Uzay Nedir ?

İnsanlar tarih boyunca başlarının üzerinde yükselen bu büyük boşluk üzerinde düşünmüşlerdir. Bu boşluğa pek çok isim vermişlerdir. Mesela bunlardan birisi GÖK !!
Yıldızlar ve diğer gök cisimlerinin bulunduğu bu alana bugün Uzay boşluğu adı verilmektedir. Kavram olarak Uzay; madde ve enerjiye ev sahipliği yapan bir mekandır. 3 boyutlu olarak gözlemlenmiştir, Zamanla birlikte 4 boyutlu bir sistem olarak kabul edilir. Dar anlamıyla Uzay gök cisimlerinin bulunduğuu bir mekan ve alan olmakla birlikte bugün aslında daha temel manada atom içi alanıda kapsayan bir özelliğe sahiptir. Dolayısı ile maddenin iç yapısında da büyük miktarda mekan yani Uzay vardır.

Buraya kadar anlattıklarım uzay hakkında bilinen ve kabul edilenlerdir.
Ancak benim amacım kendi düşüncelerimi buradan paylaşarak sonraki zamanlara ve insanlara bir hareket noktası bırakmaktır.
Benim düşünceme göre Uzay bir mekan olmasının ötesinde, bir varlıktır. Adına madde diyemeyeceğim, ama maddenin sahip olduğu özelliklerden belki bazılarına sahip olan bir varlık..

Bu düşünceye nereden vardım. ?

Fizik biliminin bulduğu yasalarda kullanılagelen bazı Evrensel sabitler vardır. Bunlar bulunan yasalarla gözlemlenen olguları birbirine uydurmaya yarayan sabitlerdir. İnsanlar bir olguyu gözlemler onu modeller ve ölçerler. Ölçtükleri değer ile oluşturdukları model ne kadar iyi uyarsa o kadar doğruya yaklaştıklarını düşünürler. Eğer çok büyük uyuşmazlık varsa modeli yeniden oluştururlar.
Ama uyuşmazlık belli koşullar altında sabit kalıyorsa o zaman bir genel sabit bulurlar, bu sabit; O model ile Evren arasındaki bağlantıdır.
Bu yanlış değildir ama eksik kalan bir şeylerin olduğunu söyler.
İşte bu sabitlerden bazıları,

G : Evrensel Çekim sabiti 
C: Işık hızı
e : Boşluğun birim elektrik sabiti; 
m : Boşluğun birim manyetik sabiti ; 
h  : Planck Sabiti; 
   ve diğerleri için; 
  http://en.wikipedia.org/wiki/Physical_constant    

işte bu sabitlerin kaynağı, düşünceme göre onun madde özellikleri gösteren niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Uzay soyutlanmış anlamda içinde madde ve enerjinin olmadığı yerdir. Bir anlamda boştur. Bir şey yoktur yani.. Bu duruma rağmen uzaya, bir takım sabitler verebiliyoruz ve bunu normal karşılayabiliyoruz.

Onu bükerek olmayan bir varlığın kütleçkimini oluşturmasını sağlamasını açıklayabiliyoruz. Bigbang teorisi ile onu sonsuz küçük bir tekillikten patlayarak genişleyebilen bir varlık olarak düşünebiliyoruz.

İşte bu boş olarak nitelediğimiz varlığın bu nitelikleri analojik olarak, bir sıvıyı andırmaktadır. sıvı içerisindeki sıvıyı oluşturan parçacıkların, hem kendilerine hemde sıvı içerisindeki diğer parçacıklara uyguladıkları etki bakımından , ayrıca sıvı içerisindeki dalgalar şeklideki enerji aktarımınında Uzay boşluğu ile sıvı arasındaki benzerlik çok yüksektir.

