Hem çok, hem Bir

Ne ölçüde bir yazar olduğum tartışılırsa da sanırım okuyuculuğum oldukça iyidir, tabi bunu okuduğum kitap sayısıyla ölçmüyorum (hayret verici ölçüde çok olsa bile), ilgi alanlarımın dağınıklığı sebebiyle kitaplar içinde bir gezgin olduğumu söylesem yeridir. Kitabı ve kitap dükkanlarını aşk düzeyinde sevdiğim günleri hatırlıyorum da, geniş geniş gülümsüyorum. Şimdilerde bu sevgimi paylaşan hatta bunun ötesine geçen başka bir unsur olduğu için geçmiş zaman betimlemesi yaptım. Kitabın ötesine geçen “sevgi-ilgi”;  insanlar ve dünya diyebilirim. Onları bütünüyle çok seviyorum. İnsanın ilgisi neye dönükse onu seviyordur demişimdir biçok yerde ve ilgilenmişse dinliyordur. Dolayısı ile denklem sevgi=dinlemek oluyor. Kendimi de dinlerim ben; çünkü kendimi de sevmişimdir 🙂

Şimdiye kadar okuduğum kitaplarda beni hayrete düşürebilecek, hiç bilmediğim bir kavram ve bilgiye yok denecek kadar az rastladım. Çoğunlukla bildiğim şeyleri hatırlattılar ve onlara isim koymamı sağladılar. Tabi bu da büyük bir yarar, her daim tüm o yazarları sevgi ve minnetle andım ve anıyorum.

Hiç bilmediğim halde karşılaştığım bilgiler hemen hep dünya dışı uygarlıklar ile ilgiliydi, örneğin “Ra Bilgileri” dizisindeki bilgilerin bi kısmını ilk kez orda görmüştüm ve Anu anlatıyor (: Bakınız https://blog.sonsuz.us/?p=585 ) gerçekten benim için heyecan vericiydi. Doğru olup olmadıkları hiç önemli değil 🙂 Gerçekliğin ikili bir yaratım olduğunu biliyorsanız doğru ve yanlış lügatınızda önemli bir yer  işgal etmez olur. Birçok yazımda ve kitaplarımda belirttiğim gibi, sadece tek gerçek vardır: Şu an! Gerisi isteğe bağlı olarak geliştirilebilir. Geçmiş de aynen gelecek gibi şu an ve bizim tarafımızdan inşa ediliyor. Malzeme dişildir, oyun hamuru, onunla ne yapacağınız size kalmış. Herneyse ben aslında başka bişey anlatacaktım fakat şu an kaçtı gitti.

Dünyada bana en ilginç gelen şey (küçüklüğümden başlayarak) duygular olmuştur! Çocukluğumda bundan korktuğumu açıklıkla hatırlıyorum. Belki de o sebeple kitaplar en büyük ilgi alanım olmuştu. İnsanları anlamak zordu! Apaçık görünen mekanizmaları tuhaf bi salgıyla (duygu olmalı bu) sıvıyorlar, tanınmaz hale getirip onun çevresinde savaşıyor, acı çekiyor, hırslanıyorlardı. Duygunun onları kör ettiğinin farkına varmıştım. Benim açımdan yapacak bişey yoktu, kenara çekildim kimseye çaktırmadan yaşamaya çalıştım. Bunu yaparken var gücümle bu açmazı anlamaya çalıştım, hayatım gözlem ve düşünce ile geçti.

Belki bu gezegenin havası suyu böyle yapıyordu, Sümer tarihi ile ilgilenip,  Zekeriya Sitchin’in yorumlarını okuduktan sonra Dünyada bişeylerin duygu oluşumuna çanak tuttuğuna dair kanım yoğunlaştı. Ve fakat ilginç olan, Dünya’ya bu sevimlilik ve bu çeşitliliği de sağlayan duyguydu zaten. Duyguları ortadan kaldırın geride bir yazılım kalır! Yani KODlar…

Dünyada yaşamış düşünürler, bilinci geniş insanlar, duygular konusunda insanları uyarmaya çalışmışlar, fakat bu hep yanlış anlaşılmış, sanki onlar duygularınızı saklayın, yok edin demişler gibi bi anlayışla şekillenmiş insan uygarlığı. Bu ne büyük yanılgıdır, insan inanmak istemiyor!

