Yörük Obalarımız-2

Konu başı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1393

Obanın bütün insanları oyuna iştirak ederler; sevinci paylaşırlar, hünerlerini gösterirler. Yörüklerde güç öyle parayla ya da kolay kazanılan payelerle gösterilmez. Güç, bilekle,yürekle, akılla gösterilir. Yörüğün ata binişi, yürüyüşü, zeybek oyunu, oturması kalkması hepsi bir yiğitlik göstergesidir. Oyunlarında silaha fazla rastlanılmaz; çünkü gücü silahta değil kendinde görürler de, kendilerini ortaya koyarlar.

Oyunlara at yarışı ile başlanır; cirit, çelik çomak, güreş, cıngırak, an daşı, arap, yanık oynarken erkekler, kadınlar da boş durmazlar; kaya, göç oynarlar.  Sıra ezgilere ve oyunlara gelince, cura, bağlama, saz, düdük, sipsi, kaval, kemençe çalınır, türküler söylenir. Orta yerde görürsünüz ağır zeybek, kıvrak zeybek, teke zortlatması, çömlek kırdıran oynayanları.

Yörükler değer verdikleri atlarına çok iyi bakarlar; atlar can yoldaşı hatta karındaştır. Yörük atını arpayla, yulafla, yarmayla besler. At yarışı da sık yapılır. Civarda bulunan yarışa girmeyen atlar da kişnemeye başladı mı, zevk cümbüşü yaşanır. Ciridin heyecanı da başkadır. Bu takım oyunudur, at ile binicisinin uyumudur. Sanki her ikisi de birbirlerini anlar, birbirlerini tamamlar. Ataklarını aynı anda yaparlar. Gök kubbenin altında, göğe yürümek gibi bir şeydir, toz bulutlarının üzerinde.

Ata sporumuz güreş, ecdadımızdan gelen fakat halkın yaşayıp da yönetenlerin gözardı ettiği sporumuz. Dünyada, “Türk gibi güçlü” sözünü söyleten cihan pehlivanları, düğünlerde, yarenliklerde güreş tutan yiğitlerimizdi. Bir obada rahatsızlığı olmayan bütün gençler güreş tutarlar, hatta yaı oldukça geçkin olanlar da er meydanına çıkmak isterler de hakemlerin itirazlarıyla güreşemezler. Ceylan gibi ana kuzuları boy boy sıralanırlar; minik, toz koparan, deste, ayak, orta, başaltı baş boylarında. Cazgır gür sesiyle:

Pehlivan, pehlivan

kıspeti beline

besmeleyi diline

haydi meydan yerine!

der ve önce küçük boylar salınır. Pehlivanlar birbirlerinin elini tutar, cazgırın komutunu beklerler. Cazgır gür sesli, bilgili, tarihi iyi bilen, pehlivanların isimlerini ve başarı ile memleketlerini aklında tutabilen ve bunları anında şiire döküp pehlivanları ve seyircileri coşturan insandır.

Yarenlik yerindeki bir başka oyunda tokaladır. Küçük bir çukur kazılır. Ağaçtan, topa benzeyen tokala yapılır. Oyuncular ikiye bölünür, ellerindeki ucu eğri değnekle tokalaya vurarak kazılan çukura sokmaya çalışırlar. Golfe benzeyen bu oyunun çıkış kaynağı da muhtemelen Anadoludur.

Genellikle çaylakların ve kopillerin iştirak ettiği oyunlardan biri babıç kapmadır. Ortaya bir kazık çakılır, kazığa ip bağlanır; oyuncular ayakkabılarını kazığın dibine bırakırlar. Herhangi bir hayvanın dışkısı da kazığın dibine bırakılır. Kura için kuru, yassı bir taşın bir tarafına tükürülür; “yaş mı kuru mu?” denir. Sonra havaya atılan taşın hangi tarafı gökyüzüne geleceğini bilene ya da oyunun en açıkgözüne ip verilir. Diğer oyuncuların yalınayak babıçları kapmaya başlamalarıyla oyun başlar. İpin bir ucunu elinde bulunduran, babıçları kaptırmamak için mücadele eder. Oyun sonunda babıç kalmaz ise, ipi elinde bulunduran, kazığın dibine bırakılan dışkının sahibi hayvan sesini çıkarma cezasına maruz kalır.

