İkili Mantığın Sorunları

Belirli ve yalıtık kavramlara ve sınıflandırmalara dayanan ikili mantığa dayalı düşünmenin ilkeleri kadim Yunan filozofları tarafından başlatılmıştır. Başlangıçta belli bir A hipotezi bulunur ve ard arda B, C, D,… adımlarıyla bir sonuca ulaşılır. Sorun A’nın, B’ye ve B’nin tekrar A’ya işaret ettiği durumlarda ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda takılıp kalırız ve kendi üzerine dönüşümlü etkileşimler paradokslara (çelişkilere) yol açar. M.Ö. yaklaşık 400 yıllarında Zeno ve M.Ö. 600 yıllarında Epimenides ikili mantığın içerdiği sorunları görmüşler ve ilginç paradokslar düşünmüşlerdir.

Aşil ve Kaplumbağa paradoksu

Hızlı koşan Aşil ile yavaş hareket eden kaplumbağa arasında bir yarış başlatılır. Yarışı kazanacağından emin olan Aşil, kaplumbağaya avans verir ve onun yarışa önde başlamasını ister. Zeno, Aşil’in hiç bir zaman kaplumbağaya yetişemeyip geçemeyeceğini iddia eder. Çünkü Aşil kaplumbağanın başladığı yere ulaşana kadar kaplumbağa bir miktar yol almış olacaktır. Her yeni uzaklık veya adım için durum değişmeyecek ve kaplumbağa daima Aşil’den ilerde olacaktır.

Bu tür bir mantık zaman ihmal edilip sadece uzaklık göz önüne alındığında doğrudur. Hız ise hem uzaklığa hem de zamana bağlıdır. Hızın tanımı yol bölü zaman olup V = x/t şeklinde ifade edilir. Eğer belli bir zaman aralığında hızlı koşucu yavaş koşucuya göre daha fazla mesafe kat ederse, hızlı koşucunun hızı yavaş koşucunun hızından büyük olacak ve hiç bir çelişkili durum oluşmayacaktır.

Fakat bu paradoks sanıldığından daha derin anlamlar içermektedir. Aşil bir adımı sonlu bir sürede tamamlamalıdır. Adımı belli bir t zamanında tamamlaması için önce adımın yarısı t/2 gibi yarı zamanda kapsaması gerekir. Fakat bu zaman da yarıya ve kapsadığı uzaklık da yarıya bölünebilir. Bu bölünmeler sonsuza kadar devam ettirilebilir. Sonuçta sıfır süreye ve sıfır zamana ulaşılır. Böylece, zamanın bir düşünce yapısı olduğu ve gerçekte bulunmadığı sonucu ortaya çıkar. Gerçek zaman andadır ve bir flaş ışığı gibi çok kısa bir sürede, kavranamadan geçip gider. Böylece bu paradoksun en kısa zaman süresi göz önüne alındığında, geçerli olmakta devam ettiğini görüyoruz. An dediğimiz bu en kısa zaman aralığına şimdi ve en kısa uzaklığa da burası diyoruz.

Gözlem daima ‘şimdi’de ve ‘burada’dır. Kuantum kuramı gelecek ve geçmiş hakkında herhangi bir öngörüde bulunmaz. Geçmiş ve gelecek büyük oranda beynimizin ürünüdürler. Olayları rasyonel olarak incelemek (mantığa vurmak) ve sonuca ulaştırmak isteğimizden ortaya çıkan birer “ekstrapolasyon” durumudur.

Eğer varsayımlarımızdan ve ön kabullerimizden kurtulursak var olanların bütünsel ilişkilerini ve bağlarını görebileceğiz. Böylece dışımızda var olan her ne ise hem bir parçacık gibi bağımsız hem de bir dalga gibi bağımlıdır. Dış dünya hem bizden ayrıdır, hem de bize ait bir parçadır. Bizimle içinde yaşadığımız arka zemin arasında bitmeyen bir ilişki ve etkileşim vardır. ‘Hem’ sözcüklerini koyu yazmamın nedeni var olanların kopmaz bütünselliğini ve beraberliğini belirtmek içindir.

İkili düşünce şeklinin paradokslara yol açmasının nedeni, kavramların belirli ve birbirlerinden bağımsız olduklarını varsaydığımız içindir. Fakat gerçekte mikro ve makro sistemler birbirleriyle etkileşirler ve kapalı, yalıtık veya birbirlerinin aynı olan birimlerden oluşmuş sınıflar halinde varlıklarını sürdürmezler. Eğer düşünce şeklimizi doğanın iç-içe geçmiş ve çok tabakalı yapısına uyduramazsak, paradokslarla ve yanıtsız sorularla karşılaşmamız kaçınılmaz olur.

Avusturyalı mantıkçı ve matematikçi Kurt Gödel (1906-1978) biçimsel mantık sistemlerinin tutarsızlıklarını kanıtlayan teoremi ile meşhurdur. Biçimsel mantık, belirli kurallara dayanarak oluşturulan mantık sistemine denir. Teoremi matematiğin temellerini küme (set) kuramıyla açıklamaya çalışan matematikçilerde bir tokat etkisi yaratmıştır. Teorem herhangi kurallı ve ‘kendi kendine yeterli’ (kapalı) bir mantık sisteminde yanıtsız soruların bulunacağını ve dolayısıyla sistemin tamamlanmış olamayacağını kanıtlamıştır. Dahası, kuralların tutarlılığı sistem içinde kanıtlanamaz. Şu halde ‘kendi başına bağımsız tutarlılık’ kapalı bir sistemin (bir kümenin) kabulünden ortaya çıkan bir tanımdan ibarettir.