Ancak benim iddiam; Uzay boşluğunun bir sıvıdan çok, bir katı şeklinde olduğu yönündedir. Küresel olarak kabul ettiğim boyutsuz noktasal parçlardan oluşmuştur. Bu noktaların aralarında Planck sabitinin yarısı kadar bir mesafe vardır. Ve iki parçacık arasındaki çekim Casssimir Effect adı verilen etki ile birbirini çekmektedir . Bunun değeri hesaplanabilir .
Ancak bu çekim; noktaların birbirlerine göre maksimum Planck Uzunluğu kadar hareket etmesine izin verir.
8 noktadan oluşan bir birim küpe Marshall Kutusu adını verdim. Marshall Kutusu iki noktası arasında bir fotonun zamanız olarak hareket edebildiği bir kutudur. Teoriktir. İlginç olan Marshall Kutuları, birbirleri ile birleştiğindede iletimin teorik olarak zamansız olacağıdır. Ancak pratikte foton milyonlarca Marshall Kutusun hareketi sonucu olduğundan ikincil bir hareketin iletilmesi C yani ışık hızı ile olmaktadır.
Yani bir zaman içerisinde gerçekleşmektedir.
Marshall kutusunun iki noktası arasındaki çekimin büyüklüğü, Uzay’ın bir sıvı değil tam aksine bir katı olmasını gerektirir. Adeta bir çelik blok gibi….
Bu yapı üzerinde madde ve enerji; sanki bir sıvının üzerinde hareket eden dalga gibi herhangi bir engelle karşılaşmadan rahatça ve serbestçe hareket edebilir.
Ancak nasıl ki bir sıvının molekülleri arasındaki ekileşimin sonucu olarak sıvı yoğunluğu ve vizkosite gibi değerleri varsa Uzay’ın nitelikleri arasında da Evrensel çekim sabiti elektrik ve manyetik sabitler Planck Sabiti ve diğer sabitler olur.
Işık hızının sabitliği; Marshall kutusunun Uzay’a kazandırdığı bir niteliktir.

HAYAT BU. ADAPTE OLACAKSIN !!!

Samsung Galaxy S, İpod Touch 4, LG 47LH50, Playstation 4, Nokia 5800, Philips LCD Ambilight Spectra … Daha ince, daha hızlı, daha ekonomik, daha pratik, daha renkli, daha parlak, daha seksi, daha karizmatik, daha fonksiyonlu, daha, daha, daha.
E dahası? Dahası da var. 3 boyutlu gözlük. E daha? Gözlüksüz 3 boyutlu. Yok artık, e daha? Biraz zor ama uzay zamanı da birleştirirsek 4 boyutlu geliyor. Çüşşşş.

Ama lütfen dahası olmasın. Daha kolaylaşmasın, daha ışıldamasın telefonum. Daha incelmesin televizyonum. Lütfen yeter artık sayın teknomanyak.

“Rekabet iyiyi doğurur”. “İmkansız hiçbirşeydir”. “Sizin için varız”. Olmayın arkadaş benim için, neyseniz o olun. Ben nerdeyim peki? Televizyonun karşısında, Telefonun yanında, Facebook’un içinde. Ben heryerdeyim. Bu çılgınlığın içinde istesem her şeyi yaparım. Bunu bana siz öğrettiniz. Kişisel gelişim kitapları, evrensel enerjiler, teknolojinin sınırsız hikmeti, yatırım fırsatları. Her şeyi yaparım ben. Bu fırsat kaçmaz

Daha fazla ye, daha fazla iç, daha fazla sıç. Hep daha fazlasını isterim ben. Hayatta ortalama 60 küsür yıl yaşıcaksam, olunca en iyisi olsun dimi? Tabi para gerek bunun için. Adres, milli piyango kuyrukları, popstar elemeleri, az biraz yemek yapmayı biliyorsam MasterChef seçmeleri. Kurukta kalbi bırakma, beş kuruşluk adamlardan zılgıt yeme pahasına girerim ben kumara, bana verilen mesaj hep para olunca. Hayvanlığın lüzümu yok tabi arada bir insalığımı da anarım. En ince ekranlı televizyonumu izlerken domuz eti yememeye dikkat ederim. Liberalim ben ama insanım da. Oğlum Playstation’da dandik kadroyla Barcelonaya 4 çeker, beni benden alır. Diğer oğlan daha akıllı. Daha şimdiden borsanın kurdu olmuş. Kız desen facebook’ta 700 arkadaşı var. Daha ne? Hayat bu, adapte olacaksın.

Ülkem için canımı veririm akabinde. Türküm ben Türk. 1453’ün yıldönümünü gururla kutlar ama Hiroşima’ya atılan bombanın hesabını sorarım. Bu arada 4. oğlan geliyo adını Fatih koyacam, kahpelerin topraklarını fetheden padişahımız gibi olsun huyu. Gelenekler, görenekler adetler çok önemlidir benim için. İnsanlara yardım Hak’tan gelir. Ha bu arada noldu bizim Gümüşhanedeki Hidroelektrik Santral? Bi haber var mı?

