ZAMANE SEVDALARI

aşkları aşk yapan onların ulaşılamamazlıklarıdır,
gönül aşkının sona erdiği an,
sevgilinin ulaşılabilir kılındığı zamandır.

ZAMANE SEVDALARI

ayrılığı bilemezsin yar,
ayrılığı bilemezsin.
nasıl acı verir insana uzayan geceler,
derman bilmez bir açmazdır
çullanıverir üzerine ansızın.

korkunç yalnızlıklar
cirit atar kıyılarında,
kimsesizliğinin dostu tütün bile,
genzini bir başka yakar
ve tek sırdaşın ekmek
bir isyandır başlatır,
diziliverir gırtlağının orta yerine.

tüm güzellikler bir bir terk eder,
kalem kağıda düşman kesilir,
bilemezsin yar… bilemezsin,
nasıl acı verir bu dayanılmaz keder,
varoluş manasını kaybeder,
tanıyamazsın kendini aynalarda,
bu tanınmazlık benliğine hükmeder.

altında usulca ilk öpücüğün
kondurulduğu vakur çınar
çaresizlikle büker dallarını,
aşkın gizli tanığı yıldızlar bile
gizlenir utancından,
birşeylerle kapatılması gereken
koca bir yaradır yüreğinde açılan,
ve cevapsız bir soru işaretidir
çelişkiler yumağının ardında kalan.

bir zamanlar dipsiz sularda
yol alan umutların,
bahar yağmurunda boğulur gider,
el etek çeker hatıralar.

son iki damla süzülürken
geçmişin silsilesine doğru,
kaybolursun bu karanlık şehirde,
neylersin sevdiğim;
susmak son çaredir o yerde.

ruhun ağır gelir bedenine,
amansız hesaplaşmalarını
duyarsın bir gün;
ne olur,
unutma beni sevdiğim,
bedenimin sensizliğe veda ettiği gün. Kenan Şentürk

Entellektüellerin James Bond’u – Len Deighton

  

Len Deighton 1929 yılında Londra’da doğdu. Babası şoför, annesi de bir otelde ahçıydı. Bir süre demiryollarında katiplik yaptıktan sonra askerliğini hava kuvvetlerinde fotoğrafçı olarak katıldığı özel bir araştırma birliğinde bitirdi. Terhis olduktan sonra ilk olarak St Martin’s Sanat Okuluna, ardından burslu okuduğu Royal College of Art’a gitti. Arada garson olarak çalışırken ahçılığa merak saldı.  New York’ta bir süre illüstratör ve Londra’da bir reklam şirketinde sanat yönetmeni olarak çalıştı. Daha sonra yazmaya karar vererek Dordogne’ye gitti. İlk kitabı The Ipcress File 1962’de basıldı ve kendisine büyük bir ün sağladı.  

Okuduğum ilk polisiyeler A.C.Doyle’un Sherlock Holmes’i, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai’leri, Arsen Lüpenler, Fantomalar ve de bir kısmı yerli yazarlarımızın eseri olan Mike Hammer’lardı. Pardayanlar’da da ortaçağa özgü kumpaslar, düğüm çözmeler, iz takipleri gırlaydı tabii. Bir de Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsündeki Dupin’i ve Altın Böcek adlı öyküsü 12 13 yaşlarımın unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi katkıları olmuştur.

Sherlock Holmes’in  ipuçlarını topladıktan sonra evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir Fransız olarak Alsas-Loren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantomanın ele geçirdiği kruvazörün toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır.

Edgar Allan Poe özellikle yukarıda sözünü ettiğim iki öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir yazı yaratma  ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullan-maktayım.

O yaşlarda bile yerli yapım Mike  Hammer’lerin diğerlerinden daha farklı olduğunu sezerdim. Cinsellik ıtırlı sahneler daha bir ballı betimlenirdi. İyice göze batsın diye koyu renk basılırdı. Birbirinden şuh ve güzel kadınlarla al takke ver külah oynayan Mike Hammer’ın lise sıralarında utangaçlığı yüzünden mastürbasyonla idare ettiğini öğrenirdik. Kurgular da iyice yamuktu. Zincir şakırtıları, acaip ses efektleriyle sıhhatli kurbanlarına kalp krizi geçirterek öteki dünyaya yollayan seri katiller olurdu. Ama daha çok en sonlarda yoğunlaşan koyu renk basılmış satırları okumaya doyamazdım. Babam bir defa elimde bir Mike Hammer yakalamış ve anneme Ulan bu çocuk bunları mı okuyor? demişti.

