Kibrit çöpü

Kibrit çöplerini insanların yaşantılarına benzetirler. Kibrit kutusu, insanın yaşadığı toplumu ifade eder bir bakıma.

Bazı kibrit çöpleri vardır, bir amaç için yanarlar, kimi bir sigara yakar, kimi bir ocak, kimi boş yere yanıp tükenir hiçbir işe yaramadan.

Kimi ise; bir ormanı, bir evi, büyük bir alanı yakar kül eder, kendisiyle birlikte. Kibrit kutusunu açıp baktığınızda hepsi aynı gibi dursa da, birbirinden farklı kibrit çöpleri vardır.

Bazıları yanamayacak kadar incedir. Yakarken kırılır zannedersiniz, ama bilir misiniz? en iyi onlar yanar. Bazıları da epeyce kalın. Zannedersiniz ki yanınca yeri göğü yakacak ama yakınca bir bakarsınız, foss.. diye bir ses çıkarır, kendisini bile yakamaz, sadece ucundaki kimyasal madde alev bile alamadan kararır gider.

Kimileri eğri büğrüdür, yine de, bir kibrit çöpünden beklenen fonksiyonları yerine getirirler.

Sanatın Gerekliliği ve Ebru

Birisi tarafından yapılmadığı sürece, herhangi bir biçimde yokluğu farkına varılmayan , ancak yapılmasıyla birlikte , boşluğunun farkına varılan ve kendine alan yaratan bir şey , nasıl olurda , görüldüğü andan itibaren ihtiyaç yaratır?

Bu sorunun yanıtı aynı zamanda sanatın ne olduğu konusunda düşünmememizi sağlar.

Sanat ancak toplumun tüketim için üretim yapmaya yönelmesi ve ihtiyaçların karşılanması temelinde örgütlenmesi ve zanaatın yerini büyük ölçekli aynılaştırılmış üretimin almasıyla , oluşan boşluğun sonucu bu günkü halini aldı . Çok uzun süre nerdeyse XVIII yy. sonlarına kadar güzel sanatlar deyimi hiç kullanılmamıştı. Bugün bizim hayranlıkla izlediğimiz resimler , heykeller, müzikler hiçte sandığımız gibi , farklı bir bakışı olan sanatçının kendini ifade etmek için düşünüp araştırıp oluşturduğu yapıtlar değildi. Bunlar büyük ölçüde zanaatçı-sanatçılara ayrıntılarıyla sipariş edilen aristokratların şatolarını, saraylarını süsleyen dekorasyon ürünleriydi.Bir prensesin doğum günü için çalınacak bestelerdi.Ve elbette kilisenin siparişleri, dinsel ayinler için besteler,incilin okuma yazma bilmeyen halka vaazı için resimlenmesi vs.

Eski ve Yeni Dünya-2

Son yıllarda Yeryüzü Ana ile yakınlaşmaya çalışan girişimlerin çoğaldığını görmek sevindirici ve umut verici oluyor. Tabi hiç bişey öyle bir anda “abra kadabra” şeklinde sihir gibi işlemiyor,  sarsılmaz niyet ve disiplin çok önemli.