Var senin santralden haber. Yaklaşık 1000 kişi vatan haini ilan edildi. Güzel bi haber daha veriyim:11 boyutlu ekran çıkıyor. Sicim teorisyenleri üzerinde çalışıyomuş. Evrensel enerji donuma kadar sokan “Secret” kitabı yazarlarının son kitabı “İnsan istese uçar” da çıkıyomuş.
Son haberlere göre Marx’ın mezarını çalmışlar, Nietzsche’nin ölüsüne tecavüz ediyorlarmış, Dali’nin resimleri saçma olduğu için yakılmış Birtek bebekler Mozart dinlediği için klasik müzik raflardan kaldırılmış. Serdar Ortaç’a devlet sanatçısı ünvanı verilmiş. Bir gün içinde çocuğunu bale, piyano, tenis, güzel konuşma ve matematik kursuna göndermeyi başaran ilk bir milyon veliye de gümüş plaket verilmiş.

KADIN VE İNSAN ÜZERİNE

KADIN VE İNSAN ÜZERİNE

“Sktrin anlamı” adı altında yazmış olduğum yazıyla ilgili bazı yanlış anlaşılan hususlar dikkatimi çekti. İma ettiklerim sanki bir dayatma, bir terbiye muhasebesi, bir İslami ahlaklılık istemi gibi algılandı. Bunlara çok üzüldüğümü başta belirtmek isterim. Küfürü ayıplamaktan ziyade bir farkındalık yaratma niyetindeydim. Bu bağlamda küfür edeni suçlu bulacak değilim. Yazdığım o yazıda yer alan “bu suça ortak oluyoruz” cümlesi de biraz haddini aşmış bir cümleydi, bunu da kabul ediyorum. Amacım hiçbir kadını zavallı duruma düşürmek değildir. Tam tersi ne demek istediğimi anlayan arkadaşlar, kadın dediğimiz kavramı bir kadından öte bir insan olarak algıladığım konusunda hemfikirdirler kanımca.

“Bir Zorunluluk Olarak Hayat” adlı yazımda, hayata biraz da “değerler” gözlüğünden bakılmasını tavsiye etmiştim. Karşılaşılan manzara ise korkunçtur. Bir bunaltı hali sarıp sarmalar midemi her çevreme bakışımda. Hem kişilerin kendisinde, hem de yarattıkları eserlerde populizme dayalı bir konfor görürüm. İnsanın en önemli özellikleri; düşünmesi, hissetmesi ve hissettiği ölçüde kendini ifade etmesidir. Bu da kendi gibi olabilmesinden yola çıkar. Değerden anladığım özgün ifadelerdir. Çalışılmış, düşünülmüş, katılmış, ruha bürünmüş şeylerdir ifadeler.

Günümüz Hollywood filmlerinde, şu anki Türk TV dizilerinde, tartışma programlarında, Allah temalı sohbetlerde, yarışmalarda, gazetelerde, otobüste yol alırken iki çift laf ettiğin yanımdaki kişide, yani hemen her yerde aynı populizmi görmekteyim. Değersizlik, bu bağlamda bir Xanax toplumu doğurur. Onlar için bu yaşamaksa, bana göre uyumaktır.

Konuyu biraz daha genişletmek gerekirse, temel istençlerinin nesnelleşmesine şahit oluruz insanların. Nihilizme kapılmamamız elde değildir. İçerikle ilgili hiçbir şey mevcut değildir zati bu dünyada. Aynı durumu kadınlara yaklaşımda da görürüz. Örneğin, dekoltesini açan, mini eteğini belirli bir niyetle giyen kadına (kendini vücudu aracılığı ile göstermek niyeti) kaşar ve ya orospu gözüyle bakarız. Aslında yaptığımız, kadının kendine yaptığı ile aynıdır. Kadına, basit, değersiz, popülist gözüyle bakmaktan ziyade onu yine vücudu ile yargılarız. Nesnelleşen temel istenç hem onda kendini gösterir hem de ona tepki veren bizde. Kendini o şekilde ifade eden kadına yöneltilmesi gereken eleştiri bu bağlamda popülizm, basitlik, özgün olamama, insan olmanın hakkını (ifade etme anlamında) verememe olmalıdır. O kadın değersizdir, orospu değil.

