Ejderha Kesmek Merkez Bankacılığına Dönüşünce: MMORPG Altını Gerçek Ekonomiyi Nasıl Sarsıyor?

Bir zamanlar kahraman olmak basitti: mağaraya girer, goblini pataklar, sandıktan altın çıkarırdınız. Fakat MMORPG çağında o sandık yalnızca fantastik bir ödül değil; arz, talep, emek, spekülasyon ve hatta jeopolitik iş gücü farklarının buluştuğu küçük bir merkez bankasıdır. Sanal altın dediğimiz şey, pikselden ibaret görünür; ama milyonlarca oyuncu ona zaman, arzu ve rekabet yüklediğinde, pikselin üstüne ekonomik bir gölge düşer. İşte o gölge bazen gerçek dünyanın kasasına kadar uzanır.

MMORPG ekonomilerinde enflasyonun temel nedeni tanıdıktır: para arzı sürekli artar. Oyuncular yaratıkları öldürür, görevleri tamamlar, zindanları tekrar tekrar döner ve sistem yoktan altın üretir. Gerçek dünyada merkez bankaları para basarken en azından utançla basın toplantısı yapar; oyunlarda ise para basma makinesi bir ork kampında, beş dakikada bir yeniden doğar. Eğer oyunda yeterli ‘para yakma’ mekanizması yoksa —tamir masrafı, vergi, açık artırma kesintisi, kozmetik harcama, tüketilebilir eşya— altın birikir, fiyatlar şişer, yeni başlayan oyuncu pazara baktığında kendini hiperenflasyon yaşamış bir ülkenin manavında hisseder.

Sanal Altın Neden Gerçek Paraya Dokunur?

Asıl kırılma noktası, oyuncuların sanal altına gerçek para ödemeye başlamasıdır. Buna gerçek para ticareti denir. Bir oyuncu, on saatlik ‘grind’ yapmak yerine kredi kartını çıkarıp altın satın alır. Böylece oyun içi emek, gerçek dünya para birimleriyle fiyatlanır. Çin’de, Filipinler’de, Venezuela’da veya başka düşük gelirli bölgelerde bazı insanlar sanal altın üretip daha yüksek gelirli ülkelerdeki oyunculara satar. Bu tuhaf tablo, dijital çağın maden işçiliğidir: kazma yok, fare var; kömür tozu yok, ekran ışığı var.

Bu ticaretin gerçek ekonomiye etkisi doğrudan devasa olmayabilir; hiçbir ülkenin merkez bankası World of Warcraft altın rezervine göre faiz belirlemiyor. Fakat etkiler mikro düzeyde ciddidir. Öncelikle gerçek para, kayıt dışı dijital hizmet piyasalarına akar. İkinci olarak oyun şirketlerinin gelir modelleri etkilenir: yasaklı altın satışı, abonelik ve resmi mağaza gelirleriyle rekabet eder. Üçüncü olarak dolandırıcılık, hesap çalma, bot yazılımları ve kara para aklama şüpheleri ortaya çıkar. Sanal altın, masum bir ejderha ganimeti olmaktan çıkıp gri ekonominin sevimli maskotu hâline gelir.

Botlar: Dijital Enflasyonun Matbaaları

Botlar, MMORPG ekonomisinin baş ağrısıdır. İnsan oyuncu yorulur, sıkılır, sandviç yer; bot ise 24 saat boyunca aynı yaratığı keser, aynı madeni toplar, aynı pazarı tarar. Bu otomasyon, oyun içi emek maliyetini düşürür ve altın arzını şişirir. Sonuç, klasik enflasyon dinamiğidir: piyasaya daha çok para girer, nadir eşyaların fiyatı yükselir, sıradan oyuncunun satın alma gücü erir. Bir kılıcın fiyatı dün 500 altınken bugün 5.000 altınsa, orada yalnızca oyun dengesi değil, toplumsal adalet duygusu da hasar almıştır.

İlginç olan şu: Oyun geliştiricileri bir tür dijital iktisatçıya dönüşür. Faiz oranı yerine ganimet düşme oranını ayarlarlar. Vergi politikası yerine açık artırma komisyonu koyarlar. Para arzını kısmak için etkinlikleri değiştirir, botları banlar, bazı eşyaları bağlanabilir yapar, hatta oyunculara resmi altın satın alma yolları sunarlar. Yani sanal dünyanın tanrıları, aslında ekonomi bakanı gibi çalışır. Fark şu ki onların elinde yıldırım efekti de vardır.

