Neden sadece Bob?!

Neden Dövüş Kulubünde ölen tek kişi BOB olmuştur?

 2005 Ekiminde sorduğumuz bu soruya gelen cevaplar şöyleydi ve bence Dövüş Kulubünü anlamak için harika açılımlar sunuyordu, bu mekandan bi kere daha paylaşmak istiyorum:

Yazan: yirmi3
Filmde ölen tek kişi Bob yani Robert Paulson.. peki acaba onun ölmesi sadece bi tesadüf mü?
Kargaşa Projesinin başlangıcında Tyler projede görevli adamları seçmek için kapıda bir tür mülakat yapmaktaydı.”İki siyah tişört.
İki siyah pantolon.
Bir çift siyah bot.
İki çift siyah çorap ve iki çift sade iç çamaşırı.
Bir siyah kalın kaban.
Bir beyaz havlu.
Bir adet yedek yatak çarşafı.
Bir tane beyaz plastik karıştırma kasesi.
Beş yüz dolar””çok yaşlısın. çok şişkosun. çok sarışınsın. çok gerizekalısın.” diye de onların dirençlerini ölçüyordu. Ama Bob bu dirence yenik düşüp gideceği anda (ki gidiyordu da)Anlatıcı (Edwart Norton) onu durduruyor ve beklemesini söylüyordu.

Bob aslında bu projeye uygun değildi.. Bob, Anlatıcının duygusallığı yüzünden o projedeydi.. ve belki de işte bu yüzden öldü..

 

Yazan: marla
aslında öncelikle olayı ikiye ayırmalıyız bence.dövüş kulübü ve cehennem projesi.
filmin bütününde iki kişi ölüyor. biri kanserli bir kadın. yalnız, çaresiz, hırssız, ölümü kabul etmiş ve ondan korkmadığını idda eden, zavallı bir görüntü çizen bir kadın. bob da genel portre olarak benzerlik gösteriyor. o kanserden kurtulmuş ama çok yalnız,çaresiz,hırssız.bu iki kişinin en önemli ortak noktası ise bir gruba üye olduklarında o grubu çıkarları için kullanma istekleri. kadın kendine bir partner bulmak için terapi grubunu kullanmaya çalışırken, bob övünmek için dk’yı kullanıyor.halbuki her iki grupta da amaç, kişi olmayı aşıp gruba hizmet etmek. dk olarak bakınca bu ikisinin ölüm sebepleri aynı. yaşamayı hak etmiyorlar.cehennem projesi kapsamında ise mantık “omlet yapmak için bir kaç yumurta kırmak lazım” şeklinde oturtulmuş durumda. herşey bedeller üzerine kurulu. e bu kadar büyük bir harekette biri ölmeliydi. bu da değerli biri olmalıydı.kişi tyler kimliğine bürünmeden önce üyeler içinde tanıdığı tek şahıs Bob’du ve kişinin huzur bulduğu tek yer bob’un göğüsleriydi. yani onun için duygusal anlam taşıyan tek insan ve böylece sahneye ölüm anından sonraki ayinin koyulması sağlandı.
” Onun adı Robert Paulsen” “ Ölünce proje elemanın adı oluyor.”
cümlelerini bu ölümle duyduk. ve bütün bunlar kahramanımızın uyanışını getirdi. duyguları harekete geçti. sevdiği birini kaybedince hesap sormak istedi. sonuçta tyler’ı buldu. ölen kişi bob olmasaydı bu sonuca varamazdık.

biraz dağınık oldu ama idare edersiniz heralde. soru o kadar çok bağlantı kurdurduki beynimde bu kadarını toparlayabildim. 🙂 

ahts
 …Kişiyi filmdeki gibi ya labirentlerinde dolaştırır, ya da bir çukurda bekletir beklerken de kendisi ile karşılaştırır,yüzleştirir…Sonuçta bedensel yaşamını ,entellektüel bir konuşkan ve düşünen olarak kaybeden kendisidir kişinin… Fazla uzatmayayım,karşılaşılan ikinci kişi “nefs” di ve sonuçta yalnız onun ölmüş olması da yine evrensel bir denge yasası idi,bedenlenmemesi gerekiyordu…:)))
(Sanırım ahts’ın kastettiği Bob değil Tyler)

 

 Biraz da Palahnuik’den ve onun tarzından bahsedin, ağzınızdan bal damlıyor :))

 

palahnuik

Yazan: marla
dövüş kulubünü bir kaç kez izledikten sonra gidip kitabını aldım. ardından palahnuik’in diğer kitaplarını da aldım. bu adam hakkında söylenebilecek en kesin şey kendinden nefret ettiği sanırım. sürekli toplumu cezalandırma yönünde çabaları olan karakterler yaratmış. bu karakterler kendi evrenlerinde hem kendilerine hem de çevrelerine, maddi yada manevi anlamda zarar veriyorlar. gerçekliğe karşı hat safhada güvensiz. ona göre gerçek sandığın herşey bir kurgu.en yakın kız arkadaşın bir sürü estetik ameliyattan geçmiş eski bir delikanlı çıkabilir mesela. mutsuz aileler ve onların yetiştirdiği çocuklardan oluşan kahramanları,aileleri ile toplumu ve bütün kuralları özdeşleştirmiş durumdalar. sexkolikler, uyuşturucu bağımlısılar, şizofrenler, mutsuzlar ve hepsi bu noktaya gelmelerindeki kendi paylarını yadsıyorlar. kendileri olmaya tamamen karşılar. farklı yollarla kişiliklerini reddediyorlar ve bunu sonucunda yalnızlaşıyorlar. yalnızlaştıkça daha çok nefret ediyor, daha çok zarar veriyorlar.

 

Kendileri olmaya tamamen karşılar!!!

 

 

  

Yazan: yirmi3
marla, BOB ve ANLATICI arasındaki duygusal bağın BOB’un ölümüyle bir uyanışa dönüştüğünü söylüyor ama bence bu kısmencik (kısmeni küçültmek için koydum o -cik ekini, ilginç oldu) doğru.. yani doğru ama uyanışın tek nedeni olarak bu gösterilemez.. hem ANLATICInın duygusal bağı olan başka insanlar da var.. MARLA ve TYLER.. ikisini de nerdeyse kaybetmekten hiç korkmuyor.. TYLER için MARLAyı kırıp duruyor mesela ve durmadan MARLAyı düşünüyor.. ama neden BOB’un ölümü onu bu kadar etkiliyor.. Acaba onda hasretini çektiği bişeyleri mi görüyor; baba.. (atıyorum)ayrıca fihgt clubın kitabına bakarsak ANLATICInın uyanışının BOB’un ölümünden çok daha önce olduğunu görebiliriz.. sanırım filmde merak uyandırsın ve etkileyici bir son olsun diye biraz ertelenmiş bu..”Bu gece kapatmak için dövüş kulübüne gidiyorum. Odanın ortasında tek ışığın altında duruyorum ve bütün kulüp alkışlıyor. Buradaki herkes için ben Tyler Durden’ım. Akıllı. Güçlü. Cesur. Sessizliği sağlamak için elimi kaldırıyorum ve neden hepimiz buna sıradan bir gece demiyoruz, diyorum. Bu gece eve gidin ve dövüş kulübünü unutun.
Ben dövüş kulübünün görevini tamamladığını düşünüyorum, ya siz?
Kargaşa Projesi iptal edildi.
Televizyonda güzel bir futbol maçı olduğunu duydum …
Yüz tane adam bana bakıyor.
Bir adam öldü diyorum. Oyun bitti. Eğlenceli bir yanı kalmadı.”

