Dönüştürülemeyen şeyler salıverilmelidir

Aloha arkadaşlar, Pluto, “Dönüştürülemeyen şeyler salıverilmelidir” dermiş.
Aslında her şeyin bir “enerji kalıbı” olduğunu biliyoruz, hatta enerji kalıbı kombinasyonları. Enerji-kalıbının salıverilmesini bir anlamda onun ölümü olarak görebiliriz çünkü dikkat ile beslenemediğinde dağılıp zeki enerji (bütünsel) tarafından emilecektir. Ve yerine tamamen yeni bir enerji-kalıbı oluşturmak gerekecektir. Peki ya dönüştürebilseydik? Bir enerji-kalıbını dönüştürmek ne anlama gelir?

*

Şamanın herkesin gördüğü dünyadan farklı gerçeklere nüfuz edebilmesi onları diğer şifacılardan ayırır. Bir şamanın iyileştirme teknikleri ihtiyaca göre şekillenir ve çok zengindir, bizzat tüm insanlık tarihinin birikmiş deneyimlerine dayanan bir sanattır.

“Testi kırılmadan çocuk dövülmeli” diyenler olabilir tabi 🙂 Oysa özgür irade kanunu, bizim gezegenin tek kuralı, bu sebeple çocuk(!)ların bu konudaki arzu ve talepleri dikkate alınmadan iş yapılmaz, yapılırsa bu KU’nun otoriter stille yönetilmesi anlamına gelir ve bu da sert, garip,sakar ve spastik hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olur.(bilmem sizlere öznel ve nesnel gerçekliğinizle ilgili bir şeyler hatırlatıyor mu?)

7.Prensip PONO bize doğruluğun ölçüsünün etkinliğinde olduğunu söyler. Yaptığımız şey kendimizde ve/veya bütünde bir yarar sağlamış mıdır? Şamanların mistiklerden ayrılan yanı da budur, bizler faydayı tam olarak şimdi ve burada bulmaya çabalarız. Tüm gerçekliklerde şifalandırma işlevlerimiz, şimdiye hizmet eder. Bu temel amaç doğrultusunda esnekliğin gücünü keşfederiz. Dalganın sırtında sörf yaparken belli olur bilgeliğimiz. Aloha

Özgürlük Serisi

Hayatınızda şu an omakta olan her şey, özgürleşmekle ilgili diyor Adamus, belki inkar edebilirsiniz ama öyledir. Ve gülüyor ben de gülüyorum. Gülmek güzel şey tıpkı rüyalar gibi ağlamak gibi bizi hafifleten bi şey.

Adamus, özgürleşmenin şu sırada dünyadaki tüm insanlar için tek uğraşı tek mesele olduğunu söylüyor. Özgürleşmek tüm bağlardan ve tanrıdan özgürleşmek hatta RUH’tan özgürleşmektir diyor.
Özgürlük serisinin ilk konuşmasında şu ana kadar olmadığı kadar cesur! Tanrının man made yani insan yapımı olduğunu açıkça ifade ediyor ki Don Juan bize bunu tüm kanıtlarıyla sunmuştu daha önceleri.
Tanrıdan özgürleşmek bazı çevrelerce hoş karşılanacaktır ama ruhtan özgürleşmek? İşte bu kolay bi lokma değil, sanırım artık sadece dindarları değil spiritülleri de kaybetmeyi göze alıyor. Bu öylesine bi lokma ki bilimle uğraşan ve kendilerini her şeyin üzerinde gibi gören büyük bir kesimin bile yutamayacağı denli büyük.
Peki Adamus bu cesareti neden takınıyor şimdi?

Yoksa o da benim zaman zaman sorduğum şu soruyu mu duydu: “Nereye kadar?”
Bugüne kadar bunu bilmiyor muydu yani, on küsür seneden sonra birden mi malum oldu ona? Hiç sanmıyorum. (buna sonrageleceğiz belki)
Ruhun saflık ve masumiyet olduğunu, nerdeyse bir çocuk gibi olduğunu söylüyor Adamus, o halde Ruh bu durumuyla her şeyi bilen olamaz, bi sonrakini bilen de olamaz. Ruh senin sayende görüyor, deniyor ve öğreniyor. Eğer sonsuzca her şey onun tarafından denenmiş ve bilinmiş olsaydı bizim hayatlarımız bi hastalıktan ibaret olurdu.
Gustav Jung, Kırmızı Kitapta, kendi vizyonlarını hiç sakınmadan paylaşmış ve oradaruhl karşılaştığında onun bir çocuk olduğunu görüp şaşırmıştı, nasıl yani o müthiş dini eğitimler, devasa bir tanrı, aklından geçirirken korku ve huşu ile titrediği o ruh bir çocuk muydu yani? Jung’un bunu hazmetmesi epeyce zaman almış olmalı.