Bu da şunu gösterir: Hiç bir tutarlı sistem, ne kadar basit olursa olsun, kendi tutarlılığını kanıtlayamaz ve sistemde bazı önermeler HEM kanıtlanabilir HEM de kanıtlanamaz. Bu ifadede karşıtların birliği ile yeniden karşılaşıyoruz. Bu bütünsel birlik evrenseldir ve her türlü kurallı küme teorisi için dahi geçerlidir.

Gödel’in teoremi gündelik dilde şu şekilde ifade edilebilir: “Mevcut olan mantık sisteminin kurallarıyla bu ifadenin doğruluğu kanıtlanamaz.” Kanıt olabilmesi için “evet” veya “hayır” şeklinde kesin bir sonuca ulaşmak gerektiğinden, teoreme göre bu tür bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Nihai sonuç, hem ‘evet’ hem de ‘hayır’ yanıtını veren çelişkili bir durum olacaktır. Bu genel sonuca göre hiç bir formel (kurallı) mantık sistemi tamamen kapalı ve tutarlı olamaz.

Yalancı Paradoksu

Benzer bir paradoks Giritli Epimenides tarafından oluşturulmuştur. Epimenides şöyle bir önermede bulunmuştur:

“Tüm Giritliler yalancıdır. Ben de Giritliyim.”

Bu önerme kendi üzerine dönüşümlüdür. Çünkü hem kendi önermesinden hem de tüm Giritlilerden söz eder. Tüm Giritliler yalancı iseler önermesi de yalan olması gerekir. O zaman da dediği doğru olur ve gerçekten Giritliler yalancıdır. Şu halde çelişkiden kurtulmanın tek çaresi Giritlilerin HEM yalancı HEM de doğrucu olduklarını kabullenmektir.

İkili mantığa göre önerme bir paradokstur. Paradoksun oluşma nedeni “üçüncü halin olmazlığı” ilkesidir. Bu ilkeye göre bir önerme ya doğrudur veya yanlıştır. Ayrıca sadece iki olasılığı, ‘hepsi’ veya ‘hiç’ hallerini, kabul etmekte aradaki ‘bazen’ veya ‘bazı’ durumlarını ret etmektedir. Fakat doğada üçüncü orta hâlin bulunduğu pek çok olay veya durum vardır. Örneğin, bir kap siyah mürekkebe azar azar su katarsanız belli bir noktada sıvı ne siyah ne de beyazdır. Arada bir durumda gri olarak tanımlanabilir. Bu durumda hem siyah hem beyazdır ve ne siyah ne beyazdır. Fakat hangi su damlasında bu orta durumun, “gerçek” griyi oluştuğunu belirlemek mümkün değildir.

Eğer “veya” yerine “ve” ile düşünmeye başlarsak, gerçeği ve doğru olanı kavrayabilme yeteneklerimiz artar ve daha kapsayıcı insanlar oluruz. İkili mantığın sorunlarını çözmek kolay değil. Zira gözlem sonucu gelişen teknoloji ikili ya-veya mantığına dayanıyor. Fakat yaşam içinde bu mantığın yeterli olmadığı da bir gerçek. Özellikle “üçüncü halin olmazlığı” ilkesi veya varsayımı düşüncemize büyük bir kısıtlama getiriyor. Kuantum kuramı yeni bir Hem-Hem mantığı ile çalışıyor. Hem-Hem mantığı Hegel’in Diyalektik (eytişim) mantığına benzese de şu noktada ayrılıyor: Hem-Hem mantığında ayırımlar ve karşıtlar gerçek değil, beynimizin ürünü. Eytişim mantığı ise karşıtların varlığını gerçek olarak kabul ediyor. Bu yeni mantığın yeni bir devrin, yeni bir çağın mantığı olduğu görüşündeyim.

Eşitlik kötü birşey de olabilir

yıl 2081 ve insanlar nihayet eşitler.

sadece tanrının ve kanunların önünde değil, her şekide eşitlerdi. hiçkimse bir diğerinden daha zeki değildi. hiçkimse bir diğerinden daha iyi bir görünüşe sahip değildi. hiçkimse bir diğerinden daha güçlü veya hızlı da değildi. tüm bfu eşitlikler anayasanın 211, 212 ve 213. nolu yasalarındaki değişikliklerinden ve abd handikaplama generali (hg) ajanlarının aralıksız ihtiyatından kaynaklanıyordu.

yine de, yaşamla ilgili bazı şeyler hala yolundaydı. örneğin, nisan ayında hala baharın gelmemiş olması insanları çılgına çevirebiliyordu. ve hg’nin adamları george ve hazel bergeron’un on dört yaşındaki oğlu harrison’u götürdüklerinde de nisan ayıydı.