Dikkat ettim, bana yöneltilen eleştirilerin çoğu küfür üzerinden gelmiş. Kimse eşcinselliğin sadece eşcinseli değil kadını da aşağıladığı sonucuna değinmemiş. Centilmenliğin, kadını zayıf görmenin bir önsavı olduğu fikrine görüs bildirilmemiş. Ya da yetenek ayrımının bir ayrım olup olunmadığı tartışılmamış. Ve ya nafakanın ardında yatan bir cins ötekileştirilmesi ve “zayıfa destek” algısına değinilmemiş. “Sen önce kadına el kaldırana tepki ver, sonra gel burada konuş” zihniyetiyle kadına yapılan ayrımcılık her zaman şiddet üzerinden değerlendirilmiş. Sadece karısını döven adam haksız çıkarılmış (ki haklıdır demiyorum, başka yerlere çekilmesin). Bir centilmen değil, nafakayı meşru kılan yasalar hiç değil. Ancak bunu yine anlayabiliyorum. Bu, konun tam anlaşılmadığını gösterir ki yukarıdaki değerle ilgili paragraf umarım yanlış anlaşılmayı önlemiştir.

Bir diğer eleştiri, “erkek kahvesinde kadın nasıl savunulur” şeklinde özetleyebileceğimiz bir isyan. 1950’li yılların Mississipi’sinde, bir beyaz olarak siyahîlerin haklarını savunmam, bir kısım beyazın aynı mantaliteyle beni suçlamasına sebebiyet verirdi. Neden siyahların hakkını bir beyaz savunsun ki? Kürt haklarını neden bir Türk savunsun? Bir kadın olsam haklı çıkacaktım. Ama bir erkek olduğum için bu hakkı kendimde nasıl buluyorum. Peki kendisi bu ayrımcılığı yapacak hakkı kendisinde nasıl buluyor ona şaşıyorum. “Kadını, biriki erkekçik nasıl savunur” diye düşünüp kadınlara kızan birey, Hitler’le aynı hataya düşer. Başkaldırıyı doğuştan varolduğunu iddia ettiği bir kavramın tekeline alır. Hitler için isyan eden Alman ırkı iken, o birey için kadın olmalıdır.

Yazdığımız yazılar, bir düşünce, bir his, bir istem taşır. Eylemlerimizin sonucudur. Kişiliklerimizi veya bizi tanımlayan sıfatları bir kenara bırakırız. Bir insan olarak yola çıkarız. Yazımız da bir erkeğin ve ya kadının değil bir insanın yazısıdır. İnsan doğduğunda bir hiçtir. Kadın olmayı, erkek olmayı sonra edinir. Herhangi bir cinse ait olmak, o kişinin edimleriyle ilgili değil uzuvlarıyla ilgili bir iştir. Kadını da erkeği de edimleri doğrultusunda değil organları doğrultusunda değerlendirirsek, eşcinsellere ibne demek de, kadınlara orospu demek de caiz olur. Cinsiyet üzerinden gelen bu yargılama talebi de genellikle zayıf olarak gözüken kadın cinsiyeti üzerinden döner. Bele bağlanan kırmızı kuşak sosyolojik tespit üzerinden bir başkaldırıysa, küfürü irdelemek değerler üzerinde bir başkaldırıdır.

” HU ” İle Yaşam

Sevgi, gizlilikten hoşlanır, insan gizli olana tutulur daha çok ! İnsanın doğası, yapısı ilgi alanı bu ! Görmüyor musunuz dervişler, sofular devamlı gizli olanı arıyorlar. Bütün canlıların kaynağı Güneşi arayan varmı hiç ? Güneşi ortadan kaldıralım yeryüzünde yaşam diye bir şey kalmaz! Bir şeyleri düşleyen hayal eden olmaz! Doğa yı bilecek insan da kalmaz,yerinde yerler eser. Gizliyi arıyor derviş ve sofular,ama o gizli hiç ses vermiyor. Hemde milyonlarca yıldan beri ! ” HU ” demeler de boşa çıkıyor. Gerçekte bulunan bir şey yok ! Bulunsa bulunsa baş dönmesi buluyorlar! Neden ? Çünki ” HU ” deyip dönerken oksijen yokluğu nedeniyle başları dönüyor.Böylece kendi olurlarının iyimserliğiyle “Allah ” i bulduklarını sanıyorlar.

