Afiyet Olsun

Bugün sabah iş yerinde kahvaltımı yaparken yaklaşık 7-8 kişi “afiyet olsun” dedi. “Afiyet olsun”. Sıkça tekrarlarsanız kulağa saçma gelen kelimelerden biri olduğunu farkettim. Ve birde anlamını gerçekten bilmediğimi.

Evet yemek yerken gördüğümüz herkese kullandığımız bu terimin anlamını bilmiyordum. “Afiyet olsun” belki bugüne kadar binlerce kez kullanmıştım bu deyimi. Ama ne demekti “afiyet”. Hani insanın aklına ilk, “yarasın”, “tatlı gelsin”, “lezzetli olsun” gibi şeyler olduğu geliyor.

Hemen kahvaltıdan sonra oturdum internetin başına ve TDK da afiyet ne demekmiş baktım.

“afiyet Ar. ¤¥fiyet

a. (a:fiyet) Hasta olmama durumu, sağlık, esenlik: “Allah daha ziyade afiyet versin.” -N. Cumalı.
Güncel Türkçe Sözlük afiyet

Gelin olan bir kızı baba evinden alırken verilen para.
Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü Afiyet Köken: Ar.

Söyleyiş: (a:fiyet) Cinsiyet: Kız
Sağlıklı, sıhhatli olma, hastalıktan uzak olma durumu.”

Daha çok şaşırdım. Çünkü hiçbiri yemekle ilgili değildi…

Aynı anda iki yerde birden olabilmek mümkün mü?


Einstein haklı çıktı
“Aynı anda 2 yerde olabilme” deneyinde büyük ilerleme kaydedildi

ABD’de California Üniversitesi bilim adamları, aynı anda iki farklı enerji durumunda bulunabilen bir aygıt geliştirerek Albert Einstein’ın öncülerinden olduğu “kuantum teorisi”ni haklı çıkardı. Yılın buluşu kabul edilen aygıt, toz zerresi kadar küçük bir metal parçasını “mutlak sıfır” kabul edilen eksi 273 dereceye yakın bir sıcaklığa kadar soğutuyor ve enerjisini bir kuantum artırıyor. Madde, bu noktada günlük hayatımızda karşı karşıya olduğumuz Newton fiziğinin kurallarından çıkıp Einstein tarafından tanımlanan kuantum yasalarına göre hareket etmeye başlıyor. Saniyede 6 milyar kez titreşen madde, algılanabilir bir elektrik akımı yayıyor ve aynı anda hem yüksek, hem de alçak enerji düzeyinde varolabiliyor.

EINSTEIN VAZGEÇMİŞTİ
Bilim adamları, henüz maddenin Einstein’ın mümkün olduğunu iddia ettiği gibi “aynı anda iki yerde birden bulunması”nı sağlamayı başaramadı; ancak bu buluş sayesinde bu hayalin gerçekleştirilebilir olduğu ortaya koymuş oldu. Einstein, kuantum fiziğinin gelişiminde öncü olmuş, ancak daha sonra bu teoremin “evreni belirsizleştirdiğini” iddia edip ”Tanrı evrenle kumar oynamaz” diyerek reddetmişti.


Bir gazetede okudum bugün. Sitedeki özellikle fizikçilere sormak istiyorum; aynı anda iki yerde birden olabilme konusunda fikirleri nedir? Bazı insanlar rüyalarında çok uzaklara gidebildiklerini iddia ediyorlar. Evliyalar iki yerde birden olabilirlermiş. Ne dersiniz? Mümkün müdür? Bu yukarıdaki olayla benzer nitelik taşıyor mu?

Matematik Üzerine Sokratik Bir Diyalog

Aşağıdaki yazı Alfred Renyi nin “Matematik Üzerine Diyaloglar” kitabından alınmıştır.Socrates ve Hipokrat arasında geçen güzel bir diyalog bence.Bir kısmını aktarıyorum.

MATEMATİĞİN NESNESİ NEDİR?