evet bu trajik bir olaydı, fakat george ve hazel bunun üzerinde çok güçlü düşünemezdi. hazel tam olarak ortalama bir zekaya sahipti, dolayısıyla çok küçük zaman dilimleri dışında herhangi bir şey üzerinde uzun uzun düşünemezdi. ve george, zekası ortalamanın çok çok üzerindeydi fakat kulağında küçük bir zihinsel handikaplama radyosu taşıyordu. ve kanun gereği bunu daima taşımak zorundaydı. radyo, hükümetin vericisine ayarlanmıştı ve her yirmi dakikada bir keskin sesler göndererek george gibi insanların beynini haksız bir şekilde kullanmasını engelliyordu.

george ve hazel televizyon izliyorlardı. hazel’ın yanaklarında gözyaşlar vardı, fakat niçin ağladığını o an unutmuştu bile.

televizyonun ekranında balerinler vardı.

george’un kafasında bir vızıltı duyuldu. düşünceleri panic içinde kaçtılar, tıpkı soygun alarmından kaçan hırsızlar gibi.

“güzel bir danstı, şu az once yaptıkları” dedi hazel.
“efendim?”

“şu dans. güzeldi.”
“evet” dedi george. balerinleri düşünmeye çalıştı. çok da iyi değillerdi, herhangi birinden daha iyi olamazlardı ya zaten. kanat ağırlıkları ve saçmalarla dolu ağırlıklarla yüklenmişlerdi ve yüzleri maskeliydi, böylece özgürce yapılmış zarif bir jest veya güzel bir yüz kimseye kendisinin çirkin olduğunu düşündürmezdi. george hayal meyal de olsa dansçıların handikaplanmaması gerektiğini düşünüyordu, ama radyodan gelen bir başka ses düşüncelerini dağıttığı için bunu çok fazla devam ettiremedi.

george sekiz balerinden ikisiyle birlikte ürktü. hazel george’un ürktüğünü gördü. hiç zihinsel handikapı olmadığı için george’a bu son sesin ne olduğunu sorması gerekiyordu tabi.

“sanki birisi bir çekicin sivri ucuyla süt şişesine vuruyormuş gibiydi” dedi george.

“ilginç olmalı, tüm bu değişik sesleri duymak” dedi hazel biraz kıskanarak. “tüm düşünülenleri”.

“eğer handikap generali ben olsaydım ne yapardım biliyor musun?” diye ekledi. gerçek şu ki hazel, diana moon glampers ismindeki handikap generaline benziyordu. “eğer ben diana moon glampers olsaydım, pazar günleri çan çaldırırdım, sadece çan. dinin şerefine gibi”

“sadece çansa, bunu düşünebilirdim” dedi george.

“belki de çok sesli bir şekilde çalardım” dedi hazel. “sanırım ben iyi bir hg olurdum.”

“herkes kadar iyi” dedi george.

“normalin ne olduğunu benden iyi kim bilebilir ki?”

“evet” diye cevapladı george. şu an hapiste olan olağandışı oğlu harrison’u düşünmeye başladı ancak kafasındaki yirmi bir top atışı selamlaması sesi bunu durdurdu.

“garipti değil mi?” dedi hazel.

o kadar garipti ki george bembeyazdı ve titriyordu ve gözyaşları kıpkırmızı gözlerinin kenarlarında duruyordu. balerinlerden ikisi şakaklarını tutarak stüdyonun zeminine çöktüler.

“birden çok yorgun gözüktün. neden kanepede uzanıp handikapını yastıklara yaslamıyorsun birtanem? “ handikaptan kastı george’un boynunun etrafında asılı 47 poundluk bez saçma torbasıydı. “git de yasla şu torbayı. bir süre için eşit olmamamız umurumda değil”.

george torbayı elleriyle tarttı.”bunu umursamıyorum. fark etmiyorum bile artık. bu benim bir parçam”.

“son zamanlarda hep yorgundun, tükenmiş gibi” dedi hazel. “keşke torbanın dibinde küçük bir delik açabilseydik ve içinden kurşunların birkaç tanesini alabilseydik. sadece birkaç tane”.

“her aldığın kurşun için iki yıl hapis ve iki bin dolar para cezası” dedi george. “buna takas denmez”.

“işten geldiğinde sadece birkaç tanesini çıkarsan? yani, sen kimseyle boy ölçüşmüyorsun ki. sadece burada oturuyorsun”

“eğer bunu yaparsam” dedi george. “diğer insanlar da yapar ve kısa sürede herkesin birbiriyle yarıştığı o eski karanlık çağa geri döneriz. bunu sevmezsin değil mi?”

“bundan nefret ediyorum”

“işte” dedi george. “insanlar kanunları çiğnemeye başladığında toplum ne hale gelir sence?”

eğer hazel bu soruyu cevaplamasa, george yeni bir tanesini sormazdı. kafasında bir siren sesi duydu.

“çökerdi” dedi hazel.

“ne?”

“toplum. sen bunu sormamış mıydın?”