“Kendini mühimseme” denen canavar demiyeceğim; çünkü bu çocukça olurdu, zaten kendini mühimsetmeden bilinci ortaya çıkaramıyorsunuz! Fakat o artık ortaya çıkmış olduğu için şimdi yolu tersine yürümek gerekiyor! Kendinizi mühimsemediğinizde duygularınız mekanizmaların görünüşünü bulandırmaz olur! Yani duygularınızdan kurtulmak gibi bi zorunluluk yok aslında, sadece onları mühimsemeyi bırakmak yeterli. Sanırım bunu yapabildiğimizde, Evrende Dünya’nın bir eşi menendi bulunamazdı. Ben öyle hissediyorum. Öyle harikulade bişey ki, sadece hayali bile beni iliklerime kadar titretiyor; bunu başardığımızda hem çok hem bir olacağız.

KADER Mİ? O DA KİM?

KADER Mİ? O DA KİM?

   Kader denen şey?in varlığını kabul etmiyorum. "O"nun bizleri çepeçevre kuşatmış olduğunu ileri sürenlerin iddialarını da ahmakça buluyorum.

   Kaderi kabul etmememin benim kaderim olduğunu da kabul etmiyorum.

Toplum tarafından benimsenen, hoş karşılanan ve hatta içselleştirilmiş olan hiçbir değerin, psikolojik olarak benliğimde, aklımın saflığında bir baskı unsuru oluşturmasına izin vermiyorum.

   Demek ki, insanın doğallığına saldıran, içsel dünyasının taleplerine gem vurmaya çalışan bir çok kabul görmüş ya da kabul ettirilmiş olumlu veya olumsuz değer ile, fikir ile, açıkça söylenmeyen fakat hissedilir derecede belirgin olan boyunduruk altına alma gayretleri ile ve bunların ortaya çıkardığı sıradanlaştırma kültürü ile karşı karşıyayız.

   Oysa bir devletin sınırları içinde yaşayan millet millet değildir, bir şehrin içinde yaşayanlar şehirli değildir, bir köyde yaşayanlar köylü ya da ahali, bir mahallede yaşayanlar oranın mahallelisi değildir, bir apartmanda yaşayanlarda apartmanın sakinleri değildir.

Çift yönlü bir sınır çizme harekatı başarıya ulaşmış. Devletin sınırı milletin, şehrin sınırı şehirlinin, köyün sınırı köylünün, mahallenin sınırı mahallelinin, apartmanın sınırı da sakinlerinin sınırları oluvermiş.

   Yabancılaştırma, ötekileştirme, düşman olarak görme harekatı.

Ankara’dan kalkıp Erivan’a doğru yol alan uçağın yolcusu için birşeyler ifade edebilir belki, peki Iğdır’da yaşayan ve taş atıp fırlatsa karşı? ülkenin topraklarına düşen biri için neyi ifade eder sınır? Birkaç uzun menzilli roketsavar, tanklar, gözetleme kuleleri ve çok sayıda canını vermeye hazır veya zorla! canını feda etmesi istenen piyade. Hepsi bu.

   İzmirli nalbant ustası Ali Efendi, Mardin'e gidip mesleğine orada devam edecekmiş. Olur şey mi bu? İzmirli Ali Efendi çağdaş, aydın, modern, laik, avrupai İzmir'ini terkedip o çağdışı, taassup sahibi, dindar ve ortaçağ karanlığında yaşayan Mardin'de ne eder, nasıl yaşar?

   Yabancılaştırma, ötekileştirme, düşman olarak görme harekatına bir yenisini daha ekleyelim, başarıya ulaşan "yaftalama harekatı"nı.

   İstanbullu iş adamı Kamil Bey'in küçük oğlu Barış, yaptığı seyahatte Bingöllü köylü kızı Fatma'ya gönül vermiş. Aman Tanrım! Barış'ın validesi ve iş adamı babası Kamil Bey, bu birlikteliğe karşı çıkmışlar. Tüm zamanını güzellik salonlarında geçiren saçları röfleli, tırnakları ojeli, her hafta sonu mutlaka solariuma giren Sibel Hanım; saçlarını örgü yapan, şalvar giyen ve elleri nasırlı köylü kızı Fatma'nın anası Hatice'nin zılgıt çalmasına dayanamazmış.

   Etiler Bağlar apartmanının idarecisi Kürşat, apartman sakinlerini toplantıya çağırmış. Beriki apartmanın idarecisi apartmanın dış cephe kaplamasını yenilemiş. Kürşat'ın apartmanı bu durumda epey sönük kalmış. Kıraathane sahibi Mehmet Bey, Müzisyen Deniz Hanım ve Cerrah Ahmet Efendi toplantıya katılamamışlar ve bu nedenle aidatları iki ay süre ile iki katına çıkarılmış.

   Sınırlamaların içinde sıkışıp kaldığımız bu ortamda kurallar ve yaptırımları çoktan koyulmuş.