Sanırım ANLATICIyı etkileyen en büyük şey ölüm olmalı.. çünkü ANLATICI hayata fazlasıyla bağlı biri.. Durmadan onu kontrol etmeye çalışan biri.. aynı şekilde CEHENNEM PROJESİnin amacı da bir tür düzeni bozarak hayatı özgür kılmak ve bireylerin kontrolüne bırakmak.. Ama BOB’un ölümü; bir hayatı kontrol etmek isterken o hayatın kaybedilebileceğini de göstermiş oluyor..

Buna şurdan da varabiliriz sanırım.. ANLATICI, PROJEyi iptal etmek ve engellemek istiyor ama TYLERi yok ettikten sonra MARLAya sarılarak olan biteni büyük bir zevkle pencereden izliyor.. Neden…? Çünkü ANLATICI, PROJEnin birilerine zarar vereceğinden korkuyor.. Sonunda öğreniyor, havaya uçurulacak yerlerde insan olmadığını… (Sibelden not: Ya da insan zarar göremez zaten; çünkü o sonsuz bir şarkıdır.)

PROJEnin hayatı kontrol edip tadını çıkarmakla ilgili olduğuna bir kanıt da belki TYLERin kafasına silah dayayarak bizim kahvaltılarımızdan daha lezzetli bir kahvaltı yapmasını sağladığı marketteki çocuk olabilir.. Ona hayatının önemini ve her şeyin elinde olduğuna dair küçük bir ders vermişti değil mi?

İşte bu yüzden BOB’un ölümü ANLATICIyı etkilemiş olabilir ama bence uyanması için illaki BOB’un ölmesi gerekmiyordu..

Belki de her şey bir klişenin sonucudur.. ilk önce en şişman olan ölür.. 😛

Bu durumda Marla’ya cevap hakkı doğdu! (göz kırpma işareti)

 

•

Yazan: marla
Yirmi3′ün söylediklerine kısmencik (kelimeni çaldım umarım kızmazsın 🙂 ) katılıyorum. ben bob’un uyanışın nedeni değil tetikleyicisi olduğunu düşünüyorum. arada kahramanımızı rahatsız eden bir sürü şey oldu. projeden dışlandığını hissetti. kendisinin de kurucusu olduğu dövüş kulübü tyler’a mal edildi ve kendisi yok sayıldı.tyler’ın gölgesinde kaldı.böylece tyler’a çok öfkelendi.
bu insanın amacı diğer insanlar için değerli ve önemli olmaktı. terapi gruplarında insanlar onu dinliyordu ve ona ihtiyaçları vardı(yada o öyle düşünüyordu). bu yüzden huzuru bulmuştu ve bunu bulduğu ilk yer bob’un yanıydı.
marla ise bu huzuru kendi çıkarları için bozan (bedava kahve ve sinemadan ucuz) bir kadındı onun bilincinde.ama bilinç altında marlaya özeniyordu. çünkü marla en azından dibe vurmaya çalışıyordu.sonra marla onun tek dostunu, tyler’ı da aldı elinden ve özenmesi daha da çok arttı. bu artışın bilince yansıması ise ilk etapta öfke oldu. marla dan değer görmedi. hatta marla o yokmuş gibi davrandı(sigarasını onun olduğu tarafa attı mesela) yani duygusal bağı olan 3 kişiden sadece birine karşı öfke duymuyordu. BOB
bob’da kendi çaresizliğini ve sığınma ihtiyacını görüyordu.bob’un kendisinden daha kötü durumda olduğunu düşünüyordu. onu projeye dahil ederek onuda kendisi gibi kurtarmak istedi. bu arada diğer olaylar yüzünden huzursuzluğu arttı.tyler hedefi doğrultusunda ayrıntıları göz ardı ederek ilerliyordu ve karakterimiz bu hedeften habersizdi. yine başa dönmüştü. tylerla kurduğu dünyada yalnız kalmıştı. daha önceki hayatında kendi kurduğu evinde yalnız kaldığı gibi. bu noktada tetikleyici etken, kurtarmak istediği hayatı ve öfke duymadığı tek insanı, kendi kurduğu ama kontrolünü yitirdiği gurup yüzünden kaybetmekten başka ne olabilirdi ki.
projenin amacı bence, birey yada toplum bazında özgür kalıp ideallere ulaşmaktı. idealin ne olduğu önemsizdi. kiminin ki dibe vurmak, kiminin ki ise veteriner olmak. hayat, oyunun dışına çıkıp bir kahvaltının değerini bilebilmekti.
kahramanımız tabiki o binaların yıkılışını huzur içinde seyredecek. çünkü bunu isteyen kendisi. bir anda kapıldığı panik, olacakları engelleme çabası, tamamen ego tatminiydi. sistemi kuran tyler ve engellmeye çalışan kahramanımız aynı kişi sonuçta ve tyler diğer yarısının bunu engellemeye çalışacağını biliyor.tabiki en iyi tanıdığı kişinin yani kendisininde durdurması imkansız bir sistem kurdu.
kahramanımızın olacakları engelleme çabasının görünür sebepleri, toplumsal sorumlulukları, yapılanın yanlış olduğu bilgisi(bu bilgi nerden geldiyse) ve başka hayatlara saygıydı. bunlar gerçek duyguları olsaydı bunlara tamamen ters düşen, normal hızla giden bir aracın üretim hatasından dolayı kaza yapmasına ve içindeki insanların yanarak ölmesine göz yumamasını gerektirecek bir işte çalışamazdı. hadi çalıştı diyelim bu bilgileri amacına ulaşmak için paraya çevirmek yerine direk açıklardı. ama başkalarının hayatı onun için pek de önemli değildi aslında.onun esas derdi önemsememesiydi. sadece önemsemesi gerektiğini düşünüp vicdan azabı çekiyordu.(sibelnotu: bu cümleyi yılın sözü ilan etmeme izin verin lütfen) tyler onu bundan kurtardı. o kendisine, kendisi olabileceği ama bunu kesinlikle kabul etmeyeceği bir arka kapı açtı.
ayrıca önce en şişman değil en gözlüklü ölür 😛

 

 

 

Yazan: FGL
Yazarın anne ve kadın hakkındaki bakış açısının olduğunu düşünüyorum. Bu arada filmin maskulin bir plotu olmasına karşın oldukça feminist yanlısı, feministlerin ekmeğine yağ sürecek mesajlar içerdiği.Bob gibi birinin, testislerinin olmayışı, tedavisi nedenli gögüslerinin büyümesi…maskulinlikten uzaklaşması, böyle birinin yaşamaktansa ölmesinin daha uygun olacağı şeklinde yorumlanabilir.