SOKRAT(S): Pekala, o halde bana matematiğin ne olduğunu bilip bilmediğini söyler misin? Sanırım üzerinde çalışmak istediğine göre matematiği tanımlayabilirsin de.
HİPOKTAT(H): Bunu çocuklar bile yapabilir. Matematik bir bilimdir ve elbette bilimlerin en güzellerinden biridir.
S: Senden istediğim matematiği övmen değil, onun doğasını tanımlamandı. Örneğin eğer sorum Tıp hakkında olsaydı, bu sanatın hastalık ve sağlıkla uğraştığını ve amacının hastalıkları iyileştirmek ve sağlığı korumak olduğu cevabını verecektin. Haklı değil miyim?
H: Kesinlikle.
S: O halde şu soruyu cevapla; Doktorluk sanatı var olanla mı yoksa var olmayan şeylerle mi ilgilidir? Doktorlar olmasa da hastalık var mıdır?
H: Kesinlikle, hatta şu an olandan daha da fazla olacaktır.
S: Şimdi de başka bir sanata geçelim, mesela Astronomi olsun. Astronomların yıldızların hareketi üzerinde çalıştıkları konusunda bana katılıyor musun?
H: Şüphesiz.
S: Astronomlar var olan bir şeyle mi uğraşıyorlar diye sorsam cevabın ne olur?
H: Evet olacaktır tabii ki.
S: Yıldızlar dünyada hiç astronom olmasa da var olacaklar mıydı?
H: Tabii. Zeus kızıp insanoğlunun soyunu tüketse bile yıldızlar, hala geceleri gökyüzünde parıldayacaklardır. Ama niye matematik değil de astronomi üzerinde konuşuyoruz?
S: Sabırsız olma, sevgili dostum. Matematikle karşılaştırmak için birkaç başka sanat üzerinde daha düşünelim. Ormanlarda ya da denizlerin derinliklerinde yaşayan tüm canlı varlıklar hakkında her şeyi bilen birini nasıl tanımlarsın?
H: Bu insan, canlı doğayı inceleyen bir bilim adamıdır.
S: Bu insanın var olan şeyleri incelediği düşüncesine katılıyor musun?
H: Katılıyorum.
S: Peki eğer, her sanat var olan bir şeylerle uğraşır dersem bana katılır mısın?
H: Tümüyle tabii ki.
S: Şimdi bana, matematiğin nesnesinin ne olduğunu söyler misin, genç dostum? Bir matematikçi neleri inceler?
H: Aynı soruyu Theaiteos a sorduğumda bana, matematikçilerin sayıları ve geometrik formları incelediklerini söylemişti.
S: Çok güzel, cevap doğru. Peki, bu şeylerin var olduğunu söyleyebilir misin?
H: Tabii ki. Olmayan şeyler hakkında nasıl konuşabiliriz?
S: O halde şunu soracağım. Asal sayılar, dünyada hiç matematikçi olmasa dahi var olurlar mıydı? Eğer var olursa, nerede olurlardı söyler misin?
H: Gerçekten ne cevap vereceğimi bilmiyorum. Açıktır ki, eğer matematikçiler asal sayılar hakkında düşünüyorlarsa, o halde asal sayılar matematikçilerin bilinçlerinde vardır. Fakat ortada hiç matematikçi yoksa, herhangi bir yerde asal sayılar da olmayacaktır.
S: Bu ‘Matematikçiler var olmayan şeyleri incelerler’ demek zorundayız anlamına mı geliyor, sevgili Hipokrat?
H: Evet sanırım, bunu kabul etmek zorundayız.
S: Soruya başka bir açıdan bakalım. Şuraya bak! Balmumu tableti üzerine 37 sayısını yazdım. Bu sayıya elinle dokunabiliyor musun?
H: Kesinlikle.