“kim bilir.” dedi george.

televizyondaki program aniden bir haber için kesildi. haberin neyle alakalı olduğu açık değildi, çünkü spikerin, diğer tüm spikerler gibi, ciddi bir konuşma engeli vardı. yaklaşık yarım dakikada ve büyük bir heyecanla, spiker “bayanlar baylar” demeye çalıştı.

sonunda vaz geçti ve haber bültenini okuması için balerinlerden birine verdi.

“önemli değil” dedi hazel spiker için. “denedi. önemli olan bu. tanrının ona verdiğiyle yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştı. bu çabası için iyi bir zam almalı”

“bayanlar baylar” dedi balerin, haber bültenini okuyarak. olağan üstü güzellikte olmalı, çünkü taktığı maske çirkin. ve balerinlerin en güçlü ve zarifi olduğu açıktı, çünkü 200 poundluk bir adama verilenler kadar büyük handikapları vardı.

ve bir kadının kullanması için hiç de adil olmayan sesi için de bir kez özür dilemek zorundaydı. sesi sıcak, parlak, sonsuz bir melodiydi. “affedersiniz” dedi ve sesini tamamen rekabet edemeyecek düzeye getirerek tekrar başladı.

“on dört yaşındaki harrison bergeron, hükümeti düşürme planları yapma şüphesiyle tutulduğu hapisten az once kaçtı. dahi bir atlet, handikapsız ve aşırı derecede tehlikeli”

“harrison bergeron’un bir polis fotoğrafı gösterildi, baş aşağı, yanlamasına ve tekrar baş aşağı. resim feet ve inçlerle kalibre edilmiş bir arka planda çekilmişti ve harrison bergeron’un boyunu tam olarak gösteriyordu. tam 7 feet uzunluğundaydı.

harrison’un geriye kalan görüntüsü ise cadılar bayramı aksesuarlarıydı. kimse bundan daha ağır handikaplara sahip değildi. handikapları hg’nin adamlarının düşündüğünden çok daha kısa sürede ona küçük gelmeye başlamıştı. mental handikap olarak küçük bir radyonun yerine devasa kulaklıklar ve kalın hareli gözlükleri vardı. gözlükler sadece onu yarı kör yapmak için değil, ayrıca ona baş ağrıları vermesi içindi.

her tarafında metal parçaları asılıydı. normalde, güçlü insanlara verilen handikaplar askeri bir özenle sağlanmış açık bir simetriye sahipti, ancak harrison yürüyen bir hurdalık gibiydi. bu hayat yarışında, harrison 300 pound taşıyordu.

ve güzel görünüşünü örtmek için hg’nin adamları onu burnuna daima kırmızı lastik bir top takmaya, kaşlarını tıraş etmeye, ve hatta bembeyaz dişlerine rastgele siyah kapaklar takmaya zorluyorlardı.

“eğer bu çocuğu görürseniz, sakın -tekrar ediyorum- sakın onunla konuşmaya çalışmayın”

menteşelerinden kopan bir kapının sesi duyuldu.

televizyondan hayrete düşürücü çığlıklar ve havlama sesleri geldi. harrison bergeron’un fotoğrafı sanki bir depremin ritmiyle dans ediyormuş gibi tekrar ve tekrar gözüktü ekranda.
george bergeron bu depremi kolayca tanıdı, tanımalıydı da. çünkü uzun zaman kendi evi de bu ses ile dans etmişti. “tanrım. bu harrison olmalı” dedi george.

bu fark etme, kafasında yankılanan bir araba çarpışması sesiyle anında uçup gitti aklından.

“burada böylece dururken bile” diye bağırdı. “kötürüm, sakat, hasta.. yine de dünya üzerinde yaşamış herhangi birinden daha büyük bir hükümdarım! şimdi ne yapabileceğimi izleyin”

harrison handikap koşumlarını ıslak bir kağıt mendili yırtar gibi yırttı, 5000 poundu taşıyabilecek kapasitede olan handikapları…

harrison’un demir parçası handikapları yere düştü.
harrison parmağıyla koşum takımını sabitleyen asma kilidi itti. kilit kereviz gibi kopuverdi. harrison kulaklıklarını ve gözlüklerini duvara çarptı.

plastik-top burnunu fırlatıp atarak, gökgürültüsünün tanrısı thor’u bile korkutacak bir adamı ortaya çıkardı.

“şimdi imparatoriçemi seçmeliyim” dedi çömelmiş insanlara bakarak. “ayağa kalkmaya ilk cürret eden kadın eşine ve tahtına sahip olacak.”

kısa bir zaman sonra, balerinlerden biri bir söğüt gibi sallanarak ayağa kalktı.

harrison balerinin kulağından zihinsel hanikapını çıkardı, fiziksel handikaplarını olağan üstü bir hassaslıkla kopardı. ve en sonunda, maskesini çıkardı.

kör edici güzellikteydi.

“şimdi” dedi harrison. “insanlara ilk dansın anlamını göstermeli miyiz?

müzik!” diye emretti.

müzisyenler sandalyelerine geri oturdular ve harrison onların handikaplarını da çıkardı.