Feminizmin her daim yok sayılan ve sadece kadına odaklanan bir hareket oldugu düşünülerek görülmeyen bir yanı da şudur ki, feminizim aynı zamanda kadının maskuliniteye olan özlemidir.Ayrıca Tyler filmde yüceltilmez, aksine kendi kendine zarar verdiği vurgulanmıştır.

• 

Yazan: yirmi3
Tamamen erkeklerin olduğu bir filmde feministler için illaki malzemeler olacaktır.. Ama yazarın böyle bir amaç güttüğünü hiç sanmıyorum..BOB “yaşamaktansa ölecek” kadar silik bir kişilik değildi. Sizin dediğiniz ölüm filmdeki az sayıda kadından (figürandan) biri olan CHLOE’nunki.. Bakın ANLATICI nasıl bahsediyor ondan:
“Chloe isimli küçük bir kadın iskeleti; pantolonunun kıçı üzgün ve bomboş sarkıyor ve Chloe bana beyin parazitleri ile ilgili en kötü şeyin, kimsenin onunla cinsel ilişkiye girmemesi olduğunu söylüyordu. Ölüme, sigorta poliçesinin kendisine yetmiş beş bin papel ödemiş olması kadar yakın olan Chloe’nin tek istediği, son bir kez yatağa yatırılmaktı. İlişki değil, seks.”
Filmin ilerleyen sahnelerinde de ölüm haberi geliyor. O kadar..
BOBun ise bir amacı vardı. O PROJEnin bir savunucusu O bir uzay maymunuydu.. Öldü ve KAHRAMAN oldu. (Onun adı ROBERT PAULSON)Kendi kendisine zarar vermek ise, yüceltilmenin karşıtı değildir.. kendine zarar veren biri de yüce biri olabilir.. TYLERin yüceliği ise tam da bu noktadadır. O kendisine (kendisi dediğimiz kişi kim? ANLATICI?) zarar (bize göre) verebildiği ve buna hepimizden başka bir yorumla bakabildiği için yücedir.. Film boyunca da başkaları tarafından yüceltilip durur.. sanırım film de TYLER hakkında olumsuz yorum yapan tek kişi de MARLAdır.. O da TYLERi anlayamamaktan yakınır.. Ayrıca TYLERin kendi kendine zarar verdiği nasıl vurgulanmış bunu da anlamadım.. Sanırım izlerken onu vurgulayan sizsiniz.. tüketim rüyasına çok bağlı biri misiniz? 😉

“Kadınlar tarafından yetiştirilen bir nesil olarak aradığımız şeyin tekrar kadınlar olduğunu hiç sanmıyorum” diyor TYLER

ANLATICIyla aralarında babaları ve erkekler hakkında defalarca konuşuyorlar.. Ama annelerinden bahsetmiyorlar hiç.. kadın olarak da sadece MARLAdan konuşuyorlar.. MARLA filmdeki tek ana kadın karakter.. Onu da TYLER sadece seks için kullanıyor.. (sadece spor yapıyoruz)

Filmde kadınlarla ilgili olan çok az şey var.. Şimdi filmi izlememin üzerinde epey geçmiş halde düşünüyorum ve kadınlar hakkında bişey yakalayamıyorum.. Acaba bu da benim izleyiş şeklimden mi?

Mesela DÖVÜŞ KULÜBÜnde hiç kadın yok.. Oysa DÖVÜŞ KULUBÜ kuralları içerisinde kadınlarla ilgili bi şey yoktu..

Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, biri dur dediğinde veya bayıldığında, bayılmış numarası yapıyor olsa bile, dövüşün bitmesidir.
Bir dövüşte sadece iki kişi olur.
Bir seferde sadece tek dövüş yapılır.
Dövüşe girerken tişört ve ayakkabılar çıkarılır.
Dövüş sürmesi gerektiği kadar sürer.

Burada kadınların girişi serbest bırakılmış ama kadınların dikkate alınmadığı daha gerçek geliyor bana.. DÖVÜŞ KULUBÜ de KARGAŞA (doğrusu cehennem değil bu olmalı sanırım) PROJESİ de tamamen erkeklerle ilgili.. Ama ortada erkeklerle ilgili olduğunu belirten bişey de yok.. Kadın, insanın/erkeğin sahiplenebileceği bişey gibi..

Karmaşa projesinin amacını gerçekleştirmek için kadınlara ihtiyacı yok, ki her erkekte alınmıyor projeye.. bir mülakat yapılıyor.. hem kadınların alınmama nedenlerinden biri de zaten kadınların dünya düzeni içerisinde erkelerin altında bir yerde olmaları olabilir.. yani erkekleri elde ettiğin zaman onun altındaki kadınları da elde edebilirsin.. ee o zaman kadınlarla uğraşmaya ne gerek var.. erkekleri yönlendir yeter..

Sonra kadınlar yok edilmek istenen tüketim toplumunun ana üyeleri olarak da algılanıyor olabilir.. (sabunları kimlere satıyorlardı)

Ya da her şey erkekleri kadınların cazibesinden kurtarmak içindir.. Kadınlara beğenilmek için değil mi bu erkeklerin uğraşlarının çoğu.. Kadınlar değil mi gelişimin ana ateşleyicisi.. hem kadınlarla aynı ortamda olan erkekler de ister istemez doğanın gereği olarak kadına karşı bir ilgi kayması olur.. Gemilere kadın alınmaz, uğursuzluk getirir.. ki TYLERla ANLATICInın arası MARLA yüzünden açılmıştır..

Hem bir de olaya ANLATICInın gözünden bakmalıyız belki.. Onun hayatında bi kadın var: MARLA SİNGER.. ve başka bir kadına da yer yoolmayabilir…

Hem ANLATICI herşeyi anlatmaya şöyle başlıyor:

“hepsi Marla Singerla ilgili.”
bir de kaç kadın dövüşmek ister ki..? var mı kadınların doğasında böyle bir istek..? aynı şekilde bi erkekte bir kadınla dövüşmek istemez..

TYLER bir erkek, hatta diğer erkeklere erkeklikleri hakkında laf atacak kadar erkek.. (gucci erkeleri) TYLERın yapmaya çalıştığı şeylerden biri de erkek içgüdülerini uyandırmak.. bence TYLER kadınları pek düşünmüyor.. dünya onun için erkeklerin üzerine kurulu ve değişim erkeklerin işi.. TYLER doğamıza dönmeye çağırıyor bizi: “yıkıntılar arasında dolaşıyorsun.. üzerinde ömrünün sonuna kadar çıkarmayacağın, senin avladığın hayvandan yapılmış deri elbisen.. siyah asfaltın üzerinde et kurutan insanlar”

TYLER erkek doğasını biliyor, çünkü erkek.. özgür olmak, güçlü olmak, hakim olmak istiyor.. bir kadın ise erkeğin elinden kendine olan hakimiyetini bile alabilir.. TYLERın aradığı şey kadınlar değil.. o erkekleri arıyor.. doğasına dönmesi gereken erkekleri..

İşte sanırım bu bakımdan feministler için epey bir malzeme var değil mi?

 

Bunları bilmek gerek

1 saat sureyle kulaklıkla bir şey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını %700 arttırdığını?

Çakmağın kibritten önce bulunduğunu?

Parmak izleri gibi dil izlerinin de her insan için benzersiz olduğunu?