06 HAZİRAN 2011 -ALMANYA

Selam arkadaşlar beni anlamıyor yada ben anlatamıyorum.Eleştiri yaparken yazılan yazı hakkında eleştiri yapın.Benim adıma eleştiri yapmayın.Bu yazılarım çoğu sitelerde yayınladığı için o sitelerden kendi yazılarımı kopyalayıp bu siteye gönderiyorum.Ben çünkü yerine çünki yazabilirim.

Ama Türkçe’mizde bla bla diye bir kelime yok,bunu kasdettim.

Bazı arkadaşlar yazılarımı değil direk beni eleştiriyor, buna karşı çıkıyorum. Selamlar.

Kendime Verdiğim Bazı Sözler…

Bu yazı başka bir forumdan, bir çok konuda benzer düşüncelere sahip olduğum (din, politika vs) bir dostuma ait.. Forumda direkt olarak başka bir yerden alıntı yaparak konu açılmadığını sanıyorum.. Ama belli başlı konularda tartışma yapan arkadaşların mutlaka okuması gerektiğini düşündüm.. Bu yüzden, eğer forum kurallarını ihlal eden bir durum varsa konuyu silebilirsiniz elbette.. Ben yine de şansımı denemek istedim 🙂

Bir de konuyu hangi bölüme açacağıma karar veremedim.. Fakat konunun üyelere öneri, tavsiye statüsünde olduğunu düşündüğüm için, konuyu bu kategoriye açtım.

Yazının orjinal linki için; (Yazan; Ulpian)


Forumda olsun, gerçek hayatta olsun herhangi bir konuda farklı düşüncedeki insanlarla tartışırken genelde uymaya çalıştığım, fakat bunu her zaman başaramadığım, birkaç ‘ilkeyi’ alenen paylaşmak istiyorum ki, sizler de yeri geldiğinde lütfen ”Ulpian, bak sözünde durmuyorsun” deyin…

(1) Muhatabımın niyetini, amacını veya motivasyonunu sorgulamamaya özen göstereceğim.

Bir kimsenin, savunduğu şeyi savunmasının veya eleştirdiği şeyi eleştirmesinin ‘altında’, ‘arkasında’ ne gibi niyetler, amaçlar, bilinçli veya bilinç-altı motivasyonlar yattığının, tartışma için hiçbir önemi yok.

Diyelim ki, astrolojiyi eleştiren bir başlık açtım. Bunun farkında olduğum veya olmadığım birçok motivasyonu olabilir.

Meselâ:
– Kız arkadaşımın sürekli burçlardan bahsetmesine kıl olup, o gıcıklığımı böyle bir çalışmaya kanalize etmiş olabilirim,
– ”Bakın, biz ateistler sadece dinleri değil, akıl dışı olan herşeyi eleştiririz” gibi bir hava vermek istemiş olabilirim,
– Kendimi çok bilgili, rasyonel filan göstererek egomu tatmin etmek istemiş olabilirim,
– Forumda, bu gibi şeylere inanan birkaç arkadaşı dürtmek, onların bu inançlarını sorgulamak istemiş olabilirim,
– Belki de sırf birşey yazmak için, onlarca konu içerisinden rastgele kura çekmişimdir…

Tüm bunların ne önemi var ki? Önemli olan, açtığım başlıktaki tezlerim ve bu tezleri desteklemek için sunmaya çalıştığım argümanlar, gerekçeler…

Son derece bayağı, yüzeysel güdülerle yazılan bir yazı içerik olarak gayet sağlam olabilir. Aynı şekilde çok ‘ulvi’ güdülerle yazılan bir yazı da içerik olarak çok zayıf kalabilir. Tartışma için bu güdüler, motivasyonlar değil, sunulan gerekçeler önemli.

Kişinin niyetinin, motivasyonunun, amacının tartışma için hiçbir önemi olmadığı gibi, aynı zamanda bunu diğer kişilerin bilmesi de mümkün değil, hattâ genelde kişinin kendisinin de tam olarak bilmesi pek kolay değil.