“çalabildiğinizin en iyisini çalın ve sizi baron, dük ve kontlar yapacağım”.

müzik başladı. başlarda normaldi, ucuz, basit ve aptalca. ama harrison iki müzisyeni sandalyelerinden itti ve çalınmasını istediği şarkıyı söyleyerek onları birer sopa gibi salladı.

müzik yeniden başladı ve çok daha iyiydi.

harrison ve imparatoriçesi bir süre sadece müziği dinledi, kalp atışlarını müzikle senkronize eder gibi ağır bir şekilde dinlediler. ayak parmaklarının üzerine kalktılar.

harrison büyük ellerini kızın minik bileğine koydu, ileride onun olabilecek bu “ağırlıksızlığı” hissetmesini sağlayarak.

ve sonra bir zerafet ve haz patlamasıyla havaya sıçradılar.
yalnızca yeryüzünün kanunları değil, yer çekimi ve hareket kanunları da terk edilmişti.

döndüler, yükseldiler, döndüler ve döndüler.

aydaki geyikler gibi sıçradılar.

stüdyonun tavanı otuz feet yükseklikteydi ancak her sıçrama dansçıları biraz daha yakınlaştırdı. tavanı öpebilmek açık niyetleriydi.

ve öptüler.

ve sonra, yer çekimini aşk ve saf istekle nötrleyerek, tavanın birkaç inç aldında havada asılı kaldılar, ve uzun uzun zaman boyunca birbirlerini öptüler.

bundan sonra, diana moon glampers (hg) elinde çift namlulu on kalibrelik bir av tüfeğiyle stüdyoya girdi. ıki kez ateş etti. imparator ve imparatoriçe daha yere düşmeden ölmüşlerdi.

diana moon glampers tüfeği tekrar doldurdu. müzisyenlere doğrulttu ve onlara handikaplarını geri takmaları için on saniyeleri olduğunu söyledi.

ve bergeronların televizyon tüpü yandı.

hazel kesinti hakkında konuşmak için george’a döndü ancak george bir kutu bira için mutfağa gitmişti.

george birayla geri geldi, handikapın onu sarsmasıyla bir süre duraksadı. ve tekrar oturdu. “ağlıyo musun?” dedi hazel’a.

“evet”

“niçin?”

“unuttum” dedi hazel. “televizyonda gerçekten üzücü bir şey vardı”

“neydi?”

“kafamda karışık durumda”

“üzücü şeyleri unut” dedi george.

“her zaman böyle yapıyorum.”

“işte benim sevgilim” dedi george. ürktü. kafasında perçinlenen silah sesi vardı.

“vay be! bunun garip olduğunu söyleyebilirim.” dedi hazel.

“doğru söyledin/tekrar söyleyebilirsin”* dedi george.

“vay be! bunun garip olduğunu söyleyebilirim”.

kurt vonnegut’un ilk kez 1961’de yayımlanmış müthiş distopik kısa hikayesi.

Risale-i Nur Öğretisinden Bir Bölüm Ve Düşündürdükleri

Risale-i Nur ile ilgili bir yazı okurken, dikkatimi çeken bir bölümü sizlerle paylaşmak ve bu konuyu sizlerin düşüncenize sunmak istiyorum.

Bu kitaplardan ve içindeki bilgilerden bahsedip açıklama yapan bir kardeşimizin, çok dikkat çekici ve düşündürücü, şu sözlerini, sizlere nakletmek istiyorum önce.

(Her meseleye hakikat noktasında bakar. Her hadisenin hakikatini bizlere ders verir. Bu açıdan Risâle-i Nur’un bir benzeri yoktur.)

Dikkat çekici olduğu kadar, düşündürücü. Sizler bu sözleri ve bu güçteki bir rehberin olduğunu, bir yerden hatırlıyorsunuz biliyorum. Allah bizlere gönderdiği Kur’an için, bu özelliklerden bahseder ve eşi benzeri yoktur diyerek, hadi bir benzerini getirsinler bakalım, diye de bizleri uyarıyordu ayetinde, hatırladınız değil mi?

Ayrıca yüzlerce yıldır gelip geçen, onca âlimlerin yazdığı eserleri düşünün isterseniz bir de. Bizler hiç birisine, yukarıdaki payeyi, onuru vermedik. Çünkü beşerdir, her zaman şaşabilir diyerek, temkinli yaklaştık. Doğrulukları konusunda, Kur’an dan referans, yardım aldık.

Demek ki bazı din kardeşlerimiz, tıpkı Kur’an gibi eşi benzeri olmayan kitaplar olduğuna da inanıyorlar. Tabi bu herkesin kendi seçimidir, kimse buna müdahale edemez. Çünkü her beşer, kendi imtihanından sorumlu tutulacaktır.

Yazıda Risale-i Nurdan bir bölüm verilmiş. Yukarıdaki sözlerden yola çıkarsak, bu kitapların her hadisenin hakikatin den ders alınır dediğine göre, bakalım örnek verilen konudan bizler nasıl bir ders alacağız, hep birlikte bu örnek üzerinde, Kur’an ı rehber alarak, onun ışığında düşünelim. Bakın verilen bölümde neler yazıyor.

(Said-i Nursî Hazretleri önce lise mektebinde okuyan talebelerin durumunu nazara verir.

Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar. Katî müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: ‘Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.’
“Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil.)