S: O halde, belki de sayılar vardır?
H: Benimle dalga geçiyorsun herhalde. Aynı tablet üzerine yedi başı olan bir ejderha çizseydim, bu ejderhanın var olduğu anlamına mı gelecekti? Hiç ejderha gören birine rastlamadım ve ejderhaların peri masalları dışında hiçbir yerde var olmadığına inanıyorum. Ama yanıldığımı ve Heracles in sütunları ötesinde bir yerlerde ejderhaların gerçekten de var olduklarını düşünelim. Yine de çizdiğim ejderhaya benzemediklerine eminim.
S: Doğru söylüyorsun, sana tümüyle katılıyorum. Fakat bu, sayıların, onlar hakkında konuşup yazabilmemize rağmen, gerçekte var olmadıkları anlamına mı gelir, sevgili Hipokrat?
H: Kesinlikle öyle.
S: Acele sonuçlar çıkarma. Başka bir deneme daha yapalım: Şu çayırdaki koyunları veya Pire limanındaki gemileri sayabiliriz derken doğru mu söylüyorum?
H: Evet, sayabiliriz.
S: Koyunlar ve gemiler var mıdır?
H: Şüphesiz.
S: Ama koyunlar var ise, koyunların sayısı da var olan bir şey olmalı mıdır?
H: Bana şaka yapıyorsun Sokrat. Koyun saymak, matematikçilerin değil çobanların işidir.
S: Matematikçiler; koyunların, gemilerin ya da diğer şeylerin sayılarını değil, sayının kendisini mi incelerler demek istiyorsun, Hipokrat? Bu yüzden zihinlerde var olan şeylerle ilgilenirler öyle mi?
H: Evet söylemek istediğim buydu.
S: Bana ‘‘Theaitetos a göre ‘matematikçilerin sayıları ve geometrik formları incelediklerini’’ söyledin. Peki ya bu formların var olup olmadıklarını sorarsam cevabın ne olur?
H: Kesinlikle vardırlar. Örneğin güzel bir kabın formunu görebilir, elimizle de dokunabiliriz.
S: Yine de hala bir güçlük var. Bir kaba bakarken ne görürsün, kabı mı kabın formunu mu?
H: Her ikisini de görürüm.
S: Bu bir koyuna bakmakla aynı şey midir? Şu karşıdaki koyunu ve yünleri görüyor musun?
H: Bu oldukça iyi bir benzetme.
S: Adeta Hephaestus gibi topallıyor. Koyunu tıraş edebilir; koyunu yünsüz, yünü de koyunsuz
olarak görebilirsin. Aynı şekilde bir kabın formunu, kabın kendinden ayırabilir misin?
H: Kesinlikle hayır. Hatta bunu hiç kimsenin yapamayacağını da söyleyebilirim.
S: Yine de hala geometrik bir formu görebileceğine inanıyor musun?
H: Bundan kuşkulanmaya başladım.
S: Ayrıca, eğer matematikçiler kapların formlarını inceliyorlarsa, matematikçilere çömlekçiler dememiz gerekmez mi?
H: Kesinlikle.
S: Öyleyse Theodoros en iyi matematikçiyse, bu onun en iyi çömlekçi olduğu anlamına gelmez mi? Onu öven birçok insan gördüm, ama kimse bana onun çömlekçilikten anladığını söylemedi. Theodoros un en basit çömleği bile yapabileceğinden emin değilim.
Sevgili dostum, matematikçilerin geometriyle uğraşırken kaplar gibi var olan nesnelerin formlarıyla değil, yalnızca düşüncelerinde var olan formlarla ilgilendikleri sonucunu çıkarıyoruz. Matematikçilerin gerçeklikte değil düşüncelerinde var olan şeylerle ilgilendikleri sonucuna ulaştıktan sonra, şimdi de Theaitetos un sözlerini inceleyelim. Theaitetos matematiğin diğer bilim dallarına göre daha güvenilir, daha sağlıklı bilgiler verdiğini söylemişti. Peki, Theaitetos hiç örnek verdi mi bu konuda?