Gerçek dünya açısından daha derin mesele ise değerin doğasıdır. Bir şeyin değerli olması için fiziksel olması gerekmez. Zaman harcanıyorsa, kıtlık hissi varsa, topluluk kabul ediyorsa ve takas edilebiliyorsa değer doğar. Sanal altın bize paranın zaten büyük ölçüde kolektif bir inanç teknolojisi olduğunu hatırlatır. Banka hesabınızdaki rakamla oyun kasanızdaki altın arasında ontolojik uçurum sandığınız kadar büyük değildir; ikisi de kurallara, güvene ve erişim hakkına bağlıdır.

Sonuçta MMORPG enflasyonu, çocukça bir oyun problemi değil; dijital toplumun laboratuvar deneyidir. Burada emeğin otomasyonu, para arzı, regülasyon, kayıt dışı piyasa ve psikolojik arzu aynı potada kaynar. Sanal altın gerçek dünyayı tek başına yıkmaz; ama bize geleceğin ekonomisinin nerede başlayacağını gösterir: insanların zamanını, dikkatini ve statü arzusunu depolayabildiği her yerde. Belki de asıl soru şudur: Ejderhayı kim öldürdü değil, ganimeti kim denetliyor?

Paranın Kokusu

Aztekler, İspanyolların neden altına düşkün olduğunu anlayamıyordu! Yenilmezdi, içilmezdi, yeterince sert olmadığından alet yapılmazdı! Eh belki bir iki süs takısı olabilirdi! Aztekler bir şey satın aldıklarında ödemeyi kakao taneleri veya kumaş toplarıyla yapıyorlardı. Öyleyse bu yumuşak maden neden bu kadar önemliydi? İspanyol Fatihi Cortes bu soruyu şöyle cevapladı: “Çünkü ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz!”

Paranın icadı teknolojik bir dönüm noktası değil, zihinsel bir devrimdi. Bu devrim sadece insanların ortak hayal gücünde yaşayan yeni bir gerçekliğin yaratılmasında gizliydi. Üstelik para sadece metaller ve banknotlar demek değildir. 2006 yılı verileriyle; tüm paranın %90’ından fazlası sadece bilgisayarlarda mevcuttur!

İnsanlığın ekonomik tarihi narin bir danstır.

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens

 

Koku-Anu ve altın-Anneler günü

Burada şimdiye kadar hiç bi yerde karşılaşmadığım bir koku var ben onu seviyorum. Her yerin ayrı kokusu vardır, belki de bu; şeylerin özlerine dair en yakın kanıtlar, dışavurumlardır zaten. Asya kültüründe -dünyanın her yerinde bu çıkarım yapılmış mıdır emin değilim- demirin icadı pek de hayırlı anılmaz. Hatta çoğu kabile mümkün olduunca uzak durmaya çalışmıştır demirden ve demircilikten. Şamanların bile saygı duydukları çekindikleri demircilerr… Söyleyin bana kokuyu kesebilir mi demiriniz 🙂
Gün aydın olsun frekanslaarrr

*

Bu açıklamayı 2008 yılında okumuşum yani Oyun Kuramını yazdıktan dört sene sonra. Şimdi tesadüfen rastlayıp yeniden okudum ve gerçekten şaşırdım. Bi zaman kayması problemi -havuz problemi gibi- ile karşı karşıyayım ki ilk yayınlanan kitabım Sırıtkan Kırmızı Ay, 1999 depreminin hemen ardından aynı yıl yazılmıştı ve bir zaman kayma olayını anlatıyordu!
Uyanamadığım bi rüyada gibiyim.