Ne dersiniz, bu sözlerden nasıl bir ders aldınız? Peygamberimiz bile böyle sözler söylememiş, bu tür örnekler vermemiştir. Çünkü böyle sözlerin söylenmesine, Rabbimiz asla izin vermezdi de ondan.

Geleceği görmek, bilmek yalnız Allah a mahsustur. Hepimiz hayal kurarız, hatta rüyalar görürüz, geçmiş ya da gelecek için. Ama hiç birisi için bunlar hayal ya da rüya değil, HAKİKATTIR DEMEYİZ. Peygamberimiz Gaybı bilmem ben, gelecekten haber veremem, yani bende sizler gibi beşerim, demiyor mu Kur’an da?

Avluda oynayan genç kızların, geleceğini gördüğünü söyleyip, olacakları kesin doğru, hakikattir, hayal değildir diyerek anlatması, bizlerin nefsini, duygularını belki çok etkilemiş olabilir.

Ya aklımızı, mantığımızı ve Kur’an gerçekleri ile yoğurduğumuzda, bu bilgileri Kur’an süzgecinden geçirdiğimizde, bizleri nasıl etkiledi? Tabi Kur’an dan haberdar isek, bu son soruma cevap verebilirsiniz. Ya Kur’an dan çok fazla haberimiz yokta, onu anlamadan okuyan bir toplumsak. Bunu düşünmek bile istemiyorum.

Risaleleri okuyan kardeşlerimiz çok iyi bilir, bu kitaplarda Kur’an ın hiç bahsetmediği, birçok olaylar anlatılır. Bu bilgilerin kendisinin kalbine, Allah tarafından indirildiği yazılıdır. Hatta kıyamet ile ilgili Kur’an ın söz etmediği, birçok bilgilerde yazar.

Allah Araf 33. ayetinde, hakkında hiçbir delil indirmediğim bir şeyi, konuşmanızı HARAM kılıyorum dediği halde, bizler bu kitaplarda yazan, Rabbin bilgi vermediği, onca bilgiye inanmakta bir kusur görmüyoruz.

Lütfen üzerinde dikkatle düşünelim ki, azabın takipçisi olmayalım. Allah bizlerin, Kur’an ın açıklamadığı konularda konuşmamızı HARAM kılıyorsa, bizler bu ayetlerden habersiz, bu derece büyük hataları yapıyorsak, sizce bizler HARAMI her gün, tıka basa yiyenlerden olmuyor muyuz?

Kıyamet konusunda peygamberimize, onca sorular soranlara karşı Araf 187. ayetinde, Rabbimiz ne diyordu hatırlayalım.

(Sen onu, iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “O’na ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.)

Düşünebiliyor musunuz, Allah elçisine bile onca bilgileri söylemediği ve tam tersine, Deki onlara diye başlayan birçok ayetinde, gaybı, geleceği bilmem ben, sizlere ne faydam dokunur ne zararım, ayetleri ne yazık ki hatırlanmıyor.

Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum, bana vahye dilenden başkasına uymam ve ben açıkça uyaran bir elçiden başkası değilim, sözlerini sanırım görmezden gelen, üstünü örten bizler, dersimizi alamadığımız anlaşılıyor.

Sizlere yukarıdaki konu ile ilgili, Kur’an dan tek bir ayeti hatırlatmak istiyorum. Bu ayete iman eden bizler, ACABA GAİP TEN BİLGİLER VERENLERE NASIL YAKLAŞMALIYIZ, sanırım konu daha iyi anlaşılacaktır.

Aliimran 179: Allah, müminleri şu üzerinde bulunduğunuz halde bırakmayacaktır. Sonuçta pisi temizden ayıracaktır. Allah sizi gaybı bilir duruma da getirmeyecektir. Şu var ki Allah, resullerinden dilediğini seçer. O halde Allah’a ve resullerine inanın. Eğer inanır, korunursanız sizin için büyük bir ödül vardır.

Rahman kullarını, gaybı bilir duruma getirmeyeceğini apaçık söylediği, Yunus suresi 20 ayetinde de, Gayb Allah ın tekelindedir dediği halde, bizlere Kur’an ın hiç bahsetmediği, gaybi bilgileri anlatarak dikkatimizi çekenlere karşı, nasıl davranmamız gerektiğini, sanırım daha iyi anladık.

Allah yalnız seçtiği resullerinden, dilediğini seçip bu bilgileri vereceğini söylüyorsa, bizlere düşen Rabbin uyarılarına kulak vermek olmalıdır. Kur’an ın açıkladığı gaybi bilgiler dışında söylenenlere inanırsak, Rahmandan uzaklaşacağımız gibi, mahşer günü Allah a iftira attığımız için, yüzlerimizin de, kapkara olacağını unutmayalım.

Her düşünceye, her fikre, her şahsa sonsuz saygımız var. Herkes kendi imtihanını yaşıyor. Kimin doğru yolda olduğunu, yalnız Rabbimiz bilir. Amacımız kişileri küçük düşürmek, ya da kötülemek asla değildir. Amacımız Allah ın en doğru yolunu bulmak, O yolda yürümek ve din kardeşlerini Kur’an a davet etmektir.

Çok önemsediğim bir konuyu da, sizlerin düşüncelerinize sunmak istiyorum.