Öyleyse, ben de hiçbir tartışmada, muhatablarımın amacı, niyeti, motivasyonu hakkında bir yorum yapmamaya çalışacağım. Ha elbette, kafamda muhatabımın niyeti hakkında bir intıba oluşabilir, bunu önleyemem. Ama bunu tartışmanın kendisine yansıtmamın bir anlamı olmaz…

(2) Muhatabımın bilgi-birikimi, donanımı, zekâsı vs. hakkında yorum yapmamaya çalışacağım

Herhangi bir tartışmada, karşımdaki muhatabıma ”senin donanımın yetmez”, ”bu konunun altında kalırsın”, ”seviyen yetersiz kalır”, ”bunu anlayacak zekân yok” gibi şeyler söyleyerek kendi pozisyonumu daha güçlü kılmış olmam ki. Neticede, somut bir konu tartışılıyor. O konu hakkındaki tez, argüman, gerekçe, analiz ve yorumlarımı sunmaya çalışayım, yeter… Karşımdakini ikna etmek zorunda değilim neticede.

Ha bazen (bizce) saçma veya safsata olana, ‘saçma’ veya ‘safsata’ dememiz ve neden bunu dediğimizi gerekçelendirmemiz meşru olabilir belki. Epey sert ve sivri bir eleştiri olsa da, neticede hâlâ yazılan görüşün kendisine bir eleştiri var. Görüşü savunan kişinin şaysiyetine değil. ”bu yazdığın saçma olmuş” derken muhatabımın o somut ifadesini veya düşüncesini sert ve sivri bir dille eleştirmiş olurum, ama ”sen genel olarak aptalsın” veya ”donanımsızsın, zekân yetersiz, bilgi-birikimin sıfır” gibi şeyler söyleyerek, herhangi bir eleştiri yapmış olmam, sadece deşarj olmuş ve gereksiz karşılıklı laf sokma sürecini başlatmış olurum… Ne bana birşey kazandırır, ne muhatabıma, ne de yazdıklarımızı okuyacak olanlara…

(3) Muhatabımın, savunduğu şeyi neden savunduğuna dair psikolojik tahliller yapmamaya çalışacağım

Düşünün ki, bir ateist ile bir teist, tanrının varlığı/yokluğu üzerine tartışıyor. Teist, muhatabına ”sen şeytana uyuyorsun, azgın nefsine yenik düşerek inkâra kalkışıyorsun” gibi şeyler söylüyor, ateist de ”senin doğduğundan beri beynini yıkamışlar, uyduruk masallara inandırmışlar” gibi şeylerle karşılık veriyor… Bu iki kişi sadece karşılıklı psikolojik tahliller yapmış olur, ama tanrının varlığı/yokluğu üzerine tartışmış olmaz…

Veya bir sosyalist ile bir liberal tartışırken, sosyalistin ”sen kendi sınıfının çıkarlarını savunuyorsun, sadece şahsi çıkarın için bunları diyorsun” demesi, liberalin ise ”sen de sırf üniv’deki ortama ayak uydurmak için, komünist abilerinin dediklerine kanmışsın” veya ”60’lardan kalma, betonlaşmış fikirlerini dogma olarak savunuyorsun, ideolojini artık kişilik haline getirmişsin, ideolojinin yanlış olduğunu gösterebilecek herşeye gözlerini kapatıyorsun” filan gibi şeylerle karşılık vermesi… Tüm bunların tartışılan konu için en ufacık bir argüman değeri yok ki…

Tartışılan konu, meselâ şu olabilir; ”daha yüksek standartlı ve daha özgür, daha eşit, daha mutlu bir yaşam için, serbest piyasanın sosyal düzenleme ve denetimlere tâbi tutulması mı daha makûl, yoksa topyekûn kaldırılması mı?”… Şimdi bu tartışmada, sosyalist veya liberal tarafın, hayat hikayelerinin, geçtikleri evrelerin, hangi düşünceyle hangi vesileyle tanışmış olmalarının vs. hiçbir önemi yok ki. Biyografi veya psikolojik analizler okumak değil, somut bir konuyu rasyonel argüman ve ampirik verilerle tartışmak, böylece daha makûl olanı bulmak istiyoruz neticede.