Kaya oyunun kadınlar oynar. Bir diğer ismi de beş kaya olan oyunda, beş tane yuvarlak taş bulunur. Taşların tamamı avuç içine sığacak şekilde olmalıdır. Beş aşamalı oyuna eldeki taşlar havaya atılarak başlanılır. (başka yörelerde de hep bildiğimiz beş ta oyunu)

Yörük ve Türkmenlerin eli helal karda, gözü hakiki yardadır. Gökyüzünde güneşi, ayı, yıldızı; yeryüzünde yeşili, suyu, yaylaları görmek, hayvanlarla dost, insanlarla kardeş yaşamak, devletçe bağımsız, kendince özgür olmak ister.

-devam edecek-

Yürük Obalarımız kitabından özetleyen S.A.

Koku Mucizesi

Hayatın gözle görülmez iki nehri tam da burnumuzdan akar bedenimize: hava ve koku. Havayı solumak da, kokuyu koklamak da mutlak bir yakınlığı çağrıştırır. Soluduğunuza ve kokladığınıza mutlaka yakın olmanız gerekir. Görmek, konuşmak, işitmek böyle bir bedel istemez; uzaktan da görebilirsiniz, mesafeli de olsa konuşabilirsiniz, sözü kâğıda dökebilirsiniz. Gerçekliğin en katı belirtisi olan somutluk ve yakınlık, dokunmayı ve koklamayı davet eder. Bu yüzden, işitmekten ve görmekten beride kalır dokunmak ve koklamak. ‘Bir işe burnunu sokmak’ deyiminin çağrıştırdığı sınır ihlali de, koklamanın bu yakınlık bedelinden beslenir. ‘Burnunun dibinde olmak’ ve ‘burun buruna gelmek’ gibi ifadelerin yüz yüzeliğe olan vurgusu, koklama yakınlığından ödünç alınmıştır.

Ne var ki, yakınlık ve somutlukta ‘burun buruna’ duran dokunma ve koklama duyuları, koklamaya konu olan şeye sıra gelince, yollarını ayırırlar. Dokunmanın eşya ile ilişkisi ne kadar gözle görünür ve elle tutulur ise, kokunun eşya ile ilişkisi o kadar müphem ve ele gelmezdir. Koku, ancak birlikte olduğu şey ile somutlaştırılabilir, kaynak olduğu eşyadan dolayı adlandırılabilir. Menekşe kokusu, yağmurun toprağa değmesinin kokusu, kahve kokusu, taze ekmek kokusu gibi. Kokunun kendisi ortada yok gibidir. Menekşe kokusu, menekşeden farklı ve fazla birşeydir. Yağmurun toprağa değmesinin kokusu da, yağmurun toprağa değdiği anda vardır; ama ne topraktadır, ne de yağmurdadır.

Aslına bakılırsa, koklama organımız burnumuz değildir. Burnun gözle görülür sivriliğinin aksine, ancak koku duyusunun gizli ve derin etkisine yakışır biçimde, asıl koku duyumuz, burnun dibinde ve derinde gizlidir. Kokuyu burnumuzun tam dibine doğru yerleştirilmiş birkaç katlı hücre tabakasıyla algılarız. Burnun fonksiyonu kokuyu taşıyan havayı asıl koku organımıza doğru yönlendirmektir. İşte tam da burada, koku almakla burun büyüklüğünün doğrudan ilişkili olmadığını hatırlamalıyız. Çünkü, burun bir nefes alma organı olarak hizmet ederken, aynı oranda koku alma organı olarak hizmet etmeyebilir. Örneğin bir balina, dev burnuna rağmen çok az koku alırken, bir fare minicik burnuyla balinanın binlerce katı daha iyi koku alır. Balina ve fare örneğinde, burnun nefes alma ve koklama fonksiyonları birbirinden ayrı düşer. Balinanın hızlı ve yeterli nefes alması için yeterince kocaman bir burnu olması gerekir, ancak kokuya ihtiyacı fareninki kadar değildir. Farenin koku alma ihtiyacı minicik burnuna kıyasla daha büyük olduğundan, küçük bir buruna genişçe bir koklama duyusu yerleştirilmiştir.