Birkaç yıl sonra pazar Agatha Christie’le, Carter Dickson’larla dolmuştu. Zekalarının yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman’lar, Shell Scot’lar, James Bond’lar kitapçılarda ve filmlerde boy göstermekteydiler. 

James Bond bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya açılan pencerelerdi. Karayipler, New York, Istanbul, İsviçre, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum. Ian Fleming, Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında Bond’un ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle  betimler:Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler. Başak yayınları. 1965. Sayfa 83.

Bir gün elime The Ipcress File (Ipcress Dosyası) adlı bir kitap geçti. 1965 ya da 1966’ydı. Kahramanı Harry Palmer adlı biriydi. Silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı. Bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Ipcress, İnsan Psikonevrozu Kondisyonel Refleks Sürati kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir başlıktı çeviriye göre. Aslının farklı olduğu hemen görülecek. Induction of Psycho-neuroses by Conditioned Reflex with Stress. Ani Tehlike adıyla basılan kitap yayımlandığı yıllarda stres kelimesiyle henüz tanışmıyor olmamızın da bir rolü olmalı mutlaka. . Bu başlık James Bond’un Royal Kumarhanesi(2006’da en yeni versiyonu en yeni Bond aktörüyle birlikte gösterime girdi) için de kullanılmıştı. Harry Palmer, soğuk nane Holmes, Viktoryan koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve üçüncü dünyayı çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James Bond’dan çok farklıydı. Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle falan topyekün imha tehlikesi geçirirken Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat alanlarında işbirliği yapabiliyordu. Harika bir mizah yeteneği, içleri özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, ilerici politik görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler ve vuruşmadan yaratılan gerilim sanatıyla bezeli metinleri okumak  bana yepyeni bir bakış yolu çizmişti.

Harry Palmer dizisinde yer alan ikinci kitap 1966’da gene Başak yayınları tarafından Canavar Dişi başlığıyla basılan  Horse Under Water(1963)’dı.  Harry Palmer Portekiz’de batık bir denizaltıda bulunan ünlü Weiss listesini, Nazilerle işbirliği yapmaya hazır kimselerin listesini bulmaya yollanır ve çok daha karmaşık bir oyunun içine gömülür. Onu Berlin’deki Cenaze, Funeral in Berlin (1964), Milyarlık Beyin, Billion Dolar Brein(1966), Casus Hikayesi, Spy Story(1974), Pırıl Pırıl Küçük Casus,Twinkle Twinkle Little Spy (1976) gibi polisiye-casusluk türünün klasiği denebilecek kitaplar izledi. İkinci dünya savaşı ve sonrasının politik ve ideolojik satranç oyunlarını derin araştırmalarıyla geniş bir yelpazeden okurlarına sunan yazarın Pırıl Pırıl Küçük Casus’u .bildiğim kadarıyla Türkiye’de basılmadı.  

Harry Palmer dizisini 1983 -1996 yılları arasında yayımlanan dokuz kitaplık Bernard Samson dizisi takip etti. Bu dizinin ilk üç kitabı İngiltere’de televizyon dizisi yapıldı. Avrupa’da ve Amerika’da gösterime girdi. Bu dizinin ilk kitabı olan Berlin Oyun, Berlin Game adlı kitabı Türkiye’de Kelebek Yayınları tarafından Gecenin Gözleri başlığıyla 1985’de basıldı.   

Harry Palmer dizisinden The Ipcress File, Funurel in Berlin ve Billion Brain filme çekildi ve genç aktör Michael Caine’in parlamasında çok ciddi bir rolü oldu. O yılların süper bir dedektif filmi olarak damgalandı.  