Aslında bu söylemi tamı tamına Maharaj’ın “ben o ben’im” kavramıdır. Zaten hatırlanacağı üzre Adamus her konuşmasına “ben o ben’im”diye başlar.

Bilinç enerjiyi uyarır, yönlendirir.(A)
Sanırım geçen sene bir BAK uygulamasında yeni bilincin yeni enerjiyle ilişkilerini görüp şaşıp kalmıştık.
Birazcık özgürlük, hiç özgürlükten daha berbattır (A)
Sebebi açık değil mi?
Örneğin Amerikadaki milyonlarca homeless özgürleştiler mi? İşleri, eşleri,aileleri,evleri, güvenceleri, sorumlulukları yok… Sanki canlarından başka kaybedecek bişeyleri kalmamış gibi görünüyor. O halde onlar özgürleşti mi?
Kendine teşekkür etmeyi ne zaman hatırlatacak diyordum Adamus için, yapmış. Hatırlarsanız ben bunu tüm ömrümde ilk defa bikaç ay önce akıl ettim! Ne kadar ahmak olduğuma kaç sayfa güleyim.
Neyse. Demirle ilgileneceğimi söylemiştim az önce,birden kendi dile geldi. Demir neden önemli çünkü demirciler diye bi kavram var tarihte, özellikle kuzey asya kültüründe sıklıkla rastladım. Şamanların bile saygı duyduğu bir kurum. Merak ederdim işte neden emir demiri kesmez diye. imdi dile geldi demir ve kendini şöyle tanıttı: ben birliğim :))) Öyle bi birlik ki emirle değil ancak 1535 derece ısıyla eririm. Ve yeni bir kalıba dökülürüm. Hangi kalıba? Eritenin “Niyetinin” kalıbına… hahahahaha Demek ki demiri emirle kesip ancak dört köşe binalar yapabilirsiniz.  Gevezeliğim tuttu yine:)

Çocuklar mülk haline ne zaman getirildi? 2

Öncesi için tıklayınız

  • Diamon Eros Güzel soru… Sevgi, tüm duygulardan münezzehtir. Diğer bütün duygular Sevginin eksikliğinden ya da yokluğundan ortaya çıkarlar…Hiç bir duygunun zıddı ya da karşıtı değildir…Erkeğe verilmiş olmasının sebebi de vardır zira dünya ve güneş sistemimiz bir dönüş yaparlar. dünyanınki küçük dönüştür ama güneşimizin tüm dönüşü dünyaya göre büyük dönüştür tıpkı galaksimizde ve evrende her şeyin dönmesi gibi. Bu dönüşte belli periyodlar vardır yaklaşık 26000 yıllık bir döngü vardır ve bu döngünün başında ve sonunda olmak üzere 2 tane 2000 yıllık dengeli dönemi olduğu halde 11000 yıllık eril hakimiyet ve 11000 yıllık dişil hakimiyet dönemleri vardır. Erile gücün teslim edilmesinin sebebi bu durumla ilgilidir fakat dengeli dönemin başlangıcına gelmiş bulunmaktayız artık 🙂
    Sibel Atasoy Mükemmel bir öneri, teşekkür ederim. Sevginin bir duygu olmadığı ve böylesine bir kelime içine hapsedilişinin büyük bir kaza olduğunu yıllardır yazarım, ilk kez onay aldım, bu benim için büyük bi şey oldu (Çünkü bitr tek kişinin onayı bir insana yeter de artar). 26000 yıl döngüsünden Ra bilgilerinde bahsediliyordu hatırladığım kadarıyla ancak bunun böylesine iki parçaya bölünmüş olduğunu bilmiyordum. Peki bu gidiş-dönüş gibi dünyasal kavramla ifade edilebilir mi? Benim gidenler ve dönenlere ait bir çıkarımım vardı, isterseniz bulup paylaşabilirim.
  • Diamon Eros Ben de söylerim sevgi bir haldir diye… 🙂 gidiş dönüş denilebilir mi tam olarak bilmiyorum zira sonsuzdur bu dönüş döngü demek daha doğru bir seçim olabilir sanırım. kesinlikle tek bir kişi bile sizi bütün kalbiyle onaylıyorsa dağları yerinden oynatabilirsiniz… lütfen paylaşın ilgimi çekti…
    Diamon Eros çocuklar açısından baktığınızda da onları ebeveynler olarak yetiştirişimize de bakmak lazım.Sahipleriymiş gibi davranıyoruz ve ne yapmaları gerektiğini neyin doğru olabileceğini onlara dikte ediyoruz…
    Sibel Atasoy Şüphesiz ama bunu miras alıp devam ettirmekteyiz yani bizim-günümüz insanının – icadı değil. Ben bu mirası tam olarak nerede ve nasıl aldığımızı merak ediyorum. Tedavide teşhis en önemli etken siz de bilirsiniz. Bu arada söylediğim yazıyı buldum : https://blog.sonsuz.us/?p=8403
  • Yasemin Ve toplumsal kuralların baskıları üstümüze geldikçe biz de öğrenilmiş davranışlarla onları boğuyoruz.Tam bir kaos..Onlara özgür bir bireysin diye öğretmeye çalışırken alanlarının ne kadar kısıtlı olduklarını fark ediyorlar..Toplumla beraber fakat toplumdan ayrı nasıl yaşanacak ve bu kadar bilgi kirliliği varken çoçuklarımız nasıl davranacak.kendimce içsel çaresizliğimi yazmaya çalıştım.
  • Filiz S babanın cocuk olmasındaki rolünü anladığı zaman olabilir mi ?
  • Diamon Eros “Bizler bir ağ örüntüsüyle birbirimize bağlı olabilir miydik”? işte doğru soru 🙂 devam ediyorum okumaya ilgimi çekti yazınız…bunu unutmadan paylaşayım dedim…
    Sibel Atasoy Uzun bir yazı gerçi, ben desayenizde geçmişe bir dönüş yaptım ve hala tespitlerime katılıyorum şu an. Tabi mekanizmanın her katmanından bakışla göreceğiniz farklıdır. Söz konusu gidiş ve dönüş, 26000 yıl zaviyesinden ya da tek bir nefesin alınıp verilmesi zaviyesinden de değerlendirilse sonuç aynı gibi görünmekte bana.
    Ozcan Ozc feodalite ve ortaçağ dönemleri araştırmak iyi olur …
    Diamon Eros Evet uzun ve bir çok konuyu içinde barındıran bir yazı olmuş. Bazı tabirleri yerine oturtmakta zorlandığımı söylemeliyim. Kendinize has bir bakış açısı geliştirmişsiniz ama bütününde içsel yolculuğunuzda olduğunuz ve mesafeler aldığınız görülüyor…Yola devam 🙂
    Sibel Atasoy Yol bizi yürüyor zaten
    Sibel Atasoy Bence mesele ortaçağdan çok daha geride bi yerde başlıyor. Bi kaza, hep böyle demişimdir.Bu konuda bana en tutarlı gelen -şimdilik- kuram Z. Sitchin, sümer kayırlarından esinlenerek yazıyor. Bi kurgu olduğu için ciddiye alınmıyor, oysa her şey kurgudan ibaret. Bize düşen hangi kurguya destek-can verdiğimizden ibaret 🙂