Kağıt para sanıldığı gibi kağıttan değil pamuktan yapılır

Dünyanın en genç üniversite öğrencisi 11,5 yaşındaki Ganesh Sittampalam’dı

İlk yeraltı tünel 1 km. uzunluğunda olmuş ve bundan 4 bin yıl önce Irak’ta Fırat nehrinin altından geçmiştir.

Paraguay dünyanın en yağışlı bölgesidir. Bölgede yağmur neredeyse ara vermez.

Dünyada 2000 e yakın halk ve 3000 e yakın dil var.

Tarih boyu yapılmış savaşların en uzunu İngiltere ile Fransa arasında olmuştur. Bu savaş 115 sene(1338-1453) sürmüştür

İnsanın saçında 102 bine yakın, derisinde ise 20 bine yakın kıl olur. Kıllar her gün 0.35-0.40 mm. uzar

İngiltereli Thomas Korne 207 sene yaşamıştır

İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir

Kadınlar erkeklere oranla iki kat daha fazla göz kırparlar

Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler

Üzüm mikrodalga fırında patlar

İnsan yılda en az 1460 rüya görür

İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır

Çin’de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika’dan daha fazladır

Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır

En uzun boylu insan 1940 yılında ölen 2,72 metre boyunda ABD’li R.P. Wadlow olmuştur

Kibrit kutusu büyüklüğündeki altın külçesi yufka gibi açılarak bir tenis kortu büyüklüğüne kadar yırtılmadan uzatılabilir

İnsan daha çok oksijen alabilmek ve vücudundaki karbon gazını boşaltmak için esner

İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir

Michel Jordan basketbol oynadığı yıllarda, bir yılda Nike’den, Nike’ın Malezya fabrikası personelinin hepsinden daha fazla para kazanıyordu

ABD, Ohio’da lisans olmadan fare yakalamak yasaktır

Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız,
patlarsınız

Aşık olduğumuzda beynimiz “phenylethylamine” üretir. Bu kalp atışınızı hızlandırır ve sizi mutlu yapar. Bu kimyasal madde çikolatada da vardır

Uzayda yerçekimi olmadığı için astronotlar ağlayamaz. Çünkü gözyaşı aşağı düşmez

1994 Dünya Kupası’nda, Bulgaristan futbol takımının 11 oyuncusunun hepsinin isminin sonu “OV” ile bitiyordu

Birinci Dünya Savaşında Fransa ülkedeki tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı

Kahve sarhoş bir insanın ayılmasına yardımcı olmaz. Hatta çoğu zaman alkolün etkisinin artmasına yol açar

Kereviz yerken harcanan kalori,kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır

İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz

Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır

Dünya Buzul Çağının Eşiğinde

Aşağıdaki yazı Gregory F. Fegel tarafından yazılmış ve birçok yerde yayınlanmıştır. Bilgi olarak aklımızın bir köşesinde bulunması gerekir diye düşündüğümden ekliyorum.
Aki

İklim bilimi alanındaki büyük ve ilgi uyandıran kanıtlara göre, Dünya şimdi bir diğer Buzul Çağı’nın girişinin eşiğindedir. Uzun – vadeli iklim değişimi bilgi temelimizi sağlayan birçok veri kaynakları, sıcak, on iki bin yıl uzunluğundaki Holocene (şu andaki jeolojik çağ) periyodunun yakın zamanda sona ereceğini ve sonra dünyanın sonraki 100,000 yılda Buzul Çağı koşullarına geri döneceğini belirtiyor.

Buzulların merkez çekirdekleri, okyanus sediment çekirdekleri, jeolojik kayıt ve kadim bitki ve hayvan nüfusu araştırmaları, hepsi her biri yaklaşık 100,000 yıl süren Buzul Çağı maksimumlarını n düzenli döngüsel modelini gösteriyor, buzul çağları arasında her biri yaklaşık 12,000 yıl süren sıcak bir periyot oluyor.

Çeşitli kaynaklardan toplanan uzun – vadeli iklim verilerini çoğu da bir arada Milankovich döngüleri olarak bilinen üç astronomik döngüyle kuvvetli bir korelasyon gösteriyor. Üç Milankovich döngüsü 41,000 yıllık döngüde dünyanın yana yatmasını kapsıyor; 100,000 yıllık periyotta değişen dünyanın yörüngesinin şekli; ve 26,000 yıllık periyotta dünyanın ekseninin yönünü kademeli olarak döndüren, dünyanın yalpalaması olarak da bilinen Ekinoksların Presesyonu.

Milankovich’in teorisine göre, bu üç astronomik döngünün her biri dünyaya erişen güneş radyasyonunun miktarını etkiliyor, soğuk Buzul Çağı maksimumları ve sıcak periyotlar döngüsü üretmek üzere birlikte hareket ediyorlar.

Buzul çağı neden sonuç ilişkisinin astronomik teorisinin unsurları ilk kez 1842’de Fransız matematikçi Joseph Adhemar tarafından sunuldu, 1875’te İngiliz dahi Joseph Croll tarafından daha ileri geliştirildi ve teori 1920 ve 30’larda Sırp matematikçi Milutin Milankovich tarafından şu andaki şekline getirildi. 1976’da prestijli “Bilim” dergisi John Imbrie, James Hays ve Nicholas Shackleton tarafından yazılan “Dünya’nın yörüngesindeki varyasyonlar: Buzul Çağlarının Hız Ayarlayıcısı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale üç bilim adamının okyanus sediment çekirdeklerinden elde ettikleri iklim verileri ve astronomik Milankovich döngülerinin modelleri arasında buldukları korelasyonu tanımlıyordu. 1970’lerin sonundan bu yana, Milankovich teorisi iklim bilimciler arasında Buzul Çağı neden sonuç ilişkisi için hesaba alınan hakim teoridir ve bu nedenle Milankovich teorisi iklimbilim kitaplarında ve Buzul Çağı ile ilgili ansiklopedi makalelerinde her zaman tanımlanır. 1976 raporlarında Imbrie, Hays, ve Shackleton, deniz – sediment çekirdekleri ve Milankovich döngülerine dayanan kendi iklim tahminlerinin iki şekilde değerlendirilmesi gerektiğini yazdılar. Birincisi, sadece gelecek iklimsel trendlerin doğal bileşenine uyguladılar – ve fosil yakıtlar yakmaktan dolayı olan etkiler gibi antropojenik (insan tarafından yapılmış) etkilere uygulamadılar. İkincisi, sadece uzun – vadeli trendleri tanımlıyorlar, çünkü yörünge varyasyonları nı 20,000 yıllık ve daha uzun periyotlarla ilişkilendiriyorlar. Yüksek frekanslardaki iklimsel salınımlar tahmin edilmiyor… sonuçlar sonraki 20,000 yılda uzun – vadeli trendin yaygın Kuzey Yarıküre buzullaşmasına ve daha soğuk iklime doğru gittiğini belirtiyor.”