https://blog.sonsuz.us/?p=585

*

Altın elementi, yaratıcılıkla ilişkilendirilmiştir. Aslında birisi bi yerde herhangi bi şekilde altından bahsediyorsa bu yaratıcılıktan bahsetme anlamındadır. Olaylara bir de bu açıdan bakmak gerekebilir. Niburu gezegen-gemisi atmosferini-ki altınmış-büyük oranda kaybetmiş, neredeyse yok olacaklarmış, geriye gün saymaya başlamışlar ) Derken birden bire bi zamanlar kimbilir kaç geçiş önceden dünya gezegeninde altın olduğunu hatırlayıvermiş eski komutan! İşte her şey böyle başlıyor. Belki hatırlamasaydı bugün dünyada yalnızca kara derili insanlar olurdu,ya da akla hayale gelmeyen başka bi şey, kim bilebilir ki
Örneğin gümüş elementi de düzen ve muhafazakarlık, sabırla ilşkilendirilir. Tüm dünya kültüründe altından sonra ikinci sırayı alır.
Doğasında yaratıcılık olmayan ya da azalan kişiler bunu bilmeden-farkındalıksız olarak- altın arayışına girer, altın takar bedenine, yani tamamlanmak ister. Bu basitçe bi ihtiyacın karşılanmasıdır bence.

Ne enteresan değil mi? Genelde gümüş işleri ile uğraşan bedenine çok miktarda gümüş takan kişiler mevcut düzene aykırı kişilerdir, sisteme pek dahil olamazlar çünkü düzen tutturamıyorlar gümüş ihtiyaçları var 🙂

*

Her şey ne kadar birbirine karışmış durumda, her yerde kadınlar ve anneler için bi şeyler, yanlış anlamaların düzeltilmesi adına, yeni tanımlamalar yapılıyor. Radyoda,TV’de internette, burada kadına dair sayısız tanımlama uçuşuyor havalarda. Bi çoğu içime pek sinmiyor. Amerikanın çaresiizce sarıldığı aile kavramının bi uzantısı gibi geliyor kokusu ve bundan hoşlanmıyorum. Kadının “annelik” fonksiyonunu kendi siyasi emelleri için kullanmaları, kadını şimdi de aileye “muhafız” atamaları hoşuma gitmiyor, yalan geliyor bütün bunlar.
Sistemin işine yaramayan hiç bi şey kutsal ilan edilmez bu zamanda, unutmamak lazım. Kutsallık söz konusu ise varlığın her zerresi kutsal ilan edilsin, ayrımcılığın adı kutsal anneliğe indirgendiinde parçalar hiç de birbirine uymuyor. İlişkilerin dostça yürüdüğü, komünal hayatın, sevgi ve şefkatin hakim olduğu, topluluktaki her çocuğun her kadının çocuğu olduğu dönemleri  cahillik olarak damgalayan bu koloni kültürüne daha fazla kanmamak lazım diye geliyor bana, gerçi her şey aynı yere çıkar; oyuna 🙂

 

Altın ve Yaratıcılık

Altın, dünyamızda hep önemli bir maden olmuştur. Hem toplumsal mutabakatımızla ilgili hem mitsel iletilerde, hem de kimyasal bileşimler olarak bakıldığında ilginç bir durum ortaya çıkıyor.

Örneğn homeopatide altın tuzları yaratıcılıkla ilişkilendiriliyor, gümüş tuzları ise tutarlılık anlamına geliyor. (Olimpiyatlar ya da başka yarışmalarda birinciye altın, ikinciye gümüş verilmesi bir tesadüf değilmiş, demek ki atalarımız yaratıcılığı tutarlılıktan biraz üstün görüyorlarmış) Bu durumda çağlar boyunca altın arayışıyla ilgili öyküler insanlığın yaratıcılık konusunda eksikliğini ve açlığını ortaya koyuyor olabilir.

Sümer yazıtlarından yola çıkarak Anunakiler kurgusunu geliştiren Zekeria Sitchin’in teorisini bu gözle irdeleyecek olursam; atmosferi yırtılan Niburu gezegenini (Marduk)tedavi etmek için gereken ilaç altındı. Ve bu maden yalnızca Dünya gezegeninde bulunuyordu! Ve onlar gelip dünyanın beşyüzbin yıl boyunca karnını deştiler ve kendilerine gereken altını gezegenlerinin şifalanmasına kullandılar.

Peki bu durumda dünya yaratıcılığını biraz yitirmiş, Niburuya (tanrılara) kaptırmış mı oldu?

Dünya için bu yerine konulabilir bişey midir, yani eskiden altını nasıl yaptıysa belli zaman içinde bunu yeniden üretebilecek midir? Yoksa tanrılara kaptırdığı altının peşine mi düşmeli?

İki Türk labaratuarda altın üretti

 

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı.  
 
Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor.

Harry Pottur serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin‘de. Antik Yunan‘da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa‘da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı.

Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

2500 yıllık rüya gerçek oldu…