-devam edecek-

Çocuktan öğren yeniyi

Günaydınn frekanslarrr… Gerçi İstanbul’da daha kimsenin uyandığını sanmıyorum, olsun nasılsa uyanacaksınız! Bir gecede bikaç yüzyıl birden yürüdük, biraz yorulmuş olabiliriz ya da belki artık bize bunlarr vız geliyordur. 🙂
**
Çocuklarınızın sahibi değilsiniz. Göreviniz, onların sorularını ustalıkla yine onlara yönlendirmek.. Soru yarışına var mısınız onlarla?
..

yaŞıyorum
yaZıyorum

Ş ve Z ne kadar birbirlerinin simetriği iki harfmiş, az önce farkettim.
Biri içten dışa, diğeri dıştan içe…
… Hangi harf daha zarif sizce?
İkisi de güzel ama ben Ş yi köşesizliğin zerafetini taşıdığı için tercih ederim. Gerçi onun da bi kulpu var (o kadar kusur kadı kızında da olur!).

Demek ki yaşamak daha kendiliğinden ve daha zarif. Onu yazmak ise güzel ama biraz köşeli; çünkü sözler köşeli!
Yine de birlikte (neredeyse) yin yang oluyorlar. :))
-2005 günlükten-

**

Her gece uyuduğumda ölüyorum ve her sabah yeniden doğuyorum. Hatta yine yaşıyor olduğuma şaşırıyorum.

**

Yaşamak gerçekten bir ayrıcalık, bu büyük zevki bana bahşeden her ne ise ona minnetarım. Ne büyük zerafet ve ne müthiş bir kendine güven… Ki bu ona tarifsiz bir alçakgönüllülük vermiş.

**

Parçalamak ne için?

Ama bir anlamda Atlantis zamanında, hepimiz biraz saf ve deneyimsiz olarak, hepimiz Ruhun çocukları olarak oynadığımız o büyük oyunu oynarken dedik ki, “Hadi şunu alıp havaya uçuralım.” Çocukken bunu yapmadınız mı? Küçük kamyonlarınızı ve oyuncaklarınızı alıp parçalamadınız mı? Bu çok eğlenceliydi! Bu inanılmazdı! Bum – parçala! Ve ne oldu? Eh, o zaman daha büyük ve daha güzel bir oyuncak geldi. Oynayacak daha büyük bir oyununuz oldu.