Yazarın bunların dışında da romanları var. Bunların bazıları bizde de yayımlandı. İkinci dünya savaşındaki bombardıman pilotlarının yaşamını anlattığı Elveda Miki, Goodbye Mickey Mouse(1982) Kelebek yayınları tarafından 1984’de, İngilizlerin 1943’de Almanya’ya yaptıkları bir hava hücumunu anlattığı Baskın, Bomber(1970) Babil yayınevi tarafından, film dünyasıyla ilgili deneyimlerini kurguladığı harika bir kitap olan Artist, Close up, E-yayınları tarafından 1972’de, Dünkü Casus, Yesterday Spy(1975) güneş yayınları tarafından 1990 yılında basıldı.   

1995 yılında, The Ipcress File’dan tam otuz yıl sonra artık Sir ünvanlı olan Michael Caine, Midnight in St. Petersburg  ve Bullet to Beijing filmleriyle iki kez daha Harry Palmer rolüne çıktı. Aradan çok zaman geçmiş, Berlin duvarı yıkılmıştı. İlgi Orta Doğu’ya yönelmişti. Avrupa dergileri ve  gazetelerinin bazıları Entellektüellerin James Bond‘u başlığını kullandılar, ama esas revaçta olan diğer Bond’lardı. 

Sadık Yemni

www.sadikyemni.net

http://fikiryongalamagrubu.blogspot.com/

GERÇEK OLAN SADECE ZAMANDIR

GERÇEK OLAN SADECE ZAMANDIR
Ucu bucağı olmayan, içinde sonsuz ufukları, her biri birer mücevher tanesi gibi parıldayan yıldızları barındıran kâinatı hep birlikte dolaşmaya ne dersiniz?
Varsayalım ki, hızlı bir uzay aracına bindik ve yerden saniyede 11 kilometre gibi öylesine bir hızla kalktık ki, bu hızı anlamak ve algılamak bile çok güç! Saniyede 11 km. lik bir hızın önemi şuradan kaynaklanıyor: Eğer bir uzay aracı ya da bir roket bu hızla yerden kalkıyorsa, artık bir daha dünyaya dönmeyecek demektir. Bu öyle yüksek bir hızdır ki, yerçekimi kuvvetinin etkisinden kurtulan araç, dünyanın ve güneş sisteminin de ötesine geçerek, galaksi kümelerinin arasından süzüle süzüle yoluna devam edecektir.
Bu hızla 40 saniyede Ankara-İstanbul uzaklığı biterdi. Bu hızla bir saatten biraz fazla bir zamanda dünya çevresini dolanabilirdik. O kadar hızlı, o kadar hızlıyız ki; ben size geçtiğimiz uzaklıkları 10 misli büyüklükleri ile vereceğim. İlk 10 metrede göreceğimiz sadece evlerin çatılarıdır. 100 metre yukardan oturduğumuz yerin sokağını ve semtin bir bölümünü görür; 1000 metreye geldiğimizde de bazı vahşi kuşlarla selamlaşırız.