1970’ler sırasında ünlü Amerikalı Astronom Carl Sagan ve diğer bilim adamları, insan endüstrisi tarafından üretilen karbon dioksit (CO2) gibi ‘sera gazlarının’ felaketsel küresel ısınmaya götürebileceği teorisini desteklemeye başladılar. 1970 lerden bu yana, “antropojenik küresel ısınma’ (AGW) teorisi giderek akademik kuruluşların çoğu tarafından gerçek olarak kabul edildi ve onların AGW’yi kabullenmeleri hükümetlerin AGW’nin kötüleşmesini önlemek üzere çok önemli değişiklikler yapmasını teşvik etmek için küresel bir harekete ilam oldu.

AGW teorisinin desteklenmesinde belirtilen kanıtın merkezi parçası 2006’da “Uygunsuz Gerçek” filminde Al Gore tarafından sunulan ünlü ‘hokey sopası’ grafiğidir. ‘Hokey sopası’ grafiği küresel sıcaklıklarda 1970’lerde başlayan ve 2006/2007 kışına kadar devam eden akut yukarıya doğru artışı gösteriyor. Ancak, bu ısınma trendi, 2007/2008 kışı Kuzey Yarıkürede 1966’dan bu yana en derin kar örtüsünü ve 2001’den bu yana en soğuk dereceleri doğurduğunda kesintiye uğradı. Şimdi Kuzey Yarıkürede şu andaki 2008/2009 kışının muhtemelen hem kar derinliği hem de soğuk dereceler açısından eşit olacağı veya daha yüksek olacağı görünüyor.

AGW (antropojenik küresel ısınma) teorisindeki ana hata, onun yandaşlarının sadece geçmiş bin yıldaki kanıtlara odaklanmaları dır, geçmiş milyonlarca yıldan gelen kanıtları görmezden geliyorlar, iklimbilimin gerçek anlayışı için zorunlu olan kanıtları. Paleoiklimbilimden (Geçmiş zamanların iklimini, sebeb, sonuç ve etkilerini inceleyen bilim dalı) gelen veriler son küresel sıcaklık artışı için, Buzul Çağı maksimumları ve buzul çağları aralarının doğal döngülerine dayanarak bize alternatif ve daha güvenilir açıklama sağlıyor. 1999’da İngilize “Doğa” dergisi, 1990’lar sırasında Antarktika’daki Rusların Vostok istasyonunda toplanan buzul çağa ait buz çekirdeklerinden türetilen verilerin sonuçların yayınladı. Vostok buz çekirdeği verileri, 420,000 yıl öncesinden itibaren şimdiki zamanımıza kadar küresel atmosferik sıcaklıklar, atmosferik CO2 ve diğer sera gazları ve havadan gelen partiküllerin kaydını kapsıyor.

Vostok buz çekirdeği verilerinin grafiği, Buzul Çağı maksimumlarını n ve sıcak ara dönemlerin düzenli döngüsel bir modelde gerçekleştiğini, elektrodiyagramda kalp atışının ritmine benzer bir grafik – çizgisini gösteriyor. Vostok veri grafiği ayrıca küresel CO2 seviyelerindeki değişimlerin, küresel sıcaklık değişimlerinin yaklaşık 800 yıl gerisinde kaldığını gösteriyor. Bunun belirttiği şey, küresel sıcaklarının CO2 değişimlerinden önce geldiğidir veya küresel sıcaklıkların CO2 değişimine neden olduğudur, tersi değildir. Başka bir deyişle, artan atmosferik CO2 küresel sıcaklığın artmasına neden olmuyor; bunun yerine küresel sıcaklıktaki doğal döngüsel artış küresel CO2’in artmasına neden oluyor.

Küresel sıcaklığa tepki olarak küresel CO2 seviyelerinin artmasının ve düşmesinin nedeni, soğuk suyun, sıcak sudan daha fazla CO2 tutma kapasitesidir. Karbonatlı içeceklerin, sıcak bir ortama konulduğunda karbonatının veya CO2’nin serbest kalmasının nedeni budur. Karbonatlı içeceklerin, şarabın ve biranın köpüklerinin kaçmasını önlemek için bunları soğuk yerlerde saklarız. Dünya şu anda doğal Buzul Çağı döngüsünün sonucu olarak ısınıyor ve okyanuslar ısınırken, atmosfere artan miktarlarda CO2 salıyor.

Isınan okyanuslar tarafından CO2 salınması, dünyanın sıcaklığındaki değişimlerin gerisinde kaldığı için, dünyanın şu andaki buzul çağları arası sıcak periyodunun bitişinden sonra bir diğer sekiz yüzyıl boyunca küresel CO2 seviyelerinin artmaya devam etmesini beklemeliyiz.

Vostok buz çekirdeği verileri grafiği, küresel CO2 seviyelerinin geçmiş 420,000 yıl boyunca Buzul Çağı minimumları ve maksimumlarını n doğal döngüsüne direkt tepki olarak düzenli bir şekilde yükselip düştüğünü ortaya koyuyor. Bu doğal döngü içinde, yaklaşık her 110,000 yılda küresel sıcaklıklar ve bunu izleyen CO2 seviyeleri, yaklaşık bugünkü aynı seviyelerde zirveye ulaşıyor.

Bugün tekrar zirve noktasındayız ve sıcak ara periyodun sonuna yakınız ve dünya sonraki Buzul Çağına girmek üzere. Eğer şanslı isek, buna hazırlanmak için birkaç yılımız olabilir. Buzul Çağı, her zaman olduğu düzenli ve doğal döngüsünde gibi geri dönecek, antropojenik küresel ısınma etkileri olsun ya da olmasın.

AGW teorisi, saçma bir şekilde dar bir zaman genişliğinden alınan verilere dayanıyor ve uzun – vadeli iklim değişiminin ‘büyük resmi’ni amaçsız (düşüncesiz) şekilde ihmal ediyor. Buz çekirdeklerini, deniz sedimentlerini, jeolojiyi, palebotaniği ve zoolojiyi kapsayan paleoiklimbilimden gelen veriler, bir diğer Buzul Çağına girişin eşiğinde olduğumuzu belirtiyor ve veriler ayrıca ciddi ve uzun süren iklim değişiminin sadece birkaç yıl içinde gerçekleşebileceğini gösteriyor. Antropojenik Küresel Isınmanın kuşkulu tehdidi üzerine endişe dünyadaki insanların dikkatini başka yöne çekerken, Kuzey Yarıkürenin büyük bölümünü oturulmaz kılacak olan yaklaşan ve kaçınılmaz Buzul Çağının çok gerçek tehdidi aptalca görmezden geliniyor.

Gregory F. Fegel

Kıskançlık Alevinde Yanmak…

”Seni deliler gibi kıskanıyorum.” dedi. Öylece şaşkın yüzüne bakakaldım. ”Neee? Beni kıskanıyormusun? Anlamıyorum neden?”

Gözlerini utangaç bir tavırla yere indirdi ve ses tonunu alçaltarak ”bilmiyorum ama beni çıldırtıyorsun” diye mırıldandı. Sonra aniden tekrar başını kaldırıp hışımla ” ne yapabilirim? Kendimden utanmama rağmen bu duygum beni hapsediyor.”

Başımı hayal kırıklığına uğramış bir şekilde sağa sola sallayarak ”farkındamısın? Bende olmayan herşey sende var ve kıskanmanı gerektirecek hiçbirşey yok bende.”