H: Evet. Örneğin hiç kimsenin Atina nın Sparta dan ne kadar uzakta olduğunu kesin olarak bilemeyeceğini söyledi. Tabii bu yolu aşmış olan herkes, yolun yürünerek kaç günde katedilebileceği konusunda aynı şeyi söyleyebilir. Ama aradaki mesafenin tam olarak kaç adım olduğunu bilmek olanaksızdır. Buna karşılık, Pisagor teoremi yoluyla bir karenin köşegen uzunluğunun tam olarak neye karşılık geldiği hesaplanabilir. Theaitetos ayrıca Yunanistan da yaşayanların tam sayısını vermenin de olanaksız olduğunu söyledi. Tüm nüfusu saymaya çalışan biri, asla tam nüfus sayısını elde edemeyecektir. Çünkü sayım işlemi sırasında bazı yaşlı insanlar ölecek, bebekler dünyaya gelecektir. Bundan dolayı toplam sayı sadece yaklaşık olarak doğru olabilecektir. Ama bir matematikçiye düzgün bir on ikiyüzlü nün kenar sayısını sorarsan, on ikiyüzlünün her biri beş kenarı olan on iki yüzü olduğunu anlatacaktır. Bu altmış eder ama her kenar iki yüze aittir ve bu yüzden iki kere sayılmıştır. On ikiyüzlünün kenar sayısı otuz dur ve bu sayı hiçbir şüpheye yer bırakmaz.
S: Theaitetos başka örnekler de verdi mi?
H: Birkaç örnekten daha bahsetti, ama bu örneklerin tümünü hatırlamıyorum. Gerçeklikte, tümüyle birbirinin aynı iki şey bulunmasının olanaksız olduğunu, Poseidon tapınağının sütunlarının bile az da olsa birbirinden faklı olduğunu söyledi. Buna karşılık bir dikdörtgenin köşegenlerinin birbirlerine tam olarak eşit olduklarından emin olabileceğimizi söyledi. Heraclitus tan bir alıntı yaparak; var olan her şeyin sürekli olarak değiştiğini, ancak 1(tek), 2(çift), 3(üç tane), doğru ve çember gibi hiç değişmeyen şeyler hakkında kesin bilgi sahibi olmanın mümkün olduğunu anlattı.
S: Sanırım bu kadarı yeterli. Bu örnekler matematikte şüpheden uzak bilginin edinilebileceğini, diğer bilimlerde ve günlük yaşamda ise bunun mümkün olmadığı konusunda beni ikna etti. Şimdi de matematiğin doğası üzerine sorduğumuz sorulardan elde ettiğimiz sonuçları toparlayalım. Matematiğin var olmayan şeyleri incelediği ve incelediği şeyler hakkındaki tüm gerçekleri keşfedebileceğini söylemem yeterli olur mu?
H: Evet. Çıkardığımız sonuç buydu.
S: Peki Zeus aşkı için söyler misin; Var olmayan şeyler hakkında var olan şeylere göre daha çok şey bilmemizin gizemli bir yanı yok mu sevgili Hipokrat?
H: Eğer böyle bakarsak, kesinlikle gizemli bir yanı var. Eminim akıl yürütmemizde birtakım yanlışlıklar oldu.
S: Hayır büyük bir dikkatle ilerledik. Akıl yürütmemizde herhangi bir yanlışlık olmadı. Bu düğümü çözmemizde yardımı olabilecek bir şey hatırlıyorum.
H: Bir an önce söyle, çünkü her şeyi birbirine karıştırmış durumdayım.