Yer yüzünden uzaya fırlatılan bir uzay aracının yerçekimi kuvvetini yenerek bir daha geri dönmemesi için ilk hızının saniyede 11.2 kilometre olması gerekir. Bu hıza insanlık alemi ilk kez ‘sputnik’ adlı bir uzay aracı ile 1958 yılında erişti.
10.000 metrede artık şehirler görülmez, yüksek dağ silsileleri, kıvrım kıvrım akan nehirler, yemyeşil ormanlar göze çarpar.. Artık metre birimi yetersiz kaldığından kilometre ölçeğine gerek duyuyoruz. İşte çıktık 100 kilometrelik yüksekliğe.
Artık bu seviyede atmosfer tabakası görülmüyor. Biraz aşağıda, ozon gazının gün geçtikçe azalan kalınlığına rastlıyoruz. Ozon bizi güneşten gelen mor ötesi ışınların tehlikelerinden koruyor. 1000 kilometre yukardan dünyamızın görünüşü ne kadar güzeldir! Kutup bölgelerindeki buz dağlarından yansıyan ışığın, okyanusların azgın dalgalarından akseden koyu lâcivert renklerle karışımı ne kadar uyumludur! 10.000 kilometrede dünyamızın yavaş yavaş batıdan doğuya doğru kendi ekseni etrafında döndüğünü fark edeceksiniz. 100.000 kilometre yukarıda ilk astronot Yuri Gagarin’in gördüğü manzarayı siz de şaşırarak, hatta korkarak seyredeceksiniz. Uzay şimdi bu bölgede artık kapkaranlıktır. Nedeni ise çok açık! Her ne kadar uzakta, çok çok uzakta güneşi görüyorsak ta, onun ışığını ve ısısını fark edemiyoruz. Zira güneş ışınları ancak hava içinden geçerken dağılır ve ortalık aydınlanır. Havasız bir ortamda ses yayılmadığı gibi, ışık ışınları da yayılamaz!
Burada artık gece- gündüz gibi kavramalar da anlamını kaybederler. Yalnız gece gündüz değil; yukarı, aşağı, kuzey güney gibi yönleri de unutmamız gerekir!
Dış ortamın sıcaklığı ise mutlak sıfır olan -273 dereceye çok yakındır. Ay bütün güzelliği ve gülümserliği ile bize göz kırpar. 1.000.000 kilometreye çıktık. Bu ortamda ayı da bir hayli geride bıraktık. Güneş etrafında kendi halinde dolanıp duran gezegenleri görüyoruz. Kimisi nefes nefese hızlı; kimisi de nazlı nazlı yavaşça yörüngelerinde yol alıyorlar.
Yerden şimdi 10.000.000 km. uzaktayız ama, Güneşimize hâlâ ulaşamadık. 100 milyon kilometrede biraz yaklaştık desek te, “güneş rüzgârları” adı verdiğimiz
çok enerjik yüklü parçacıklar önümüzü kesiyorlar! Güneşteki akıl almaz fışkırmaları, girdapları, yakın uzaya korkunç hızlarla püsküren sıcak alevleri gördükçe, doğrusu, içimizi bir korku kaplıyor. 1 milyar kilometre uzakta olmamıza rağmen, hâlâ güneş sisteminin dışına çıkabilmiş değiliz.

