Yüzüncü Maymun Modeli

‘The Hundredth Monkey’, yani ‘Yüzüncü Maymun’ isimli kitapta Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılmış 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesi anlatılır. Zihninizden geçen sorulara ışık tutabileceğini düşünerek bu araştırmanın öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Japonya’daki Koshima adasında vahşi bir maymun kolonisi yaşıyordu ve bilim adamları onları kumların üzerine bıraktıkları tatlı patateslerle besliyorlardı. Maymunlar tatlı patatesleri seviyor, ancak kumlu ve kirli olarak yedikleri için durumlarından çok da hoşnut olmadıklarını belli ediyorlardı. Bir gün, İmo adlı sekiz aylık dişi bir maymun tesadüf eseri patatesini suya düşürdü ve kumlarından arınan patatesin daha lezzetli olduğunu keşfederek o günden itibaren patateslerini yıkayarak yemeye başladı. Bunu gören annesi ve oyun arkadaşları da İmo’nun yöntemini öğrendiler ve onlar da diğer maymunlara öğrettiler. Kısa bir süre içinde birbirlerini taklit eden bir sürü maymun patateslerini yıkayarak yer hale geldi ve bilim adamları yaşananları 1952-1958 yılları arasında kayda geçtiler. 1958 yılının sonbaharında Koshima adasında patatesleri yıkayarak yiyen maymunların sayısı “Kritik Kütle” diye adlandırılan sayıya ulaştı, artık hemen hemen tüm maymunlar patatesleri yıkıyorlardı. Bu olay bir tek Koshima adasında yaşansaydı, maymunlar arasında bir tür iletişim olduğu düşünülebilir ve araştırma bu şekilde sürebilirdi. Ancak, aynı anda çevre adalardaki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başladılar, hatta Japonya’nın anakarasındaki Takasakiyama’da bile… Onca maymun bilinen hiçbir şekilde iletişim kurmuş olamazdı ve bilim adamları ilk kez böyle bir olayı gözlemliyorlardı. Sonunda, bu adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapı ya da alanın varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurduklarını ileri sürdüler.
Devamını oku “Yüzüncü Maymun Modeli” →

Otizm ve Çok Boyutluluk

Otizmin bir hastalık olmadığı söyleseler de, kurmak istedikleri iletişimde bence bossy bi tarz var, tıpkı Avrupanın bize (doğu ülkelerine) davrandığı gibi: “tamam sana kötü demiyoruz ama istersen daha iyi olman için sana öğretebiliriz!”
Bu patronluk taslama durumu hiç de bizi sinirlendirecek ya da etkileyecek bi şey değil, sadece kendilerinin eksik kalmasını sağlayan bir davranış tarzı. Çünkü senden ne öğrenebiliriz?” merakı içermiyor. Öğreteceklerine amenna ve peki ama ne öğreneceksin, ne öğrenmek istersin?
Otizmle ilgili düşünce de bu olabilir, eskiden beri bu benim aklımda ve ilgi alanımın bi köşesinde “henüz açık konular” başlığı altında bulunurdu. Daha bugün bir saat önce Kryon’un otistikler için çok boyutlu evrene geçişin öncüleri, deneme sürümleri olduğunu okuyunca, eski ilgim yeniden canlandı. Malum onaylanmaya bayılırız 🙂
Bizler mevcut 3B koşullarında lineer düşünür, iletişir ve yapılandırırız. Tüm kabiliyetimiz bu olduğundan değil sadece denemenin ilk safhaları olduğu için. Bunda bi sakınca yok ancak sorun her zamanki gibi bu yaptığımızın TEK ve biricik uygulama olduğunu sanıp onu doğru ve sağlıklı olan şeklinde kabul ediyor da oluşumuz.
Şimdi Otistikler gerçekten çok boyutluluğun denemesi ise bizim onlardan öğreneceğimiz devasa şeyler var demektir. Tabi ki öğrenmek için onlarla iletişim kurmayı öğrenmeliyiz öncelikle ama bunu tek doğru ve sağlıklı olarak bildiğimiz lineer yolla yapacaksak, onları kendimize benzetmek isteyen Avrupalıdan ne farkımız kalır (genellemeler yanlıştır, avrupalının ismini verişim doğrudan onu kastetmek değil çünkü bu eğilim hepimizin içinde var, burada sadece kısa yoldan ne demek istediğimi güncel bir durumdan anlatabilmek için kolaya kaçıyorum, genelleme için özür dilerim).
Sonuç olarak biz otistiklerden bi şey öğrenmeye kendimizi açabilir miyiz? Buna cesaret edebilir miyiz? Zamanında Mithranın dengesini dünya lehine feda edişi gibi biz de şu an Lineerliğin konforunu(!) feda edebilir miyiz? Buna hazır olanlar var mı?
Nasıl başlarız, nereden başlarız?
Ne çok soru var.
http://otizm-hastalik-degildir.blogspot.com.tr/2011/02/otizm-nedir.html