BİZ ve Birey olma hali, Sorularımız?

BİZe, kavram itibariyle  “Toplumsal Bellek Bileşimi” diyebiliriz sanırım . İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı. Birey bilinci oluşmadan terennüm edilen ya da denenen BİZ oluşumları gerçek biz değil, korkmuş BENler cemaatleri oluyor.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

  • TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
  • TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
  • Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.
  • TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs gibi) yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
  • Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
  • TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir.

Bilinçli olmayanın göbeğinde oturan dişil ilke, eril ilkeyi doğurur. Bu onun yaratıcı eylemidir. Ancak eril ilkenin ayrışma/özgürleşme ve kendini, kendisi olmayan’a göre tanımlama eylemi sayesinde dişil ilke “biz bilinci”ni oluşturabilir.

Kendimizi aydırmak için sorular ve cevaplar:

T. Sence gelisme neye baglidir? Fikir birliligine mi, yoksa güvene mi? Seni yanlis anlamdiysam sen gelismeden yanasin. Bana tam tersi gibi geliyor. Fikir birligi olusturmak icin ki yapilan caba ile gelisme gerceklesebilir. Konsensüs bulmak icin insanlar fikir catismasina giriyorlar, cünkü onlar bu catisma olmadan kendi fikirlerinin de dogru olduguna inanmiyorlar.

S. Burada meselenin özü sanırım, her fikirin, onu algılayanın pozisyonu itibariyle doğru (ama tüm fikirlerin olduğu gibi EKSİK) olduğunu bilme aşaması. Bunu zihnen bilmek yeterli değil kalben bilmek lazım. İşte TBB her fikrin doğru ve eksik olduğunu kalben bilenlerce oluşturulabilir.
Her fikirden insanın bir araya gelmesi gerekmiyor. Şüphesiz insan kendine yakın frekanslarla uyum sağlayacaktır. Fakat uyum sağlayamadıklarının fikirlerinin de doğru olduğunu hala bilmeye devam eder. Onları dinler, ne deyip ne yaptıklarını samimi bir ilgiyle takip eder (içinde husumet duyguları uyanmaz), ancak o an itibariyle katılmadığı fikirlerin eylemi içinde olmaz. Buna mukabil, katılmadığı fikirler kendi fikirlerine yeni açılımlar getirme potansiyeline sahiptir.

Gelişme için kavgaya ve vahşete gerek yok, oyun oynadığını bilmek, gereken yarışma duygusunu canlı tutacaktır.
Bu oldukça zor bir konu farkındayım. Çok ince ayarlar gerekiyor 🙂

T. Ben de zaten savastan kastim senin deyiminde “oyun”du.

Baskalarinin fikirlerine katilmadigimizda kendi fikirlerimizin dogru oldugunu zannediyoruz, yine de karsi tarafin fikrine saygi göstermek, yani dinlemek bazen zor oluyor. Galiba insan bu konumda kendi kendini pek önemsememeli…

S. Tam anlatamadım. Karşı tarafın “fikrine saygı duymak”bir haldir şüphesiz, bugün Avrupanın bir çok yerinde bu duruma rastlanabilir. Ancak benim söylediğim bunu kapsayan bir haldir. Örneğin saygı halindeki avrupa şöyle der: “tamam katılmıyorum ama fikrine saygı duyuyorum. Eğer seninle kontakt kurmamı istersen doğrusu nedir sana öğretebilirim!”

Bu durum bir çeşit “abicilik” oynamaktır ve haller içinde de ehveni şerdir.
Oysa anadolu bilgeliğinde her deyişte de şahit olduğumuz daha kapsayıcı halde şu vardır: “senin bulunduğun yerden bakıyorum ve fikrinin DOĞRU olduğunu görüyorum, doğru bildiğin yolda git. Ben şu an bulunduğum yerden gördüğüm DOĞRUlarla meşgul olacağım bir süre. Gün olur devran döner, yine karşılaşırız bir yerde!”
Biraz hicvettim ama niyetimi anlatabildim mi acaba?