Dalgın bakışlar altında beni süzdü. Kafamı karıştırmasına ve ondan beklemediğim bir davranış içinde olmasına rağmen, sakin olmaya çalışarak tepkisini ölçmeye çabaladım. Samimiyetine hep inanmıştım. üstelik onu her zaman güçlü, aklı başında ve beni seven bir dost olarak görmüştüm.

DOSTLUK KISKANÇLIK ALEVİ İÇİNDE KAVRULARAK NASIL YEŞEREBİLİRDİ?

”Çok üzgünüm. Bana hayatımda hiçkimsenin sunmadığı kadar dostluğunu sundun ve beni sabırla hep dinledin. Affet ama bunu sana söylemek istedim. Beni çok rahatsız eden bu duygumdan kurtulmam için bana yardım edecek kadar hala dosttummusun?” Yalvarırcasına yüzüme baktı.

Ne hissetmem gerektiğini bilmeden doğru cümleleri bulmam gerektiğini düşünerek” Tamam eğer seni rahatsız edecekse, dostluğumu senden esirgerim. Bence sen biraz şımarıklık ve haksızlık ediyorsun. Harika kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir villan, garajında son model Wolkwagen, çok para getiren düzenli bir işin, seninle çıkmak isteyen bir yığın erkek ve en önemlisi dünya tatlısı bir kızın var. Bende olmayan herşey sende var. Sence beni kıskanman saçma değilmi?

Oturduğu koltuktan hışımla ayağa kalktı. Odanın içinde bir ileri bir geri gitmeye başladı. Yüzü içindeki acı ile karışık öfkenin verdiği duyguyla allak bullak olmuştu. Hıçkırır gibi konuşmaya başladı.” Hep haklı olmak zorundamısın? İşte bu dahi beni kahrediyor.”

” Her zaman haklı olduğumu da nereden çıkardın. Hiç öyle bir iddaam yok ve sadece seni anlamaya çalışıyorum. Senin kıskanmana neden olacak ne var bende onu sorguluyorum.” Diye cevap verdim.

Ağlamaya başladı.Ellerini yüzüne kapatarak hıçkırıklar arasında ”Zavallıyım ben bunu görebiliyormusun sevgili dosttum? Sen hiçbir şey yapmadın. Fakat unutma sende bende olmayan bir şey var, benim çevremdeki insanlar benim sahip olduklarım için yanımdalar ama seni sadece sen olarak seven o kadar çok insan var ki… işte ben bunu kıskanıyorum.

Anlatmak istediğini kısıtlı beynim nihayet anlamıştı ve işin tuhafı bu konuda haklıydı. Fakat yinede kıskanacağı yerde kendini sorgulayarak dostlarını ona göre seçebilirdi.

Çaresizce ”evet canım bu konuda beni kıskanabilirsin” dedim.

Ne büyük aşklar kıskançlığın gölgesinde sıkıcı olmaya başlar:))) Ne güzel dostluklar biter … Öylesine hiç farkında bile olmadan, sevgi dolu duyguların yerini işgal eder ki… Ve fesatlık, kin, öfke hiç utanmadan bizi sarmalar:))) Maalesef, kıskançlık alevinin içinde tüm muhteşem duygular yanar kül olur. Hem kendimizi hem de bizi seven insanları ne kadar da çabuk tüketiriz ve beraberinde tükeniriz.
Acaba neden kıskanırız?
Eksikliklerimizi bize hissettirdikleri için mi? Kendimize ve başkalarına olan güven eksikliğinden mi? Ya da ben asla bu fikirde olmamakla birlikte, sevginin olduğu yerde kıskançlığın olması gerektiğini düşündüğümüzden mi?
Yoksa, her zamanki gibi o ego denilen tazmanya canavarının bitmek bilmeyen açgözlülüğünü doyurmak için mi? :)))

11.03.2009
Mesa/ ANKARA

Ahret’ten Mektuplar

Yazı “Yecinni” arkadaşımın yazısıdır,yani alıntıdır.

Nuri ile Metin. Hayatta iken dünya görüşleri farklı olsa da iyi arkadaşlarmış. Aşağıdaki yazışmalar öldükten sonra birbirlerine gönderdikleri ilahi elektronik mektuplardır.


Sevgili Nuri,
Ulan hayvan herif, o nasıl bir araba kullanmak. Ben sana demiştim “başına ne kötülük geliyorsa içki yüzünden geliyor” diye. Zıkkımın pekini içesice. Öldük işte senin yüzünden. Ben paşa paşa taksiye binip evime gidecektim, sonra da yatsı namazımı eda edip yatağıma girecektim. Tutturdun illa “ben bırakırım seni” diye, bok ettin. Kendini yaktığın yetmedi yanında beni de götürdün. Öğlenden beri Arap’ın Meyhanesinde ziftlendiğini bilsem biner miydim arabana hiç?

Çok şükür ben imanlı bir müslümanım. Cennet’i Ala’da yaradana kavuşacağım yakında. Sen cehennemin dibinde kaynar katranla kafanı tütsülemeye devam edersin artık. Hele şu ahret günü gelsin Arafat’ta soracam ben sana.

Senin kabir nasıl? Beni soracak olursan huzur içinde sorgu meleklerini beklemekteyim. Yerim nispeten dar ama olsun, ahrete kadar sayılı gün var ne de olsa, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Umarım sen de o zamana kadar çok ızdırap çekmezsin.

Öptüm gözlerinden


Dostum Metin,
Valla benim bi suçum yok. Minibüsçü sıkıştırınca karşı şeride uçtuk, kamyona patladık. İçtiğim epi topu iki duble rakı. Ayık olsam da aynısı olurdu merak etme. Hem sen demedin mi “taksi çok yazar şimdi, beni de yol üstünde atıver geçerken” diye. Takdir-i ilahi işte, vademiz doldu demek ki kardeş. Ecel gelmiş cihane, başağrısı bahane. Olanla ölene çare yok ne de olsa, bu saatten sonra gerginlik yaratmasak? Mahşer yerinde de arıza yaratmaya kalkma bence, zaten benim biletim cehenneme tek gidiş, yemin olsun seni de çeker götürüm yanımda

Ben de senin gibi yattım bekliyorum işte öyle. Benim yerim nispeten geniş ama mezar eski galiba biraz. Altımda biri daha yatıyor, uyluk kemiği belime denk geldi, döndükçe batıyor alttan. Yoksa kabir azabı dedikleri bu mu? Alttaki deyyus ahrete kadar dürteleyecekse işimiz var.

Sevgiler


Sevgili Nuri,
Nihayet sorgu melekleri ziyaretime geldi bu gün. Heyecan yapmadım desem yalan olur, ama çok şükür hep çalıştığım yerlerden sordular. “Muhammet hakkında ne dersin” dediler, şak diye yapıştırdım cevabı. Ardından kelime-i şahadet getirdim. “Rahat uyu” diyip gittiler. Kaç zamandır ha geldiler, ha gelecekler diye dört dönüyorum. Omzumdan yük kalktı vallahi. Bundan sonrası ballı badem. Tatlı tatlı bekleyeceğiz artık Ahret gününü.