Meselâ ben herhangi bir görüşümü, sırf lisede çok saydığım ve hayran olduğum bir öğretmenimin daha çok gözüne girmek için benimsemiş ve odur budur bu görüşte kalmış olabilirim… Veya sadece aşık olduğum kızı etkilemek için… Veya çevremdeki arkadaşlar da o görüşte diye… Veya tam tersine, çevremdeki insanlar zıt görüşte diye, onlara tepki olarak… Tüm bu ve bu gibi şeyler, ilgili görüşün doğru veya yanlış olmasına dair en ufacık bir argüman olarak kullanılamaz ki…

Neticede kimse bir vakuumda yaşamıyor. Herkes kendi görüşünü en nihayetinde, bazı sosyal ilişkiler, vesileler sonucunda savunmaya başladı… tartışmada önemli olan sadece, o görüş için sunulan argümanlar, gerekçeler, veriler, yorumlar vs…

Öyleyse, ben de tartışmalarda muhatablarım hakkında psikolojik tahliller yapmamaya, sadece yazdıklarını karşı argümanlarla eleştirmekle yetinmeye çalışacağım.

(4) Muhatabıma gizli bir art-niyet isnat etmemeye çok özen göstereceğim

Tartışmada bir kişiye yapılabilecek en büyük hakaret, ”sen bunları aslında doğru bulduğundan değil, bir yerlerin uşağı olduğundan savunuyorsun” şeklinde ithamlar olsa gerek… Hani ana-avrat sövmek bundan daha ağır değildir…

Karşımızdaki insan, bizce çok yanlış, çok saçma veya çok tehlikeli bir görüşü savunuyor olabilir. Feci bir şekilde yanılıyor olabilir. Ama çok büyük bir ihtimalle kendisinin haklı olduğuna, savunduğu görüşün doğru/geçerli olduğuna gerçekten inanıyordur, bir şekilde inandırmıştır kendisini…

Tartışma esnasında örneğin bir müslümana ”ne o, bir cemaatten para mı alıyorsun” demek veya meselâ bir kemaliste ”Atatürkçü Düşünce Derneği seni maaşa bağlamış olmalı” gibi şeyler söylemek, veya liberale ”sermaye yalakası”, ”işbirlikçi” gibi ihamlarda bulunmak, tartışma kategorisine girebilecek bir tarz değil.

Tartışma dediğimiz şey, muhatabı veya dinleyicileri/okuyucuları nesnel argümanlarla savunduğun görüşün doğrulu veya eleştirdiğin görüşün yanlışlığı hakkında aklen ikna etmeye çalışmak… Ama yukardakine benzer ifadelerle muhatabımıza ”sen o görüşü doğru bulduğundan değil, çıkarın için savunuyorsun” demiş oluruz, öyleyse o kişiyle tartışmak da anlamsızdır, o artık forumdan atılması, gerçek hayatta da susturulması, yok edilmesi gereken bir kişi olur…

Muhatabımızın düşüncelerini, yanlış, mesnetsiz, saçma bulabilir ve bunu da (gerekçelendirerek) söyleyebiliriz. Ama tüm dinleri, ideolojileri, görüşleri benimseyen insanların (ezici çoğunluğunun) kendi görüşlerinin (tıpkı bizim gibi) gerçekten doğru olduğunu düşündüğünü hatırlayarak tartışırsak, belki makûl bir tartışma olur.

Hem, muhatabımızın tezlerini, karşı tez ve argümanlarla eleştirmekle yetinmek yerine, ona bir de açıktan veya dolaylı olarak gizli art-niyetler, kirli emeller isnat edersek, dışardan bakan (aklı başında) biri için, aslında bizce de kendi argümanlarımızın yetersiz olduğunu göstermiş oluruz…

Öyleyse ben de, kimseye açıktan veya dolaylı olarak , gizli art-niyetler isnat etmemeye çalışacağım.

(5) Kimsenin eleştirisinin meşruiyetini sorgulamamaya özen göstereceğim

Söz gelimi Atatürk’ün veya Muhammed’in eleştirildiğini düşünün, veya Marx’ın ya da diyelim ki Popper’in, veya da islamın, komünizmin, liberalizmin vs.

Şimdi bu eleştiriye iki tarz karşılık verilebilir:
(a) Bu eleştirilerinde haksızsın, çünkü…
(b) Sen ne hakla böyle bir eleştiride bulunursun, amacın ne, neyin peşindesin vs.