Her zaman dediğim gibi (usandırdıysam affola fakat kendime hatırlatmak için yapıyorum bunu), “dinlemek” çok önemli. Bizim nesil dinlemek deyince favori şarkıları hatırlıyor 🙂 Oysa dinlemek kapsamlı bir kelime, ilginizi çeken konuya/kişiye/şeye tüm kanallarınızı açık tutmak, onunla aranızdaki olası tüm engelleri açmak, BİR olmak için kendini salıvermeyi de gerektiriyor. Görme nasıl yalnızca göz ile yapılamıyorsa, dinleme de sadece kulakla olmuyor!
Piyasadaki eğitici paketlerin bir çoğu, “odaklanmak” üzerine yapılandırılmış, yanlış mı peki? Değil tabi ancak eksik. Bu neye benziyor biliyor musunuz; diyelim sırılsıklam aşık oldunuz, tüm dikkatiniz onda, onunla yatıp onunla kalkıyorsunuz (fiziken olması gerekli bile değil), iyi pek güzel, pek aladır bu! Piyesin ilk sahnesinde (odaklanma) performans iyi diyelim, fakat bu üç perdelik bir oyun! İkinci perdeye geçildiğinde, -ki geçilemiyor çoğu kez- “salıverme” işlemi için dinleme evresi olmalıydı. Bunun yerine gördüğüm pek çok insan “sahiplenme” denen ikame edici bir kavram içine saplanıp kalıyor. Sahiplenme içerik olarak şu demek oluyor, “aman bu muhteşem bi şey, ona sonsuza kadar sahip olmalıyım! Bunun için gereken her neyse onu planlamalıyım.” Böylece üçüncü perdeye yani “bütünleşme”ye varan nerdeyse hiç olmuyor. 🙁

Ay’ı Kimler Yaptı?

Spiritüel alandaki kitaplarıyla tanınan yayınevi yeni bir kitap piyasaya sürmüş. İşin ticari boyutu belirli misyonlarına ne derece etki eder orası tartışılır ama bir şekilde bu okült dünya hakkında bilgiler veriyorlar. Herneyse, kitabın ismi şu:

Ay’ı Kimler Yaptı?
(Christopher Knight,Alan Butler)

Kitabın ismi ilgi çekici, içeriği hakkında yazılanlarsa şöyle:

Ay’ın nasıl oluştuğuna dair bugün için bilimsel olarak kesin bir açıklama getirilememiştir. Çünkü önceden ileri sürülen tezler, daha sonraları geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Başta NASA olmak üzere yapılan tüm bilimsel araştırmalar, Ay’ın fiziksel yapısının Dünyamız’dan tamamen farklı olduğunu göstermiş ve bir zamanlar ileri sürüldüğü gibi Ay’ın Dünya’dan kopan bir gök cismi olmadığını ispatlamıştır.
NASA yaptığı açıklamada Ay’ın içinin boş olduğunu ve böyle bir durumun hiç bir gök cisminde normal şartlarda olmaması gerektiğini vurgulamıştır. Konunun bir başka ilginç yanı da Ay’ın Güneş’ten kopan bir gök cismi olmadığını da yapılan araştırmalar ortaya koymuştur. Uydumuz Ay adeta evrenin başka bir köşesinden alınıp yörüngemize yerleştirilmiş gibidir!… Eldeki verilere göre Ay içi boş ve yapay bir uydudur!… Dünyamız ve Ay’la ilgili tüm bildiklerinizi sorgulayacak bilimsel kanıtları, olağanüstü ama mantıklı iddialarla bu kitapta bulacaksınız.

Serseri Mayın

Bazen durup kendime sorarım, neredeyim diye…

Günlük yaşamın, hele ki İstanbul’un aceleci dakikalarının içinden çıkıp, kendi zamanımın içine girebildiğim anlarda; ben ve bana ait her şey nereye doğru gidiyor diye sorgularım… Tabii ki kendi yakın çevremdeki ve tüm dünyadaki her şey bana aittir ama bir de tüm etkilerden yalıtılmış bir ben var bana ait… İşte o “ben” in ne yaptığı, nereye gittiğidir asıl sorduğum…

Ruh denen o asıl kimlik, kullandığı vücudun içinde ne kadar rahat şekillenebilmişse, o kadar huzur doludur. Ruhunu yaşamla beslemeyi başarabilenler, kalabalığın içinde yüzlerindeki ve tüm bedenlerindeki güzel enerji ile hemen fark edilirler. Onları görmemek mümkün değildir. Beden yaşları her ne olursa olsun, bir fidan gibi tazedirler. Gözlerinden yaşam fışkırır. Yaşam onları değil, onlar yaşamı kullanırlar. Yaşamı ruhlarına sindirmiş ve bedenlerine, duygularına, düşüncelerine hakimdirler.