Senden ne var ne yok? Kabir azabın nasıl gidiyor? Demiştim ben sana zamanında “Bırak şu içkiyi, kumarı, gece hayatını da dine imana gel” diye. Dinledin mi? Ne gezer? Çek bakalım şimdi başına geleni.

Öptüm gözlerinden


Yavşak Metin,
Madem cevapları biliyordun insan bir tüyo verir, bir manyal çakar yahu. Hadise çıktı benim sorguda.

Zaten kaç zamandır şu altımdaki kemikle uğraşmaktan iflahım kesilmiş vaziyetteydi, gözüm hiç birşey görmüyordu. Küt diye girdi iki tane marsık gibi tip benim kabire. Destursuz selamsız daldılar içeri.

“Kimsiniz hocam siz?” dedim.

Birinin adı “Münker” öbürünün adı “Nekir” miş.

”Muhammed’i tanır mısın, hakkında ne dersin?” diye sordular. Ben de boş bulundum, bizim Elmas Kıraathanesi’ndeki ocakçı Muhammed’i soruyorlar sandım. “Hadi ya, o da mı geldi Tahtalıköy’e” dedim. “İyi çocuktu ama sabahın çayını süzüp akşamları karbonatla çift dem yapardı. Bi de punduna getirdi mi hesaba fazladan oralet geçirirdi” diye cevap verdim.

“Ne diyosun lan sen” dedi birisi.
Bende kontak attı tabi. Bilirsin dayılığa hiç gelemem. “Asıl sen ne diyon hödük” dedim, bi baktım ikisi bir oldu üstüme çullandı. Zaten dar yerdeyim manevra yapamıyorum, kolumu da kefenden çıkartamayınca sopayı yedik.

Münker neyse de o Nekir olacak Kolunun altındaki defterle kafama kafama vurdu. Sıfatım kaydı.

Noolurdu bir ipucu verseydin be Metin, incilerin mi dökülürdü? Ama sen ilkokulda bile günah diye kopya vermezdin bana. Senin yüzünden daha ikinci sınıfta çift dikiş attıydık. Şimdi de pintiliğin sayesinde kabirde dayak yedik eşşek sudan gelene kadar. Bunun intikamını alırım ama ben senden bilmiş ol. Bu sorgunun kurtarma yazılısı filan oluyor mu? Bari onu söyle de hazırlıklı olalım bu sefer.

Sevgiler.


Nuri’ciğim,

Ohh olsun diyorum. Din dersine gireceğine okulu asıp atari salonuna takılmasaydın cevabı biliyor olurdun. Kendin ettin kendin buldun, hiiç bana parsa çıkarmaya çalışma. Kurtarma murtarma yok. Çaktın sözlüden direk. Cehennemin efserisafirinde yerini garantiledin artık.

Yahu dünyada ne ettiysen ettin de, insan hiç kabirde sorgu melekleri ile dalaşır mı? Yersin bir araba sopayı oturursun işte böye kıçının üstüne. Neyse bari Mahşer’de icra’i rezalet eyleme de uslu dur, belki cezan biraz hafifler.

Kal sağlıcakla.


Metin Kardeş,
Daha çok var mıdır ki Ahret gününe? Nekir giderken benim mezarın ayarları ile oynamış galiba, üstüme üstüme çöktü herşey. Çok sıkıştım ben burda. Şurdan bir kurtulsam cehennemin kara köşesine razıyım billahi. Senin torpilin vardır, bir iki kelam et de az genişletiversinler şu kabiri. Hadi yap kardeşine bir kıyak.

Öpüyorum.


Nuri,
Nerden bileyim ben yahu az mı var çok mu var. Söylenme de yat işte yattığın yerde. Kendi düşen ağlamaz. Kim dedi sana sorguçlarla dövüş diye? Torpil filan sökmez arkadaş buralarda. Mızlanma fazla, belki insaf ederler biraz.


Sevgili Metin,
Alcağın olsun. Altı üstü bir haber salacaktın hacı be, “Nuri iyi çocuktur aslında, gelenleri tanımamış onun için terslenmiş” diye. İki santim genişletseler yeter. Altımdaki kemik tam böğrüme denk geldi, çok ızdırap veriyor. Şöyle azcık yanıma dönebilsem rahatlayacağım. Yarın senin de işin düşer bana ama, bunu hatırlatırım o zaman.


Sevgili Nuri,
Ben çıktım kabirden. Beni “İlliyyin” diye bir yere getirdiler. Burada bekliyecekmişiz kıyamet gününü. Ortam güzel ama bebe belik dolu. Bizim eş dosttan kimse yok. Herkes mi cehennemlik oldu nooldu? Senden naaber? Kurtuldun mu azaptan?


Metin’ciğim,
Ben de çıktım sonunda. Kurtuldum o altımdaki itoğluitin uyluk kemiğinden, meğer benim kabir eskiden süryani mezarlığıymış, alt kattaki eleman da hristiyanmış, onun için konuşamamışım kendisiyle. Kaç kere, “Birader az öteye git” dedim de hiç ses etmediydi. Demek onların frekansı başkaymış . Neyse bitti sonunda. Beni de “Siccin” diye bir yere yolladılar, biz de burda bekliyecekmişiz. Etraf kafa dengi arkadaş dolu. Bekliyoruz bakalım şimdilik.


Merhaba Nuri
En nihayet bekleme faslı sona erdi. Dört gözle beklediğimiz kıyamet koptu. Sıkılmaya başlamıştım bu İlliyyin denen yerden. Safi günahsız çocuklar ile birkaç yaşlı amca vardı başka da kimsecikleri göremedim. Cennete gideceklerin tamamı bu kadarsa ayvayı yedik valla. Sizin tarafta işler nasıl gitti? Mahşer yerinde seni çok aradım ama göremedim. Ben çardakların altında gölgelik yerdeydim. Sen nereye kayboldun?

Neyse, son sorgumuz da iyi gitti. Sevaplar ağır bastı çok şükür, Sırat’a çıkardılar beni. Geçerken az tırstım ama kurban kestiğim koçlar imdadıma yetişip karşıya atıverdiler beni. Şimdi Cennete giriş için kayıt sırası bekliyorum. İçeriden haber gönderirim sana. Senden ne var ne yok?
Sevgiler.


Selam Metin,
Valla bizim keyfimiz gıcırdı Siccin’de kardeş. Öyle çok temiz bir yer değildi ama sağlığımda benim bekar evini de bok götürdüğü için fazla yadırgamadım, rahatıma baktım. Bizim taraf kalabalıktı epey. Kimi ararsan burdaydı. Sana selam söylediler çok.

Mahşerde bizi gölgelik tarafa salmadılar. Güneş altında beklettiler. Sıra nasıl olasa gelir, burdan başka gidecek yerimiz de yok, gitmek için acelemiz de yok, diye biz üç-beş arkadaş arka taraflarda takıldık.

Alt mahalleden Çingen Celil vardı, hatırlarsın belki, alacak-verecek meselesinden zımbalamışlardı. Onunla barbut attık sıra beklerken.

Terazide tartıya girdiğimizde belki yırtarız diye sevap kefesine elimle basayım da ağır çeksin dedim, ebelendim. Biraz itiş kakış oldu ama çok hırpalamadılar neyse ki.