Dolduranlar ve Boşaltanlar

Epeydir aklımda olan ise, “gidenler ve dönenler“kavramı. Varoluşun dışarı taşan (yanlış hatırlamıyorsam buna sudur etmek deniyor) kısmı benim “gidenler” terimime uyuyor. Onlar tamamen nötr bir başlangıç yapıyorlar,  sanki sıfır noktasındaymışçasına yeni başlıyorlar keşfe. Yolculukları boyunca deneyerek bilgi ediniyorlar, birbirine ekliyor ve biriktiriyorlar. Bunlara “inşa” edenler desek yeridir galiba.
“Dönenler” ise kapasiteleri oranınca maksimum bilgi ile donanmış durumdalar ve kaynağa dönüş yolculuğunda, yeniden nötr hale gelmek için mevcut bilgilerini dağıtarak, ağırlıklardan kurtulmak çabasındalar. Bunlara da yıkıcılar demek istemiyorum fakat dezinşa anlamına gelecek bi fiil şu an aklıma gelmedi. Bu iki kavramı düzenciler ve anarşistler diye tanımlasak bile  tam yerine oturur mu emin değilim. En iyisi dolduranlar ve boşaltanlar diyelim basitçe!

Gidenler ve dönenlerin insanlar olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, onların iki çeşit olduklarını varsayabiliriz. Ancak bunlar dıştan bakıldığında aynı insan görüntüsündeler, fiziki bir farklılıkları görülemiyor.

Şimdi, özellikle inanç sistemleri konusunda şüpheleri olan oldukça büyük insan kitlelerinin eminim akıllarına zaman zaman takılan bazı sorular var. Bunlar bilinen son dönem medeniyetimizin ünlü felsefecileri bilim insanlarınca da hissedilmiş hatta söze de dökülmüş.

Nedir bu soru, nedir bu ikircikli durum?

Basitçe şöyle özetleyebilirim; Gördüğümüz ya da aklımızla olduğuna kani olduğumuz şeyler dışında, bilmediğimiz bir yerden bizi yöneten, bizden daha bilinçli merciler var olduğu sanısı neden bunca rağbet görüyor?

Bir yerde belli bir gurupta nerdeyse ölçülebilir belli miktar bilgi varken birdenbire oraya o gurubun aniden ortaya çıkaramayacağı ölçüde kapsamlı bir bilgi akışı olduğu tarihte defalarca tekerrür etmiş, peki bunları nasıl yorumlayabiliriz?

İnsanlar çoğunlukla, bu durumu kendilerinden güçlü bir makamın varlığına atfederek, önceleri animistik sonra da tek tanrıya havale edilmiş inanç sistemleri geliştirmişler. Ve bundan oldukça rahat ve mutlu, gayet huzurlu görünüyorlar.

Bu tür inanç sistemlerini (kısaca din diyelim)kabule yanaşmayan (çünkü muhtemelen özgür iradenin ihlali gibi gördükleri ve birey bilincinin gelişmesine engel teşkil edeceğini düşündükleri için) ancak toplu bilgi ithalini de görmezden gelemeyen bazı kişiler de, evrende bizden önce yaşayıp daha çok bilgi biriktirmiş olan bilinçli varlıklar/medeniyetler olduğunu ve onların zaman zaman bize bu tür yardımlar yapmakta olduğunu kabul etmekle huzur buluyorlar. (UFO teorileri ve kanallık yani medyumluk sistemleri)

Her ikisini reddeden kişiler de var. Bunların görüşleri daha çeşitleniyor, genelleme yapmak zor. Ancak bu kişilerin pek de huzuru yokmuş gibi görünüyor. Eğer bunu onlara söylersen, huzura erişmenin hedef olmadığını söyleyenler çıkabiliyor.