İnsan burnunda, özel hücrelerden dokunan ‘olfaktör epitel tabakası’ burun içinde bir santimetrekareden daha az yer kaplar. Bu alan gözlerimizde ışığa duyarlı retina tabakasından daha azdır. İnsanın olfaktör epitel tabakasında, bir hesaba göre, yaklaşık 6 ila 10 milyon kadar sinir hücresi (nöron) bulunur. Bu miktar, ‘burnu iyi koku alan’ biri için yeterlidir. (Bu rakam, insanın ışığa duyarlı retina tabakasındaki sinir hücresi sayısına-200 milyon-yakındır.)

Koku alma ihtiyacı insanınkinden daha büyük olan bir köpeğin burnunda ise 150 ila 220 milyon kadar koku hücresi bulunur. Bunun anlamı ise kısaca şudur: Bir kokuyu (örneğin, koku araştırmacılarının çok kullandığı bütirik asit kokusu) bir köpeğin yeterince algılayabilmesi için 1 birim gerekiyorsa, bir insan için 10 milyon birim gereklidir. Bir başka deyişle, bir köpek sözgelimi bütirik asitten yapılmış bir şişe parfümün kokusunu, sanki 10 milyon şişe parfüm varmış gibi çok derinden ve çok uzaktan algılayabilir. Bununla birlikte, şükür ki, bir köpekte bizimkinin 10 milyon katı bir burun ya da 10 milyon tane burun görmeyiz.

Burnun nefeslendiğimiz havayı türbülansa sokan ve nemli tutan kıvrımlı ve bol akıntılı iç yapısı, koku algısının kimyasına hizmet eder. Havanın burun içindeki türbülansı kokuyu, koku tabakası üzerinde biraz daha uzun tutarken, burun içindeki nemli mukus tabakası da koku maddesinin kimyasal olarak daha hızlı çözünerek algılanmasını hızlandırır. Çünkü kokuyu sadece havada algılamayız; koku maddesi mutlaka koku sinirine ‘değiyor’ olmalı, orada kimyasal olarak çözülmeli, reaksiyona girmelidir. Bir maddenin sudaki çözünürlüğü ise havadaki çözünürlüğünün 10 ila 1000 katı kadardır. Nezle, grip gibi durumlarda, mukus tabakasının akıcılığını kaybetmesiyle koku alma yeteneğimizi geçici olarak kaybedebiliriz. Burun içindeki mukus tabakasının akıcılığı hormonlardan da etkilenir. Kadınların âdet dönemlerinde ve hamileliklerinde değişik kokulara karşı değişik hassasiyet göstermesinin bir nedeni de budur.

Diğer canlılarla kıyasladığımızda insanın koku alma konusunda ‘vasat’ bir yerde durduğunu görürüz. Canlılar dünyasında burnu iyi olanlar olduğu gibi, kokuya burun kıvıranlar da vardır. Hiç şüphesiz bu önemli farklılık canlıların ihtiyaçlarına ayarlıdır. Bu açıdan, burnu iyi koku alan burnu az koku alana kıyasla ‘daha gelişmiş’ sayılmayacağı gibi, burnu az koku alan da ‘ilkel’ sayılamaz. Evrimci bakış açısının dışarıdan yapıştırdığı bu etiket, kokuların canlılar dünyasındaki yerini anladığımızda düşer. Tam tersine canlıların burnuna bakarak, eşsiz bir ölçülülük ve zarif bir denge tablosu görürüz.

‘Yere yakın’ yaşayan canlılar, meselâ, kemiriciler, otçullar, sürüngenler, hem karada hem denizde yaşayan canlılar, semenderler ve ayrıca güvercin gibi kuşlar çok iyi koku alırlar. Çünkü, hem yiyeceklerinin kokusunu iyi almaları, hem de kendilerini yemeye çalışacak avcılarının kokusunu uzaktan ve keskin biçimde almaları gerekir. İyi koku alan fare gibi memelilerin burunlarının her zaman ‘sümüklü’ olmasının bir hikmeti de rüzgârın yönünü tayin etme ve havadaki kokuyu acil olarak algılama ihtiyacıdır.