   Velhasılıkelam, Ali Efendi mesleğinden olma pahasına Mardin'e gitmemeli, hayatın zorluklarına İzmir'de göğüs germeye devam etmelidir. Aksi takdirde işine devam edebilecek fakat mutluluğunu kaybedecektir. Barış katiyetle Fatma ile yuva kurmamalıdır çünkü Fatma'nın ailesi, Barış'ın ailesi için bir utanç kaynağıdır. Öyle ya, Sibel Hanım'ın altın gününde diğer katılımcılar kayınvalidenin nerede olduğunu sormazlar mı? Sibel Hanım, Hatice'nin bu tür modern etkinliklerden uzak olduğunu, aynı kültürü paylaşmadıklarını, dahası bu etkinliğe katılamayacak kadar yoksul olduğunu nasıl söyler? Söylerse şayet, konuklarının huzurunda aşağılanıp yerin dibine girmez mi?

   Birkaç gün öncesine kadar yöneticisi olmakla iftihar ettiği Etiler Bağlar apartmanı, şimdilerde eleştiri oklarının hedefindedir Kürşat için. Bir an evvel tadilat yapılmalı ve Kürşat göğsü kabara kabara volta atabilmelidir yöneticisi olduğu apartmanın sokağında.

   Devlet, şehir, köy, mahalle, apartman sınırları. Peki ya insanın sınırı ne olacak? Diğer devletler, şehirler, köyler, mahalleler ve apartmanlar ayrı birer dünya. Tek bir dünyanın içinde yaratılan onca dünyadaki insanın sınırı ne olacak?

   Pek yakında, 21. YY'ın Don Kişotluğunu üstlenip kalkan ve mızrak kuşanmak zorunda kalmayacak mı insan? Tüm bu sınırlara ve sınırlamalara karşı siyahı, kızılı, sarısı ve beyazı ile kalkanlı, mızraklı görmeyecek miyiz insanoğlunu?

   Saf akıl kuşanmassa kılıcını, bu fikir harbinden yenik çıkan, insan ve sınır tanımayan aklı olmayacak mı? Depresyon, bunalım, şizofreni ve intihar oranlarında olmayacak mı? Tedavi merkezleri, ıslahhaneler dolup taşmayacak mı? Dışlanmayacak mı insanlar ve emanet edilmeyecek mi duyarlı insanlar programlanmış beyinlerin insiyatifine?

   Euro/Dolar paritesi, varil petrol fiyatlarındaki dalgalanma, tüketici fiyatları endeksi, merkez bankasının aşırı faiz yükselmesine karşı aldığı önlemler paketinin içeriği, dalgalı kur sistemine geçiş, istatistik kurumu veriler... Aşina kulaklar için neyi ifade ediyor bunlar, duyarsızlaştırılmış ve programlanmış beyinler için ifade ettikleri dışında? 

   Birbirimize değil; günlere, güneşe, mevsimlere tüm canlılara ve dünyaya yabancılaştırılmışız biz.

KENZEN-2009

Mavi Tüy

1)      Kutsal indiana topraklarında doğmuş, Fort Wayne’in doğusundaki mistik tepelerde yetişmiş bir usta gelmişti yeryüzüne.

2)      Usta dünyayı indiana’nin okullarında ve yetişkinliğinde de otomobil tamirciliği mesleğinde öğrendi.

3)      Ancak Usta başka ülkelerden başka okullardan ve yasadığı başka yaşamlardan da çok şey öğrenmişti. Bunları hatırladı ve hatırlayınca da, akıllı ve güçlü oldu, diğerleri onun gücünü gördüler ve kendisine akıl danışmaya geldiler.

4)      Usta kendine de bütün insanlığa da yardımcı olacak güce sahip olduğuna inanıyordu ve buna inandığı için bu kendisi için geçerli oluyordu. Diğerleri onun gücünü gördüler ve dertlerinden ve hastalıklarından kurtulmak için ona geldiler.

5)      Usta her insanın kendini Tanrı’nın oğlu olarak görmesinin doğru olduğuna inanıyordu ve buna inandığı için de öyleydi. Çalıştığı garajlar, atölyeler onun bilgeliğini, onun elinin temasını arayanlarla , dışarıdaki sokaklar sadece o geçerken gölgesinin üstüne düşmesini ve böylece yaşamlarının değişmesini isteyenlerle doldu.

6)      Kalabalıklar yüzünden ustabaşılar ve dükkan sahipleri onun da Devamını oku “Mavi Tüy” →

Eski Çağ Büyücüleri

Dj’nin CC’ye öğretmekte olduğu her şey eski çağ büyücüleri olarak andığı kişiler tarafından tasarlanmış ve gerçekleştirilmiş.