Öyle sırat mırat görmedik aga biz. Doğrudan asansörle cehennemin kapısına indirdiler. Burası fecii kalabalık. İpini koparan gelmiş. Dur bakalım içeri ne zaman gireceğiz. Cennet haberlerini dört gözle bekliyorum.


Dostum Nuri,
Kısa bir beklemeden sonra Cennet’i Ala’nın kapıları açıldı, içeri buyur edildik. Heyecanla girdik. Ne yalan söyliyeyim, beklediğimi pek bulamadım.

Hani Yunus demiş ya, “Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç Huri” diye. İşte aynen öyle bir yer.

Tanıdıklardan hiç kimse yok burda. İlk bir kaç gün bir heves daldık bahçelere, nehirlere, ırmaklara, hurilere filan ama inan gözüm doydu. Hiç bir atraksiyon yok burda. Akşama kadar yatıp ense yapıyoruz ama o da bir yere kadar.. Yaradan ile görüşeyim, kime tapınmışım öğreneyim dedim ama randevu alamadım bir türlü.

İçerideki hemen hemen herkes peygamber, geri kalanı da kendi kendilerine takılıyorlar. Ööyle boş boş dolanıyorum ortalıkta. Vallahi de sıkıldım, billahide bunaldım Senden ne var ne yok? İşkenceler çok mu ağır?
Öptüm Gözlerinden.


Metin’ciğim,
Senin adına üzüldüm inan. Cehennem denilen yer süper bir mekanmış meğerse. Biraz sıcak, biraz da pis kokuyor ama çabuk alışılıyor. Benim bütün tayfa burada. Dahası, dünyada yaşamış ne kadar kafa dengi insan evladı varsa hepsini Cehenneme tıkmışlar. Sobet muhabbet gani.

İblis bey mükemmel bir şahsiyet, bize çok iyi bakıyor. Öyle randevu almak, önceden özel kaleme haber bırakmak filan gerekmiyor, çat diye kapısını çalıp dalıyorsun içeri, İblis abi bizim şuyumuz eksik, buyumuz gedik diyorsun, daha sen odadan çıkmadan bütün istediklerin yerine gelmiş oluyor.

Eh ortam pek renkli sayılmaz, her taraf katran, kan, irin vs. Bahçeymiş, ırmakmış buralarda bulunmuyor, ama isteyen de yok zaten.

Huri olayına gelince, Matild abla işletmeyi kurmuş zaten, cümle sermaye de cehennemde, nemize gerek huri bizim. Dünya’dayken dost edindiğim Dallas Pavyon’daki Minyon Sibel’i buldum burda da. Aynen kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İşkence olayına gelince, hepsi mavalmış be Metin’im. Kimsenin kimseye işkence ettiği yok. Arada sırada denetleme geldikçe yalandan bir iki bağırıp ağlıyoruz, hepsi o kadar. Zebani arkadaşlardan biri bana bir tane üç çatallı mızrak hediye etti. Şimdi o sorgucu Nekiri bekliyorum. Eninde sonunda yolu düşer bu tarafa ne de olsa. Kafama çaldığı defterin hesabını pis soracam. Çatalı mabadına yedi mi görecek sorgu nasıl oluyormuş.


Sevgili Dostum Nuri,
Seni kıskanmadım dersem yalan söylemiş olurum. Ben çok fena sıkıldım buralardan. Peygamber’lerle filan tanıştım ama, dünya’da din-iman sobeti, burada din-iman sohbeti, baydı valla. Kevser dedileri de hikayeymiş. İçiyorsun içiyorsun bir nane olduğu yok. Hayattayken hiç sarhoş olmamıştım, burada da olamıyorum. Darallar geldi yahu. Cehenneme mi transfer olsam ne? Bir sor soruştur bakayım, birkaç günlüğüne de olsa o tarafa geçebilir miymişim.


Metin Kardeş,
Düştün mü kucağa şimdi?… Kabirdeyken ben senden bir kıyak istemiştim, “torpil morpil işlemez” demiştin di mi. Ne dedim ben? “Senin de bana işin düşer” dedim mi demedim mi?.

Sen de buldun bunuyorsun ha. İlla kıllısı mı olacak? Hayattayken yemedin içmedin, cennete girecem diye uğraştın, sen de layığını buldun. Takıl işte orada hurilerle hacı, naapıcan buraya gelip.


Nuri’ciğim
Huri filan görecek halim yok kardeşim inan. Sıkıntıdan afakanlar bastı beni. Güyya burada dünyada yapamadıklarımızı yapacaktık. Hiç bir halt yaptığımız yok. Ben ettim sen etme, yap bir abilik gözünü seveyim. İki günlüğüne olsun geleyim de insan yüzü göreyim yahu. Ben ne bileyim bizim camii cemaatinin tamamının saman altından su yürüttüğünü. Herkes bir herze karıştırıyormuş meğer. Bir enayi biz olarak tek başımıza kaldık cennetin dibinde.

Hadi güzel kardeşim, İblis abimle bir konuşuver. Ben burada Yaradan’dan randevu alamadım bir türlü.


Metin’ciğim,
Aslında seni anırtmak vardı ama kıyamadım yine. Büyüklük bizde kalsın dedim, İblis bey’e ilettim durumunu. “Bir bakarız, elimizden gelen birşey olursa yaparız” dedi. Ama şöyle de bir durum var, buranın kontenjanı full doluymuş. Cehennem’de süresini dolduranlar bile çıkmak istemiyorlar. Geçen gün İrfan Abi’yi çıkartmak istediler, Cennet’e göndermek için, yolda firar edip geri dönmüş. Kimse ayrılmıyor anlayacağın. Neyse bakacaz artık bir hal çaresine.


Kardeşim Nuri,
Büyüksün ne diyeyim. Kapağı o tarafa bir atsam ben de bir daha çıkmam gibi geliyor. Burada patlamadan önce aldır beni oraya kurbanın olayım. Meyve yiyip ballı süt içmekten gönlüm bulandı artık. İblis abime çok selam ederim. Bu taraftan istediğiniz bir şey olursa hiç çekinme söyle, gelirken getiririm.


Sevgili Metin,
Hadi yine iyisin, hallettik senin işini. Vizen çıkmış, yarın geliyorsun. Ne istiyeyim oğlum senden, burda bir eksiğimiz yok ki. Meyveler ballar senin olsun. Şarabın alası var burda. Yanlız o Nekir Cennet’te dolanıyorsa selamımı söyle, “Nuri seni bekliyormuş, kapanmamış bir hesabınız varmış” de. Gelsin burada sorguya çeksin bir daha beni de görelim. Başkaca bir şey istemem. Sen kendini getir yeter.


Nuri’m,
Sağolasın güzel kardeşim benim. Kurtardın beni bu azaptan. Nekir’i göremedim ama arkadaşına haber bıraktım. Sen fazla umutlanma yine de, gelmez o taraflara bence. Gelecek olursa Ben tutarım sen ver edersin çatalı. Yarın görüşürüz umarım.

Sevgilerimle.


Mesajlar ne yazık ki burada bitiyor.

Esenlikler…