Böcekler de ‘burnu keskin’ canlılardır, ama kokunun kaynağını ve yönünü antenleriyle algılarlar. Koku alma konusunda en hassası erkek ipekböceği güvesidir; eşinin kokusunu kilometrelerce öteden alır. Turna balığı da avını görerek, eşini ise koklayarak bulur.

Kokuya az duyarlı hayvanların başında kuşların gelmesini duymanız şaşırtıcı olabilir. İhtimal ki, bu yüzden, bülbülün güle aşkını konu edinen edebiyat eserlerinde kokunun rolü, gülün renginden aşağıdadır. Kuşların kanat çırptığı yükseklerde pek koku yoktur. Koku yoğunluğu ve çeşitliliği toprağa yakınlaştıkça artar, yükseklerde koku hızla yoğunluğunu kaybeder ve dağılır. Ayrıca, kokular daha çok yatay düzlemde hareket eder, kuşlar ise daha çok dikey düzlemde gider gelirler. Bu yüzden kuşların iletişimleri kokudan çok sese ayarlıdır. Şükür ki, böyle; yoksa o güzelim çiçek kokuları arasından kulağımıza zarif kuş cıvıltıları yükselmiyor olurdu. Evrimcilerin kuşlara ‘koku alamıyor’ diye atfettikleri sözümona ‘ilkellik’ olmasaydı, hem biz mükemmel kuş cıvıltılarından yoksun kalırdık, hem de kuşlar boş yere havayı koklamaya çalışırlardı. Buradan kolayca anlayabiliriz ki, iyi koku alan bir sürüngen ya da bir köpek kendine ait gördüğü çevreyi bir şekilde kokulandırarak diğer kardeşlerine karşı belirlerken, bir kuş kendine ait yuvayı ya da ağacı sürekli cıvıltılarla ilan eder.

Amip gibi tek hücreli canlılar, çevrelerini koklarlar. Görünüşe göre, ışığı alacak bir gözleri, sese duyarlı bir kulakları yoktur; ‘kör’ ve ‘sağır’ diye nitelendirilebilirler. Ancak evrimcilerin bu canlılara sırf tek hücreli diye ‘ilkel’ demesini reddedecek derecede hassas ‘burun’ları vardır; yaşadıkları sudaki en küçük konsantrasyon değişikliklerini en hassas biçimde algılarlar ve buna göre tepki verirler. Yani, gerçekte asla ‘kör’ ya da ‘sağır’ değildirler; ancak bizim alışık olmadığımız bir gözle görmekte, bizim farkında olmadığımız bir kulakla duymaktadırlar.

-devam edecek-

Dr. Senai Demirci

BARIŞI DÜŞLE/ BELLEKTE İZ BIRAKACAK BİR DENEYİM OLARAK YAŞAYAN KARŞI SANATIN İZİNDE:Beuys ve Ono

1960 sonrası sanatta biçimciliğe ve akademik sanata tepki olarak doğan akımların içinde Fluxus; yaşamın sürekli değişerek yenilenen bir değer oluşunu ve sanatçının bu değişim ve yenilenişteki sosyal varlığının tanımına katkısını Joseph Beuys ve Yoko Ono’nun Düşünceleri, söylemleri ve yapıtlarıyla ya da “Düşünce Plastiktir” diyen Beuys’un ifadesiyle plastize edilmiş düşünceleriyle ortaya koyar.

Sürekliliği, değişimi ve yenilenmeyi, durağanlığa karşı koyuşu insanın zaten var olan potansiyel sanat gücüyle birleştirme, açığa çıkarma ve ortaya koyma eylemi Beuys’da insan ve ait olduğu tabiatla olan uyumunun ifadesi olabilecek düşünce ve görüngü arayışına , Ono da ise yaşamsal değişimin döngüselliğini ifade etme ve evrensel bir barış mesajı enerjisini oluşturabilme arayışına dönüşmüştür. Fluxus’u besleyen süreklilik, akış, devinim ve sanat eylemini sanat ürününden ayıran bakışla sanata kalıcı varlık kazandırma düşünüşü her iki sanatçıda köklere, ilk’e ve belki ilkele bakışı ve bunu yaparken de insanın var oluş kaynağı olan tabiatın akışından, enerjisinden faydalanma isteğine dönüşür. Kucağındaki ölü tavşana galerideki resimleri anlatırken Beuys’un tavşanın ölü bir tavşan olduğunu bildiği açıktır ancak; evrendeki sonsuz döngü içinde bir enerji olarak varlığını sürdüreceğini bu noktada “malzemesinden” hatta sanattan ayrılarak kalıcı bir varlık kazanacağını ifade etmeye çalıştığını söylemek mümkün görünüyor.