Eski çağ büyücülerinin en büyük başarıları;  uygulamaya dönüklük ve somutluğu vurgulayarak büyücülük yapıları kurmak olmuş. Çağdaş büyücüler ise aksine sağlıklı zihinleri ve gerekli gördüklerinde büyücülüğün akışını düzeltebilecek yetenekleriyle ünlenmiş kişiler…

Rüya görme öncülleri Eski çağ büyücülerince kendiliğinde tasarlanıp geliştirilmiş olup Rüya görmeyi açıklamanın ve anlamanın anahtarıymışlar.

Somutluk Nedir? Büyücülüğün uygulamaya dönük yanı. “Zihnin uygulamalar ve tekniklere saplantı derecesinde kilitlenmesi, insanlar üzerinde bırakılan yersiz etki.”

Soyut Nedir? Özgürlük arayışı. İnsanoğlunun elinden geldiğince her şeyi saplantısızca algılama özgürlüğü.

Günümüz büyücüleri için geçmişin değeri yok mudur?

Elbette değeri var. Sevmediğimiz, o geçmişin tarzı. Kişisel olarak ben, düşüncenin enginliğinden hoşlanırım, zihnin karanlık ve sapkın oluşundan tiksinirim. Ne olursa olsun bugün bildiğimiz ve yaptığımız her şeyi ilk keşfeden ve yapan onlar. Eski Çağ Büyücülerinin en önemli hünerleri nesnelerin erkesel özünü algılamak. (temel öncül)

Günümüzde büyücüler yaşam boyu Devamını oku “Eski Çağ Büyücüleri” →

Zümrüdü Anka kuşu

İbranca “Anak”, uzun boyunlu dev, gerdanlık takmak, boğmaktan. Mitolojik bir dağ olan Kafdağı’nda yaşadığına inanılan mitolojik bir kuş.

Batı’ da M. Ö. V. yy’ dan itibaren mitolojik anlatımları başlayan Anka kuşu Hıristiyanlıkta yeniden dirilmenın sembollerınden biri olarak görülmüştür. Araplar arasında Anka hikayesi Semender ile karıştırılır. Semender de bazen kuş olarak tasvir edilir. Çin mitolojilerinde dans ve müzığın icadıyla ilgili bir kuş olarak tasvir edilir. İran mitolojisinde Simurg’un yeri Kafdağıdır. Hem ruhun ölmezliğinin hemde yeni yılın simgesi olarakda düşünülür.

Kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar, Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesiymiş… Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe, onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelmişler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri varmış. Amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmekmiş.

Hüthüt söze başlamış ve Hz.Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söylemiş. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun “bize bizden yakın, bizimse uzak” olduğumuzu anlatmış. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüthütün peşine takılıp onu aramak için yollara düşmüşler.

Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan kafdağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmaları gerekiyormuş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Zamanla yorulup, düşenler ve hastalananlar olmuş. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varıp “kendilerince geçerli çeşit çeşit mazeretler söylemeye” başlamışlar.

Önce bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

Papağan, o güzelim tüylerini bahane etmiş –oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış-;

Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

Baykuş yıkıntılarını özlemiş;

Balıkçıl kuş bataklığını;

Dudu kuşunun arzuladığı abıhayatmış;

Tavus kuşunun amacı cennet;

Kazın mazereti su;

Kekliğin aradığı mücevher;

Hümânın nefsi kibir ve gurur;

Doğanın sevdası mevki ve iktidar;

Üveykin ihtirası deniz;

Puhu kuşunun aradığı viranelerdeki defineymiş…

Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar vermiş. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatmış. Hüthüt şunları söylemiş:

Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?
Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu?
Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.
Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.
Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatimiz kalmadı.
Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.
O, yüce lûtfuyla bir ayna icat etti.
O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!

Yedi vadi üzerinde uçtukça sayıları anbean azalıyormuş. Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulmuşlar.

VADİLER MERHALELER

1.Vadi İstek

2.Vadi Aşk

3.Vadi Marifet

4.Vadi İstigna

5.Vadi Vahdet

6.Vadi Hayret

7.Vadi Yokluk (Fenâ)

BEKÂ (Ebedilik)

Yedi vadiyi aşana kadar, kimi yorulduğu için çeşitli mazeretlerle kafileden ayrılmış, kimi ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolmuş, ya aç susuz can vermiş, ya yollarda kaybolmuş, ya denizlerde boğulmuş, ya yüce dağların tepesinde can vermiş, ya güneşten kavrulmuş, ya vahşi hayvanlara yem olmuş, ya ağır hastalıklarla geride kalmış, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılmış.

Kaf dağına vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki, Simurg Anka, “otuz kuş” demekmiş. Onların hepsi de Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş .

30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculukmuş.

Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlarmış.

Görünen otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; Artık ortada ne yolcu kalmış, ne yol, ne de kılavuz… Çünkü, hepsi BİR’miş.

Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…