T. “agabilik” yapmanin ne demek oldugunu cok iyi anliyorum da söyle bir problem daha var. Sen Anadolu insaninin empati kurdugunu söylüyorsun. Dogrudur. Fakat her empati kurdugumuz insan kendi görüsü icerisinde dogruyu savunabilir ama ona biraz daha “disardan” (objektif tam diyemiyorum, cünkü objektifligin olmadini da biliyorum) baktigimizda yanildigini fark ediyoruz. Cünkü bazi düsünce hatalari vardir. Bunlari gördügümüzde yine mi “sen haklisin” dememiz gerekiyor? Yanlis oldugundan emin oldugumuz birseye neden yanlis diyemiyelim ki? Sibel, bakiyorum da seninle tartisilmaz ya :-))) Sen herkese Nasrettin Hoca gibi hak verirsin :-)))

S. “Sen de Haklısın” diyemiyor isek, onun yerinden bakmaya üşeniyoruz, ya da kendi yerimizden kalkmak istemiyoruz demektir. Bu da normal, sadece mekanizmanın nasıl çalıştığını anlatmaya çalışıyorum. Ben de bazen üşeniyorum, eski bir yazım için (bazen Yirmidört saat önce yazılmış olan bile) diyorlar ki “bu sonuca nasıl vardın, bu yanlış”, Onu söylediğim halden uzaklaşmışım, yeniden o noktaya dönmem lazım ve bazen bu bana yorucu geliyor! Diyorum ki, onu söyleyen sibeli  aratma şimdi bana, boşver önemsemeyelim” :))) Tabi bazen de gerçek bir ilgi hissetiğimde canımı dişime takar onu (her kim söylediyse) bulurum.

Burada konumuz şu, eğer yerinden kalkmaya (mevcut halinden) istekliysen çoğu kez insanların söyledikleri ya da yaptıklarının eksik ama doğru olduğunu deneyimleyebilirsin. Bu duruma  “HAL gezginliği” diyebilirim.
Şu yazı da bu konuda biraz fikir veriyor aslında: https://blog.sonsuz.us/?p=3558

Bi noktayı da az düzeltmek istiyorum, Hal gezginliğini yapabilen Anadolu bilgeleri var demiştim, şüphesiz anadolu insanı diye genelleştirmek yanlış olur.  Dünyanın her yerinnde bunu yapabilen var henüz yapamayanlar var.

T. Bana sabrederek herseyi acikladigin icin tesekkürler. Söylediklerine aklim evet diyor ama kalbim baska yerlerde. Umarim o da bulur kemalini…

S. Asıl sabrın için ben teşekkür ederim.Kalbinin olduğu yer hakiki halindir ve önemli olan da odur. Buna tüm varlığımla saygı ve sevgi duymaktayım.
Daha önceleri de hep söylediğimiz gibi “haklı çıkma” gayreti, dünyadaki hem güzelliklerin hem de çirkinliklerin başlıca sebebi.
“haklı çıkma” gayreti insanın kendine biçtiği, biçmek zorunda olduğu “değer” ile ilgili görülüyor, bu hem doğru hem de eksik. Çünkü “”haklı çıkma” ve yanlışı düzeltme gayretinden vaz geçersen, kendini değersiz ve faydasız bulabilirsin ki bu feci olur ve binlerce yıldır oluşturmak için kanlı gözyaşları dökmüş olduğumuz “birey olma” merhalesi çökebilir! Ciddi söylüyorum çökebilir, yeniden bilinmeyenin kucağına dönebiliriz. Eğer herşeyi bitirdiğimizden, olgunlaşmış meyve gibi yere düşmüşlüğümüzden dönse idik bilinmeze bu harika olurdu ama öyle değiliz henüz.
İşte ben o ince ayarı bulmaya çalışıyorum tüm varlığımla; “hem kendimizi önemsemeyip hem de birey olma halimizi sürdürebilir miyiz?”
Kendimi pek de önemsemediğim halde  hala değerli olduğumu hissedebilir miyim?

T.Kendimizi pek önemsememek kendimizin de diger insanlardan pek fark olmadigini anlamaktir galiba. Her insan ayni degere sahip oldugunda taraf tutmanin bir anlami olur mu? Bence degil. Benim ile senin aranda hic fark olmayinca, ayni zamanda herkesi de önemsemis olmayiz mi? Cünkü ayni degere sahibiz…