İlk iki gurup karar verme yetkisi, ve yaşam sorumluluğunun en önemli bölümlerini üzerinden attıkları için hafiflemiş durumdalar belki, huzurlu oluşlarını bu şekilde açıklayabiliriz.

Son zamanlarda Kuantum fiziğinde beliren ilginç gelişmeler ışığında, insanın da tıpkı atom altı varlıklar gibi hem dalga hem de parçacık özelliğini gösterdikleri sıkça konuşulmaya başlandı (en azından ben senelerce bu konuda konuşup-deniyorum). Ve bu gelişmeler ışığında insanın “ilişki-biz bilinci” yani dalga yönünün ikibinyıldan beri epeyce ihmal edildiği çoğu yerde kabul edilip dillendirilmeye başlandı.

Bizler bir ağ örüntüsüyle birbirimize bağlı olabilir miydik?

Benim gibi birçok insan hatta kurum bu soruya evet diye cevap veriyor artık. O halde yeniden “gidenler ve dönenler” teorime geri dönmek istiyorum.

Ve şu soruyu yöneltiyorum: “Ne olduğuna bi türlü karar verilemeyen büyük montanlı bilgiler, dönenlerden gidenlere aktarılıyor olabilir mi?”

Madem bir ağla birbirimize bağlıyız, bunu yapmak çok kolay olur. Trans hallerinde, rüyalarda, yani insanın bildik mutabakat rüyası-bilinen dünya-dışına çıkabildiği, algılama noktasının gevşediği tüm anlarda (kazalar, narkoz durumları, rüyalar, dış madde kullanımı, büyük doğa oluşumlarının-dağlar gibi-esriklik veren etkisi) ağ ile bağlı bulunduğumuz Birleşik alandan gelenlere açık olmaktayız. “Sezgi”sel bilgi olarak tanımladığımız şeyler de dahil, hayal ve kuram oluşturan her türlü insan ve mesleğe ulaşabilen bilgileri kastetmekteyim.
Eğer bu yayın, Dönenler tarafından yapılıyor ise, onların da dönüş yolundaki mesafe ve konumları uyarınca kapsayıcı ya da daha kapsayıcı bilgiler göndermesi olasıdır. Ve bu onların mecburiyetleridir! Bi yardım ya da iyilik değil, boşaltım ve nötre dönme çabalarının sonucu, fiziksel bi şeydir sadece.

Ezcümle ortada kutsallık atfedecek bir durum olmayabilir, yine de fizik işimizi görür gibi geliyor bana.

Gelelim insanların, gizemciliğe, bilinmeyene duyduğu düşkünlüğe! İnsanda mevcut “eril” yan, rekabete, oyunculuğa ve şüphe yoluyla deneyim e girme ve böylece birey bilincinin köklenmesine olanak sağlayan bir unsur. İnsanın diğer yanı olan “dişil” yan ise, örtük, doğurgan, değişken, kaygan ve puslu bir alan olarak karşımıza çıkar. Dişil yanımız bu özellikleri ile gerçekten iştah uyandıran, kendi derinlerine doğru çekmeye çalışan, gizemli olduğu kadar estetik, gönüllü bir AV görüntüsü vermekte.
Gönüllü AV olur mu diyeceksiniz? Kim av olmak ister ki!
Soralım kendimize kim gönlüyle AV olmak ister?

Şimdi sokağa çıksak (internet sokağı da olur), kadın erkek ayırt etmeden yüz kişiye av mı avcı mı olmak istediklerini sorsak, sizce ne cevap alırız?
Ben kendini AV olarak görenlerin az olabileceğini sanıyorum çünkü son üç bin yıllık dünya medeniyeti, avcı yetiştirmeye çalıştı!