İşte güneşin en son çekilen fotoğraflarından biri. Sağ taraftaki ani fışkırma ve püskürtme uzaya büyük bir hızla yayılıyor ve güneş rüzgârları denilen elektrik yüklü parçacıklar tüm yakın uzayı hareketlendiriyor. Saniyede 465 milyon ton hidrojen, 460 milyon ton helyuma dönüşüyor. Bu dönüşümden termonükleer reaksiyonlar denilen enerji açığa çıkıyor. Işık ve ısı böylece oluşuyor. Dünyamız en hassas uzaklıkta bu ısıyı ve ışığı alarak ‘besleniyor’. Tabiî bizler de!
Milyar kilometrelerin de artık yetersiz kaldığı uzayın o uçsuz bucaksız ufuklarında kendimizi yapayalnız hissediyoruz. Hızla yol almamıza rağmen
1 trilyon kilometreye şimdi varıyoruz. Güneşi epeyce arkada bıraktık ama, karşımıza daha yeni güneşler yeni yıldızlar çıkmadı. Güneşe de “yıldız” diyoruz. Işık ve ısıyı kendiliğinden yayanlara yıldız deniyor. Oysa Dünyamızla birlikte Merkür, Venüs, Mars ve Jupiter gibi gezegenler güneşten aldıkları ışığı yansıttıkları için onlara “yıldız” diyemiyoruz. Şimdi 100.000 triyon kilometredeyiz. Burası galaksimizin merkezi olarak kabul edilebilir. Galaksi demek yıldız kümesi demektir. Her nedense yıldızlar da tıpkı insanlar gibi uzayda toplu olarak bulunurlar. Güneşin ve tüm gezegenlerin de içinde yer aldığı bu galaksiye Türkçemizde “Samanyolu” derler. Açık ve berrak bir gecede üstümüzde bir uçtan öbür uca kadar yayılan puslu ve bulanık bir kuşak görürüz. İçinde bizim yıldızımız güneş gibi 200 milyar güneşin yer aldığı bu galaksiyi öyle kolayca terketmek zor görünüyor. Çünkü artık milyar, trilyon kilometreler de anlamını yitiriyorlar.
Gökbilim uzmanları, uzunluk kavramını birbirlerine daha iyi anlatabilmek için “ışık yılı uzaklığı” denilen yeni ve anlaşılabilir bir ölçü birimini geliştirdiler. Işığın da bir hıza sahip olduğu ve bu hızın bir saniyede 300.000 kilometre olduğu gerçeğinden hareket ederek, ışığın bir dakikada, bir saatte, nihayet bir gün ve 365 günde kat’edeceği mesafeye bir ışık yılı uzaklık adını verdiler. Bu tanımlama ile işler biraz kolaylaşır gibi oldu.
Güneşten sonra dünyamıza en yakın bir yıldız (güneş) vardır. Bu yıldıza astronomi bilginleri “Alfa Centauri” ismini veririler. Sadece güney yarıküreden görülen bu yıldızın ışığı bize tam 4.5 yılda gelir! Bu tarife göre, en yakın yıldızın bizden uzaklığı 4.5 ışık yılıdır. Bu uzaklığı zihnimize yerleştirmek için Alfa Centauri’den 4.5 yıl önce çıkan ışınların “şimdi” bize ulaştığını idrak etmemiz yeter! Veya başka bir anlatımla, bu uzak yıldızda bulunan bir gözlemci “şimdi” dünyaya baksaydı, bizim 4.5 yıl önceki halimizi görmüş olacaktı.
Uzay yolculuğumuz devam ediyor. Bizden 500 yıl ışık yılı ötede, 1500 ışık yılı ötedeki yıldızların birer birer yanlarından geçiyoruz. Ancak o ünlü deyişle “Ömür bitiyor ama, yol bir türlü bitmiyor!” Eğer uzun çok uzun bir ömrümüz olsaydı, 1.000.000 ışık yılı ötedeki yıldız adacıklarını da görüp, ıssız ve karanlık uzayda sessizce yolumuza devam ediyor olacaktık!
İşte nihayet bize de en yakın olan bir galaksi göründü. Bu galaksiye “Andromedea”” adını veriyorlar. Bize en yakın olmasına rağmen, onun uzaklığı tam 2.5 milyon ışık yılı mesafede.
İnanır mısınız, artık milyon ışık yılı uzaklıklar da yeterli olmuyor! Milyar ışık yılı uzaklık birimine geçiyoruz. Geçmesine geçiyoruz ama, uzayın bir türlü sınırlarına varamıyoruz. Burada aklımıza şu ilginç fikir geliyor: Uzayda ne kadar uzağa gidersek, zamanda da o kadar geriye gidiyoruz demektir. Bu son derecede açık ve anlaşılabilir bir sonuç. Çünkü nasıl güneşin ışığı bize 8 dakikada geliyor ve güneş bizden “şimdi” 8 ışık dakikası uzakta görünüyorsa; bu, güneşle dünya arasında 8 dakikalık bir zaman farkının mevcudiyetine işaret ediyor demektir. Yani güneş, “şimdi ” sönse, biz onu 8 dakika daha görmüş olacağız! Alfa Centauri de “şu an sönmüş” olsa, biz onu 4.5 yıl daha ışıl ışıl parıldadığını izleyeceğiz demektir. Benzer misal Andromedea için de geçerlidir. Bu galaktik sisteme şimdi baktığımız zaman onun 2.5 milyon yıl önceki durumunu görüyoruz demektir. Bir başka anlatımla, bir yıldız kümesi bizden ne kadar uzaksa, bizim zamanımızdan da o kadar “geride” demektir.