Sayın Said-i Nursi ye verilen bir unvan vardır, hatırlarsınız ona BEDİÜZZAMAN derler. Peki, bu unvanın anlamı nedir?

Bedi kelimesi “benzersiz, eşsiz” demektir. Bediüzzaman da zamanın benzersizi anlamına gelir. Bir başka deyişle zamanın harikası, kimseye benzemeyen, asrın mükemmel insanı demektir. Bu payeyi verdiğiniz kişinin de, hatasız bir insan olması gerekir. Acaba hatasız, günahsız insan olur mu?

BU UNVAN, TARİH BOYUNCA HİÇ KİMSEYE, PEYGAMBERLER DÂHİL VERİLMEMİŞ VE BU UNVANLA HİÇ KİMSE, HİÇ BİR ÂLİM ANILMAMIŞTIR, SAİD-İ NURSİ HARİÇ. PEKİ, SİZCE BU NORMAL Mİ?

Peygamberimiz bile, bende sizler gibi bir beşerim, sizlerden bir farkım yok. Gaybı bilmem ben, sizlere ne zararım dokunur, nede fayda sağlarım sözleri ile bu unvan karşılaştırıldığında, acaba sizlerin kafasında, nasıl bir düşünce hâsıl oldu?

Düşünebiliyor musunuz bırakın peygamberleri, peygamberimizin en yakınlarına ashabına ve daha sonra yaşamış onlarca din âlimlerine bile verilmeyen bir unvanın verilmesi, dikkat çekici ve düşündürücü değil mi sizce?

Yorum ve karar sizlerin. Bu fani Dünyada, nefsimizin esiri olmuş, Allah ın önerdiği gibi düşünmeden, bir değer üretmeden, imtihan olduğumuz bilincinden çok uzak, edindiğimiz velilerin ardına takılmış, yaşayıp gidiyoruz.

Şunu sakın unutmayalım, kıyamet günü o kadar yakın ki hepimize. Hem de bir nefes alışı kadar yakın. Ama bunun farkında bile değiliz. Geri dönüşü olmayan yola girdiğimizde, pişman olmak istemiyorsak, emin olmadığımız kitaplara değil, EN EMİN FURKAN’A sarılmalıyız.

Allah verdiği örnek ayetinde, mahşer günü bir kısım Müslüman ın, edindikleri velilerin onları saptırdığını anladıklarında, yapacakları acı feryadı, o çetin gün yaşamak istemeyenler, lütfen çok ama çokkkkk düşünmelidirler. Din kardeşlerime hatırlatırım.

Dilerim Rabbimden kula kulluk etmeyen, Allah dan başka veli edinmeyip, Kur’an dan başka rehberi olmayan, Rabbin halis kullarından oluruz.

Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK

Albümdeki Fotoğraflar

Albümde bir çok fotoğraf var.

O fotoğraflar, insan hayatının uzunluğu ile karşılaştırıldığında hikayemizin tümünü göstermek açısından şüphesiz fakir kalacaktır; ama yine de var olan o fotoğraflar var olmayanların kanıtı olarak dururlar.

Sıçrama taşları, göz görgüsü!

Sonsuza kadar durmadan akacak olan o nehri geçmek için sıçrama taşlarına ihtiyacımız var. O taşlar ki, iridirler ve suyun akışına heybetle direnirler. Onlar öylesine güçlü olmasaydı güvenle basamazdık üzerlerine.

Taşlara basa basa, taşlara bağımlılığı atlarız aslında.

Ey insan! Sen olarak kalmaya devam ettiğin sürece her ihtiyaç duyduğunda ayağının önünde bir taş bulacaksın. Kendi gelendir onlar.

Akan su kendi engelini sürükleyerek kendi getirir.

Akan suya dikersen gözünü; çeker seni, akıp gitmek yokluğa karışmak istersin.

Taşa dikersen gözünü; durup soluklanmak, hesap çıkarmak istersin. Bir kurtarıcı gibi heybetle dikilir ayağının dibinde. Ne kadar şanslı olduğuna inanmak istemezsin, sevinçle alkışlarsın kendini.

Bu taşlar bazen de acı verir, kabus olur; eğer kıyıda değilsen ve hızla akan nehrin içinde kontrolsüzce sürükleniyorsan. Bir sırtına çarpar, bir böğrüne! Ne zaman nerede rastlayacağını bilemediğin için sakınamazsın da onlardan. Birinin ağrısı geçmeden diğeri gelir.

Taşların hikmeti kıyıya çıkıldığında anlaşılır.

Nehri enine katetmeden boyuna ahkam kesilmez.

Önce, bir kıyıya tırmanırsın güç bela. Oynaşırsın bir süre. Pek büyük şey başarmış olmanın keyfini çıkarırsın. O kıyının girdisini çıktısını öğrenirsin.

Sonra sıkılınca döner nehre bakarsın.

Evvelce kaburgalarını deşmiş olan taşlar bir başka görünür şimdi gözüne.

Birinden diğerine sıçrayarak alt etmek istersin nehri. Onu yenmek karşı kıyıya geçmek gibi görünür sana.

Bazı taşlar çok uzun süre kalmıştır yerinde, yosun tutmuştur ve kaygandır.