“İnsan” olma durumu ile ilgili yoğun düşünce pratiği üreten ve toplumsal kaygıyı önemseyen, modern hayatta “Dünyanın insan yaşamındaki yeri” ne dönüşen insan ve dünyayla olan ilişkisi sorunsalını “İnsanın Dünyadaki yeri ve konumunu belirleme ve sorgulamaya çalışma” deneyimlerine dönüştüren Beuys ve Ono, çalışmalarını toplumsal alanla ya da toplumsal-yaşamsal olanla karşı karşıya getirerek Beuys’un en bilinen performanslarından biri olan “Amerika’yı seviyorum ve Amerika beni seviyor” performansında; bir kır kurduyla galeride geçirdiği beş gün deneyimini bir enerji transferi olarak tanımlayarak insan oluşun vahşi bir o kadar kırılgan doğasının tabiatta bir karşılıklı oluş hali olduğunu bilinen en vahşi hayvanla yalnız, beş gün yaşama deneyimiyle oldukça ileri götürmesinde olduğu gibi ; insana ve topluma ait olanının bütünüyle dünyaya ait olduğunu ifade ederek bir enerji transferi gerçekleştirme isteği gösterirler.

Dünyaya; “Imagine all the people living life in peace.” (Hayal et bütün insanların hayatı barış içinde yaşadığını) Diyerek seslenen John Lennon 1980’de öldürülünceye kadar birlikte, eşinin ölümünden sonra da birlikte çıktıkları yola yalnız devam ederek “evrensel barış” ı arayan, düşleyen Yoko Ono’nun çalışmalarının tematik eksenini; yaşam, ölüm, varoluşun sürekliliği kısacası fluxus oluşturur. 50 tane tabutun üstündeki deliklerden filizlenmiş zeytin ağaçlarından oluşan “Ex It” adlı yerleştirmesi sanatının düşünsel kaynakları hakkında oldukça “derin” bilgi verir niteliktedir.
Fluxus’un; sanatın metalaşarak ticari değeri olan üretime dönüşmesine karşı geliştirdiği tavır, bellekte derin izler bırakma eylemleridir. Bu noktada ; “Dünyanın durumu insanlığın suçudur ve bütün bunlara ben de dahilim. Fakat bilinçteki tembelliğin üstesinden gelmeye çalışıyorum.” diyen Beuys’un ve “Gezegenimizi ve insan olmayı seviyorum. Her birimiz doğanın parçası olan, yaşayan varlıklarız. Gezegenin geri kalanıyla uyum ve sevgi içinde yaşamak zorundayız. Eğer yapıtlarım bu gerçekten uzaklaşırsa güçlerini kaybeder.” Diyen Ono’nun evrensel insanlık belleğinde çok uzun süre derin izler bırakmayı sürdüreceği açıktır.

PS: Çağdaş sanat için yazdığım makalelerden biri, tartışabileceğimiz kavramlar içeriyor.

Sonsuzluğun Oyunu…

Sonsuzluğun oyunu

Kurtuluşu imkansız bir labirent gibi…

İstemek ve korkmakla başlayan,

Bilinenin güvenliğinde dar bir alanda hapsolan…

Eğer ve öyle olmasaydı diye biten…

Kabuğunun içindeki yapay ben miydi konuşan?

Görülmez sokaklarda kaybolmaktansa,

Sevilmeyen olmak…

Yaratılan kimliklerde beslenen hikayeler…

Her yaşamda bir hikaye,

Her  hikayede bir yaşamın tükendiği,

Sonsuzluğun oyunu hiç bitmek bilmeyen…

Kül Kedisi Sindrella aramızda!