Bu galaksi (yıldız adası) bizden 2.5 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Bu gerçeğin anlamı şudur: Biz onu ‘şimdi’ gördüğümüz zaman, aslında galaksiden çıkan ışınlar, zamanımızdan 2.5 milyon yıl ‘ÖNCE’ yola çıkmışlardı. Zamanda böylece ‘geriye’ gittik!!
Uzatmadan hatırlatalım. Bizden 10 milyar hatta 12, 13 ve 14 milyar ışık yılı ötede ve ismine “kuasar” denilen çok enerjik yıldızların (veya yıldız gibi şeylerin) varlığını anlıyoruz. Oralara artık teleskoplarımız ulaşamıyor! Optik sistemlerle değil, radyo sistemleri ile onların varlığını kabul ediyoruz.
Çok derin, çok uzak, çok ahenkli, çok çok… anlamlı bir evrenle karşı karşıya bulunuyoruz!
Biraz önce bizden 500 ışık yılı uzaktaki yıldızların varlığından söz etmiştik. O uzaklıktaki bir yıldızda bir gözlemci olsa ve aletlerini dünyamıza, hatta İstanbul’a çevirse, acaba kimi görürdü?
Cevap, evrenimizin özellikleri ile tam olarak bağdaşan ve fakat akılları karıştıran şaşırtıcı bir gerçekle örtüşür: Gözlemci, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul surlarına doğru atını sürdüğünü görecekti. Bu görüntü bir hayal, video filmi veya fotoğraf değil, kelimenin tam anlamıyla “gerçek” olurdu!
Hepsi iyi hoş ta, biz Fatih’i ölmüş biliyorduk!
Demek ki, ölüm ve ya diri olmak, sadece bir zaman farkının izafi görüntüsünden başka bir şey değildir!
Bu gerçeğe göre soracağım sorunun cevabını artık siz vereceksiniz, ben izninizle aradan çıkıyorum:
Bizden 1450 ışık yılı ötede bir yıldız olsa, oradaki bir meraklı gözlemci, Arabistan yarımadasına çevirdiği teleskobu ile “gerçek” olarak kimi görürdü dersiniz?

“Alıntıdır”

Not: fotoğraf eklemeyi öğrendiğim zaman 3 tane yükleyeceğim

Aşağı Kayış

Don juan farkındalıkta ustalaşma açıklamalarına devam eder. Bugüne kadar bu konuda pek çok gerçeği açıkladığını, geriye yalnızca birinin kaldığını söyler. Bu son gerçek, eski kuşak büyücülerin kendilerinin de farkında olmadan buldukları en önemli gerçektir. Değeri ancak yüzyıllar sonra yeni görücüler tarafından anlaşılabilmiştir.

“Sana insanın birleşim noktasının algı için, yayılımlara ayarlı olduğunu söylemiştim. Noktanın sabit konumundan hareket edebildiğini de tartuşmıştık. Son gerçek, birleşim noktasının belli bir sınırın ötesinde hareket etmesi halinde bildiğimiz bu dünyadan bütünüyle başka dünyalarla birleşebilmesidir.” der Don Juan…

Bazı coğrafi bölgelerin bu tehlikeli harekete yardım ettiğini hatta hareket için özel yönler fısıldadığını ekler. Örneğin Sonora çölü birleşim noktasının aşağı hareket etmesini sağlar, iblisin olduğu yere. Bu nedenle burada karşılaşacağı insanlar, büyücüler, tehlikelidir.

La Catalina’dan söz ederler bir süre. Farkını sorar Castaneda. “tamamen aynıyız” der Don Juan… o daha çok Silvio Manuel veya Genaro gibi, onların kadına uyarlanmışı ama kadın olması dolayısıyla da ikisinden de sınırsız derecde tehlikeli ve saldırgan” der yine…

“hepimizden genç olmasına rağmen yaşlı nesildendir. O; o topluluğun sonuncusudur. Bizi pek sevmez. Az temasa geçer. Nagual Julian’ın tarzına alışkındır o. Bilinmeyenin engin maceralarını özgürlük arayışına tercih eder. “

Bilinmeyenin engin maceraları olabileceğini; deneyimlememiş olsak da dünyadaki izdüşümleri ve birleşim noktasının hareketinin, bizler için her türlü günlük uğraşımız kadar emin olduğumuz/olağan kabul ettiğimiz bir mekanizma oluşu sebebiyle biliyoruz. Peki özgürlük, birleşim noktasının kayış yerleri ile alakasız bir durum mudur? Bu konuda düşünmüş olan var mı?