Diyor Tobias (tıklayınız)… Bilim de hep parçalıyor, Felsefe de. Sebep ne peki?

Sebep bileşenleri tanımak, daha da sadeleştirirsek; MERAK!

Peki tüm parçalamalar merak saiki ile mi? Değil galiba, yok etmek amacı ile kızgınlık ve nefretle de parçalarız bazen. O halde parçalamakta niyet önemli galiba?

Peki “Kızgınlıkla” yok etmek isteyen neden kızmış olabilir?

**

Özgürlük nedir biliyo musun (bu yaşa geldim, öğrendiğim ve hala bu fikirde olduğum şey); bi seçim yaptığında seçmediğini kesin biçimde öldürmektir. Eğer seçmediğin olasılık hala aklında kalırsa, tüm hücrelerini gizli gizli değil alanen zehirler ve hızla ölüm yolcusu olursun.

not: Kesin biçimde öldürmek ise yakmak ile mümkün gibi görünüyor. Hani denir ya “gemileri yaktım”! Yani geri dönüş ümidini ortadan kaldırdım anlamındadır bu.

**

İnziva sedece geçici bir süre için sessizlik ve doğanın natural (artı eksi yük taşımayan doğallığı) ile arınmak, bi banyo yapmak gibidir. Hiç bi şekilde bilinci geliştirme potansiyeline sahip değil.

Özgür iradenin kısıtlılığını kabul etmiyorum. Külli irade denen şey, her an her nefeste seninle birliktedir, oysa insan kendi tarihi bilgilerini esas almaya çalışıyor, her an her nefeste güncelleme yapılabileceğini unutuyor ve bu durumda onunkine kısıtlı irade değil, kendi önceki bireysel çabalarına fazla bağlılık gösteren bi düşkünlük diyebilirim. Yani kısıtlılığı yaratan bizatihi o insanın kendi ise, cüzi ya da külli irade diye bi ayrımdan bahsetmek anlamsız değil mi?

Örneğin gençliğimde, çok büyük bir şirketin genel müdürü bana şöyle demişti: “Muhasebenin bana verdiği tarihi bilgiler benim bu şirketi iyi yönetebilecek kararları almama yeterli olmuyor. Bana öyle bir yöntem bul ki, her an şimdi ve geleceğe yönelik daha isabetli kararlar alabileyim” ve bulduğum yöntemi uygulama konusunda nerdeyse açık çek vermişti 🙂 Yukardaki tesbitime ne kadar uyumlu olduğunu şu anda hatırladığım için bu anıyı paylaştım..

**

Teslimiyet demek, insanın kendisi hakkındaki tüm endişe ve hesaplarını terk etmesi demektir. O uğraşarak gerçekleştirilemez, kendi gerçek doğanızı idrak ettiğinizde kendiliğinden olur. Sözlü teslimiyet, hatta ona duygu da eşlik ettiğinde bile pek az değer taşır ve bir gerilim altında yıkılıverir. En fazla o bir özlemi gösterir, fiili bi gerçeği değil. (Maharaj)

**

Teslimiyetin aslında özgürlüğe ulaştırdığını tatmış olanlar bilir. Halbuki bu iki kelime ne kadar da birbirine zıt görünüyor değil mi? Yıllar önce bunun bir vizyonunu görmüştüm, çok etkilenmiştim ama nerdeyse sekiz yıl sonra ancak ne anlama geldiğine aydım.

**

Oyunun mükemmel maddesi ve manası, insanın bilerek ya da bilmeyerek ilgisiyle şekil alır ve sonsuzca sürebilir.(BKÖ)

Kadınlar neden kendileri olamazlar?
Kendileri olabilecek denli küçük değiller bence. X kromozomu geçe geçe tüm dünya tarihini içeriyorlar ve bunu bilmek de olası değil. Bir zaman bi şiirde galiba, hala bir havva bir de adem olduğunu iddia etmiştim 🙂
Gelelim işin oyun kısmına, siz eğer oyunun kurgusunu bilirseniz o oyunu oynamaktan zevk alır mısınız?
Hatta işi en basitine bir kadına ve bir erkeğe indirgeyelim yine; bir erkek neden deliler gibi aşık olup, zarla zorla birlikte olmayı başardığı kadını kısa süre sonra ikinci plana (ya da daha gerilere) atar? Bu çocuk doğasıdır işte, oyuncak tapılacak kadar istenir ilk aşamada ama ertesi gün modası geçer. Merak arzusu tatmin olur o obje için 🙂 Böylece başka objeler peşine düşer ve oyun da böylece sürüp gitmeyi başarır.
Oyunun dişi kısmı, keşfedildikçe yeni bölümler doğurur, böylece yine nerdeyse ilk hali gibi bilinmeyen kalmayı başarır.