eleştiri duygusu ile başlamadım, sadece gözlemlerimin bir dışa vurumu olarak algılıyorum (okuyanların nasıl algılayacakları kendilerine bağlı). Her bir insanın öne çıkan/aktifleşmiş eğilimleri olduğunun farkındayım. Belki böyle bir durum tespiti, kendi içimizde oluşan minik huzursuzluklara bir yol gösterici olabilir, daha farklı eğilimlerin de aktif hale gelmesine vasıta olabilir. Madem ki zaman sadece sonsuz bir şimdi, madem ki bizler birbirimizin paralel enkarnasyonlarıyız ve ayrılık yalnızca faydalı bir yanılsama, o halde dünyamızın bilincinin gelişmesine hizmet etmekten başka gayemiz yok :