Tartışmak (a)’daki gibi cevap vermek bence. (b)’deki tarz ‘cevaplar’ bir tartışma değil, susturma yöntemi olabilir ancak…

Dileyen dilediğini eleştirebilir. ilgi duyar, yanıt vermek istersem, meselâ ben de, ”şu dediğine katılmıyorum, çünkü…”, ”bu tezin yanlış, zira…” gibi karşılıklar vermeye, ve fakat eleştirinin meşruiyetini sorgulamaya kalkışmamaya özen göstereceğim.

(6) Kitleyi, insanları değil, düşünceyi/ideolojiyi eleştirmeye çalışacağım

Örneğin ben ”din karşıtıyım”, dolayısıyla İslam karşıtıyım da… Fakat müslüman karşıtı değilim. Hattâ şu hayatta en çok sevdiğim, güvendiğim, sığındığım insanların çoğu müslüman…

Aynı şekilde şahsen komünizm/sosyalizm karşıtıyım da, çünkü serbest piyasanın ve özel mülkiyetin topyekûn kaldırılması, tüm üretim araçlarının kamulaştırılması ile, insanların daha mutlu, daha özgür, daha eşit, daha yüksek standartlı bir yaşama kavuşacaklarını düşünmüyorum… Sosyalizm karşıtıyım, fakat sosyalist düşmanı değilim…

Neticede herkes kendi dininin veya dinsizliğinin, kendi siyasi görüşünün tüm toplum için en iyisi olduğuna inanıyor… Bence bu düşüncelerinin yanlış olması, onlara yönelik şahsen de düşmanca hissetmemi gerektirmemeli… Bu tarz önyargılarımızı, haklı veya haksız öfke ve kinimizi tartışmaya yansıtmakla, o tartışmaya herhangi bir katkı veya argüman sunmuş olmayız…

Öyleyse, eleştirilerimde, eleştirmek istediğim görüşü, dini, ideolojiyi hedef almaya çalışacağım, o görüşe sahip insanları değil…

(7) Tartışmanın kısırdöngüye girdiği yerde, noktalamak için azami gayret göstereceğim

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, herhangi bir konuda iki zıt görüşlü insanın tartışmaya başlayıp da, birinin görüşünü değiştirmiş olarak tartışmanın bitmesi, yani meselâ bir tartışmanın neticesinde ateistin müslüman, müslümanın ateist ya da kemalistin liberal, liberalin komünist olarak tartışmadan kalkması neredeyse imkânsız.

Özellikle bu gibi ideolojik ağırlığı fazla tartışmalarda, daha başlarken karşı tarafı o tartışma neticesinde ikna edemeyeceğimizi kendimize hatırlatırsak, daha bir rahat olabiliriz diye düşünüyorum.

Eğer herhangi bir tartışmada, iki taraf da kendi tezlerini, argümanlarını, karşı argümanlarını, eleştirilerini vs. artık yeterince sundu, açıkladı ve örneklediyse ve artık tartışma her iki taraf için de tekrardan ibaret olmaya başladıysa, bu durumda ”ok, birbirimizi ikna edemedik, yine de güzel bir tartışmaydı, teşekkür ederim” ya da sadece ”tamam, diyeceğimizi dedik, tekrarlamaktansa noktalayalım” gibi birşey söyleyip, tartışmayı bitirmek daha hayırlıdır bence… Çünkü kısır döngüye girilmesine rağmen devam ettirilen tartışmalarda genelde tansiyonların yükseldiğini ve artık karşılıklı laf sokmalara geçildiğini görüyoruz hep… Bunun da kimseye bir katkısı filan olmuyor ki hani…

Öyleyse, ben de bundan sonra, herhangi bir tartışma kısır döngüye ve daha önce yazılanların tekrarına dönüştüğünde, kaba kuvvetle devam etmek yerine, muhatabımla en azından uzlaşamadığımız üzerine uzlaşıp bir nokta koymaya daha fazla gayret göstereceğim…

Gönül ister ki, bu durumda karşı taraf da ”ok, bence de bitirebiliriz” gibi birşey söylesin ve gerçekten noktalayalım… Ama meselâ ben, ”ikimiz de kendi argümanlarımızı sunduk ve birbirimizi ikna edemedik, o halde tekrar etmektense noktalayabiliriz” dedikten sonra, muhatabım, yine konuya girip, yine daha önce yirmi defa yazdığını yazıp, yine bir laf sokarak tartışmanın son mesajını yazmak istesede de, buna cevap vermemeye çalışacağım…

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=24457