Karanlıklardaki Işıklar -3

Ahh sevgili cam mehmet,

Yatağa zamk gibi yapışıp kalmış , içinde yaşam enerjisi bir volkan gibi yükselen ve tüm bu enerjyi beynine yönlendiren indigo çocuk… Her an kırılmaya müsait kristal ve değerli bir vazonun içinde hapsolmuştu. En ufacık sert bir hareketle kemikleri kırılabiliyor ve bir daha tamiri mümkün olmayacak sonuçlara neden olan bu hastalığıyla , ölüm her an ona bir nefes kadar yakındı. Ölüme inat sarılmıştı hayata… Gözlerinden fışkıran pırıl pırıl bir dünyada, ufacık şeylerle mutlu olmasını biliyordu. Onu tek üzen annesinin ilgisinden mahrum kalmaktı. Pencere kenarındaki yatağından dışarıdaki hayatı gözlemek ve o hayatın içinde delicesine koşmak arzusuyla özlemle parlayan gözleri ne çok şeyler anlatırdı bana…Kaan’ın çocuksu soran bakışları üzerine kilitlendiğinde mehmet, ayaklarını ve kollarını oynatarak ‘bak dans ediyorum senin için’ der ve bir şarkı tuturur, kaanda ellerini çırparak 1 yaşın verdiği keşfetme dürtüsüyle heyecanlanır yanına biraz yaklaşır ve bir panikle tekrar uzaklaşırdı. Masum çocuk kalbi, Ona uzaktan eşlik etmesi gerektiğinin farkında idi.

Birbirimizi çok iyi anlıyorduk. Bir gün mehmeti gezmeye götürmek ve onu birazcık olsun mutlu etmek için parkta gezintiye çıkmayı teklif ettim. Haticenin tüm engellerine karşı bu üç çocuk mücadeleyi kazanmıştı. Tüm engelleri aşarak theonunda desteğiyle, güneşli bir yaz günü itina ile mehmet, engelli arabasına konuldu. Yolculuğumuz tam bir eziyet olmasına rağmen yemyeşil çimenler, ağaçlar ve rengarenk çicekleri görünce hepsini unuttuk. Çevremizdeki insanların meraklı bakışları mehmeti çok üzmüştü. ‘Şule abla bak bana öcüymüşüm gibi nasıl bakıyorlar ‘ dedi. Ona gülümseyerek ‘ canım sen çok farklısın ve bu farklılığın seni aynı zamanda çok özel yapıyor. Biliyormusun ilgisiz kalan o kadar çok insan var ve ilgi çekmeye çabalayan, senin bir çaba harcamana gerek yok. Mutlu ol ve farklılığını sevmeye çalış’ dedim. Bir çocuk belki bu sözlerden hiç bir şey anlamayabilir. Fakat mehmet özeldi ve çok zekiydi. Ne anlatmaya çalıştığımı hemen o kıvrak zekasıyla anladı. ‘Boşveriyorum dünyayı, şu an benim dünyam önemli, ilk defa parkta gezintideyim. Tadını çıkarayım. Sağol şule abla ‘ diyerek gülümsedi. Harika sevgi ve umut dolu bir gündü. Herkes önemini yitirmiş kaan, ben ve mehmet vardık. Kaan elindeki balonları mehmete atıyor, o da balona vurup tekrar kaan’a pas vermeye çalışıyor, bende kaçan balonları topluyordum. Herşey harika idi. Theoda uzaktan bir bankın üzerine oturmuş, bu mutlu manzarayı keyifle izliyordu. Kuşların orkestrası bizim için en güzel parçalarını çalarak konser veriyordu. Ressam eşsiz bir manzara çizmişti işte…Ve bizim neşeli kahkahalarımız insanlara ve tüm olumsuzluklarına inat, sevgiyle yaşam çığlıkları atıyordu. O gün, üç hayatın defterinde yıllar sonra bile mutlulukla hatırlanacak ve asla unutulması mümkün olmayan bir gün yazıldı.

18Nisan1994
Krefeleld/ Deutschland