Dikenli kabuğunu kaldırdığınızda, altında bal gibi tatlı meyvesi olmasına rağmen, sırf görünüşünden ve iticiliğinde dolayı kimse ona elini uzatmaz, kaktüs meyvesine dokunmak istemez. Sanki Tanrı bunu özellikle yaparmış gibi, inciyi de yamru yumru bir deniz kabuğunun içine yerleştirir.

Ve bu hep böyledir. Kül Kedisi Sindrella da itilen, horlanan biriyken, bir gece baloya katılır prensin gönlünü kazanır. Ne kadar gece on ikiden önce balodan ayrılmak zorunda kalsa da ayakkabısının bir tekini orada düşürür. Bu şekilde ülkenin en küçük ayaklı kadını da ortaya çıkmış olur. – Niye küçük olan her şey güzeldir bilmem ki! Küçükler her zaman niye tatlıdır? Yoksa el ve ayak fetişisti olmamın geri planında Sindrella mı vardı hep? Peki ben o hiçbir şeyini beğenmediğim ve kocaman bir burnu olan Malatyalı kızın küçücük elini niye birden ağzıma katıvermiştim?-

Yoksa geçenlerde İngiltere’deki bir şarkı yarışmasına “I Dreamed a Dream” şarkısıyla tüm dünyanın gönlünü fetheden kırk yedi yaşındaki Susan Boyle de bir Sindrella mıydı? Hiç evlenmeyen ve hatta hiç öpüşmeyen Susan’ın bu baloya katılma fikri de nereden gelmişti aklına. O, “Beni kimse öpmedi.” Derken, bunun intikamını mı almıştı tüm dünyadan ve tüm insanlardan; kapatıldığı bodrum katından aydınlığa mı çıkmıştı?

Durup bekleyelim hele. Gece saat on ikiyi göstersin bakalım bir. Sesi karga sesine dönecek mi, yoksa aynı mı kalacak?

Peki bu kadın Sindrella’ysa, 7 Nisan 2005’te Britanya sahillerinde sırılsıklam ve ‘şuurunu yitirmiş halde’ bulunan ‘Piyano Adam’ ne oluyor? O da hiç konuşmadığı halde etrafına toplanan insanlara eşsiz bir piyano resitali sunarak herkese parmak ısırtmamış mıydı?

  • Ah sanat! Ne büyük bir değer ölçücüsü! Sanatın dokunduğu her şey nasıl da kıymete biniyor! –

Yıllar önce Piyano Adam sahneye çıktığında da aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Bu yazı bir yerel gazetede yayınlanmış ve üstelik yazıyı çok beğendiklerini söyleyen iki yerel radyo tarafından aynı gün içerisinde ikişer kez okunmuştu.

Nedense Susan Boyle ve Piyano Adam yan yana geldi düşüncelerimde. Ve geriye giderek bir kez daha okumak istedim:

Piyano Adam

Duydunuz mu, okudunuz mu siz de Piyano Adam’ı? Hani şu İngiltere’de bir kasabada, sokakta sırılsıklam bulunan adam var ya; işte onu?

Peki ne hissettiniz?

Bir an için onun yerine koydunuz mu kendinizi? Onda buldunuz mu bir şeyler, size ait olan?
Daha önce oldunuz mu peki hiç Piyano Adam? Kaçmak istediniz mi herkesten? Bir bilinmez olmayı arzuladınız mı? Gizemlerle örtünmenin o eşsiz tadına vardınız mı hiç? Herkes size tuhaf tuhaf bakarken, bir piyanoda onlara eşsiz bir resital sundunuz mu hiç? Gizemlerinizle onları şaşkına çevirdiniz mi? Ah, insanlarla bu şekilde oynamak ne güzel! İnsanlıktan bazen böyle kaçmak ne güzel!

Zülfü Livaneli “Kimilerine bir hayat yetmez” der. Siz de farklı hayatları denemek istediniz mi hiç?