Çok kereler yuvarlanırsın çıktığın o nehre.

Yürümeyi öğrenen bir bebek gibi yılmadan, usanmadan çıkar çıkar, tekrar yuvarlanırsın.

Derken ayağını usturuplu basmayı öğrenirsin. Sana bir anda oldu gibi gelir. Sihirli bir deynek dokunmuş gibi olur omuz başına.

Oysa sihirli deyneğin hikmeti; taşların kayganlığında ve senin kıyıya çıkma azmindedir.

Geçtin mi bir kere karşı kıyıya, bayram edersin.

Fakat her şeyden bıkılır, gözümün bebeği, gönlümün çiçeği…  Ah her şeyden bıkılır!

Bu kez dönüp yeniden kıyıda durursun. Karşı kıyı bildik, bu kıyı bildik, taşlar çok bildik, nehrin suyu bildik!

Bilmedik bi şey ister gönlün.

Bir Kadını Öldürmek – Bölüm DO

BKÖ-2.basım

Bitkinin yeteneği insanda yok mu yani?

Bir bitki dahi insanın aklından geçen şeyi hem de yalan veya samimi olduğunu ayırt ede ede biliyorsa, insan bunu yapamaz mı da, insanlar kafalarını devekuşu misali kuma gömmüşler?! Ya da önce insanları bu yeteneklerini kullanamayacak hale getirmişler, bunu yapanların bi art niyeti olmalı, öyle ya da böyle bi gizli niyetleri olmalı değil mi, yoksa neden böylesine bir yeteneğin çalışması engellenir?
Don Juan bunu yapanlara “uçucular” diyordu, bazı yerlerde de “yabancı zihin” diye geçer. Fakat DJ demiş dememiş fark etmez ki bi şey, zaten her şey ortada deil mi? Kendimiz bunu görebiliyoruz. Mesele şu bu konuda ne düşünüyoruz, ne gibi önlemler alıyoruz? Böyle gelmiş böyle gitsin mi? Neye hizmet ediyoruz? Belki de yabancı donanım kendimizi kandırdıımız kendi icadımızdır ve kendi gizli niyetimize hizmet ediyordur! Oyun içinde oyun var burada

İyi ve kötünün olmadığı bi senaryo yazamıyoruz, gerekçe şu; o zaman zevki olmaz, yavan olur, izlenmez. Sanki içinde iyi ve kötünün olmadığı bir senaryoyu daha önce gördük mü, yaşadık mı da zevksizliğine karar verdik! Burada da bi azmettirme var sanki!
Aba altından gösterdiğin sopa, gerçeğe dönüşmüş de haberimiz yok. Oysa bence herşey denetimli divanelik olarak başlamıştı ama işin ucu kaçıverdi, gerçek(!) oldu!

  • Ibrahim LifeisLife LifeisLife azmettirmek zihinde ellerinin temiz kalacağını düşünmeni sağlayan ( aslında ben yapmadım )
    Padişahların bir müslümanın kanını dökemeyeceği gibi etrafındakilerin boğdurulması da aynı tarz bir düşünce köküdür. azmetmek can almak eğer bir kötülük ise azmettirmek kötülüğün yalanımıdır acaba.
  • Sibel Atasoy Harika bi açıklama İbrahim bey, evet neden olmasın. Ben kendimle ilgili bu söylediiniz yöntemi kullandığımı ilk fark ettiimde utancımdan intihar edecek oldumdu! Fakat sonraalıştım

     

    Ibrahim LifeisLife LifeisLife insan doğası gereği gelişimini tamamlayabilmek için eksik kalan noktalarını kapatabilmek adına kendisini çevreleyen bütün etkileri alt etmek veya onlardan faydalanbilmek için kendi zıtlığını üretme gayretini gösterir. Sonunda da azmedersin yalanınla onları.

     

    Sibel Atasoy Aynen katılıyorum, birçok yerde de yazdım fakat kendi kandırıımıza tam olarak inanmış olmamız yani denetimli deliliin şartını yerine getirememiz sebebiyle şimdi bu çukurun içinde debeleniyoruz. Geçenlerde bi röportaj sırasında bana “deli” tanımlaması yapmamı isteyen kapalı bir soru yöneltildi.Deli ve akıllı konusu gerçekten karmaşık bir durum

     

    Ibrahim LifeisLife LifeisLife Kesinlikle aklı olan insanın içinden gelenleri özgür ve iradesiz bir biçimde dışa vurmasını, aklı ile yönlendirip yönettiği bir aralıkta anlamsız kalan bir değeri ancak dengesizliğinin kontrolü mümkün olmayan bir insana verilebilecek değeri aklı olana yüklememek gerekir.

     

    Sibel Atasoy biraz ağdalı bir cümle olmuş ancak anladığım kadarıyla kontrolü mümkün olmayanın -dengesizlik- akılla anlam verilemeyen bi aralık için gereğinden söz ediyorsunuz?
  • Ibrahim LifeisLife LifeisLife akıl ile yönetilebilen sınırsız özgür bir yaşamda delilik yerine sınırsız çılgınlığa terk etmiştir. Kontrol edilemez olduğu an ise dengesizlik değilmidir.