Bir ip cambazının ip üzerinde o kritik dengeyi kurarken içinden geçenleri hissettiniz mi peki? İp cambazı olarak müthiş bir dengeleyici olmak istediniz mi yaşamınızda bir kez olsun?
Ya peki şu Atina sokaklarında bir fıçı içerisinde yaşayan ve Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” diyebilme büyüklüğünü göstermiş olan Diyojen’nin yerinde de mi olmak istemezdiniz? Dünya malı olarak tek sahip olduğu su kabını, eliyle çeşmeden su içen bir çocuğu gördükten sonra onu da kaldırıp atan bu filozofun yerine koydunuz mu kendinizi hiç?

Eğer bir kadınsanız, tüm erkekleri peşinden koşturan, âdeta bir ilahe gibi karşılanan bir fahişe olmak ister miydiniz peki, bir anlığına da olsa? O fahişenin elindeki sihri ele geçirmek istemez miydiniz? Onun, karşısında boyun eğen erkekler hakkında neler düşündüğünü siz de bilmek istemez miydiniz? Her gece bir yaveriyle sevişen ve sabahında o yaverini öldürten Messelina’nın duygularını peki? Aşklarıyla Roma’lı kralların akıllarını başından alan Kleopatra’nın yerinde olsanız n’apardınız? Siz de Tarsus’tan Alanya’ya, oradan Roma’ya, hatta Mısır’a kadar tüm Akdeniz’i bir aşk gölüne çevirir miydiniz?

“Kimilerine bir hayat yetmez.”der Livaneli. Piyano Adam’ı okuyunca düşündünüz mü hiç şu an yaşadığınız hayatın size yetip yetmediğini?

“Ben bu gece karar verdim kuş olup gökte uçmaya” diyen Göksel gibi kuş olmak ta mı istemediniz? Ya göçmen kuşlar… Koymadınız mı hiç onların yerine kendinizi?
Gizemli olmanın tadına vardınız mı hiç? Çevrenizdeki insanların size meraklı gözlerle bakmasının nasıl bir duygu olduğunu tattınız mı? “Deli mi bu adam?” şeklinde üzerinize çevrilen bakışlara maruz kaldınız mı peki? İnsanca bedeninizden çıkıp başka bir canlı gözüyle baktınız mı onlara ve içinizden kıs kıs güldünüz mü? Peşinize hayranlarınızı da takarak çözülmesi zor bulmacalar gibi dehlizlerde kayboldunuz mu hiç?

Biliyorsunuz, insanlar bilinmeyenin peşinde, keşifler peşinde; bu yüzden bir bilinmeyen olmak istediniz mi hiç? Balıkadamların uzun uğraşılar sonucu çıkarmaya çalıştığı derin bir batıkta mücevher olmak nasıl bir duygu acaba? Ya dağcıların uğruna ölümü göze alarak tırmandıkları bir dağın zirvesi olmak; bu nasıl bir duygu olurdu dersiniz? Düz bir satıh, sığ bir su olmayı mı tercih ederdiniz, yoksa derin bir batıkta inci veya ulaşılması zor bir dağ zirvesi mi?

Ne olursanız olun, ama arada bir mutlaka bir başka yaşamı da deneyiniz. Tek bir yaşamla bu ömrü bitirmek ne büyük israf! Ve ne sıkıcı bir hayat! Gizemlerden arındırılmış bir yaşam ne büyük bir çıplaklık! Çevrenize bir bakın hele, tüm diğer canlıların kendine göre ayrı bir gizemi yok mu?

Yağmur Adam vardı bir zamanlar da; bir filmdi; Dustin Hoffman’ın oynadığı. O film de çok beğenilmişti hani. Çünkü orada da bildiğimiz insandan başka biri vardı. Hastalıklı biri de olsa insanlarda oldukça merak uyandırmıştı.

İşte böyle. İster Yağmur Adam olun, isterse Piyano Adam… Ama ne olur arada bir başka adamları, başka insanları da deneyin; başka yaşamların tadına varın.

Ne kıskandım Piyano Adam’ı bir bilseniz! Ne kadar gizem dolu, ne keşifler gizli…

Ve sen Piyano Adam!

Sen hep öyle kal. Bırak insanlar seni merak etsin, bir bilinmez olarak yaşamana devam et. Ve arada bir onlara resitaller sunarak şaşırtmayı unutma! Bir mülteci olabileceğini tahmin ediyorlarmış senin. Sakın ha! İltica edip de insanlaşma, bizden biri olma!