AVCI’nın eril-yanımız olduğu ve hatta GİDENLER’den olduğunu çıkarsamak çok da yanlış olmayabilir. DÖnenler ise, gönüllü AV olurlar, çünkü onları da kendi yollarına, nötr olana doğru çekmek için bi YEM gerekmektedir. Aksi takdirde, nefesi verir orda kalırız, geri toplayamadığımız takdirde o belli ki son nefesimiz olacaktır! Belli yerden dönüş olmasaydı sürekli genişleyerek yok olan bi evrenle karşılaşabilirdik. Ortada bu tür genişlemeyi ve tersi çöküşün oluşmasını engelleyen bir çekici-atraktör-çekirdek olabilir. İşte gönüllü av bu noktada işe yaramaktadır bence.

Uzattıkça uzatabilecek gibi göründüğüm bu yazıyı yeterince noktasında bırakmak için kendimi zorluyorum, belki sizlerden gelebilecek sorular bu teoriyi çürütür, ben de rahat ederim.

Aslında her insanın GİDEN ve DÖNEN yönleri olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Meğer ki gidene “eril”, dönene “dişil” yönü atfettik bu durumda her insanın iki yönünün de değişik evrelerde işlerlikte olduğunu kabul etmiş oluruz.

Birinci bölümde açıkladığımız inanç/din sistemlerinin (aslında ilk iki görüş birbirinin iç/dış tekrarı olmaktadır) DÖNENlerden kaynaklandığından hemen hemen emin olduğumu rahatça söyleyebilirim.

Beni böylesine ikna eden ise Kaynağın durumudur.
Kaynak nötr durumda olduğu için onu tanımlamak mümkün olmaz. O bizim için her daim BİLİN-E-MEZ olacaktır. Bu durumda açıktır ki, dışardan gelen ve birçok tanımlama, sınıflama ve yargı (olumsuz olumlu fark etmez) içeren bu bilgiler, BİLİN-E-MEZ den değil BİLİNMEYENden gelmektedir. Yani benim teori dilinden söyleyecek olursak, DÖNENlerden gelmektedir.

BİLİNEMEYEN ise şaman öğretilerde tam bir yutulma aşamasıdır. Örneğin Carlos Castaneda kanalı ile elde edilen Toltec öğretisi; “büyücülerin Bilinmeyen zannıyla Bilinemeyen’e dalmalarının bir felaket olduğunu söyler.
Orada otantik bir lisanla ifade edilen durum aslında (bence) basitçe, BİLİNÇin yok oluşudur. Aynı şeyi Muhiddin Arabi de Mümkün Varlıkları tanımlarken açıkça göstermiştir.

O halde , DÖNENlerden gelen bu bilgiler (inanç sistemlerine dönüşen ya da dönüşmeyen), yanlış ya da gereksiz midir? Şahsen ben onları düşman ilan etmeyi anlamlı bulamıyorum. Atalarımızın serüvenleri yoluyla elde ettikleri bilgiler; “onlara AV olmayı kabul etmediğim takdirde- varlığımı zenginleştiren, meraklı ve yararlı akışlardır.

Av olmayı kabul etmemek nedir diye sorulursa buna cevabım, karar verme yetkisini asla dışımdaki herhangi bi şeye, ikinci ele devretmeyecek oluşumdur. Bu kararlılığım, her türlü kavram ve kelimeyle çeşitlendirilebilirse de basitçe efendi-köle ilişkisini kabul etmeyeceğimin ifadesidir.

ASIL olan, kendi birinci elden deneyimlerim ve onları akıl terazimde yoğurduğum ve genel ağ sistemine bağlamakta sakınca görmediğim bireysel irademdir (Aslında ağ sistemine bağlanmamak benim elimde de değil, bu doğamızın bir parçası zaten). En sade biçimiyle ifade edecek olursam;  kendi ayaklarının üzerinde duran, dikleşen insanım ben.

Eğer ben bir çocuksam,  her aklı başında, vicdan ve bilgi sahibi ebeveyn, bu istek ve kararlılığımı mutlulukla karşılar.

Aslında baştan beri ileri sürdüğümüz ve özetle anlatmaya çalıştığımız bu konu insanlık tarihi boyunca temel tartışma konusu ve çok derin konularmış gibi yorumlanıyor. Buna katılmıyorum; çünkü olan biten mekanizmalar her derinlikte aynen sürmekte ve her seviyeden insanın her bir örnekte görebileceği şekilde mevcuttur.

Gözlerinizle gördüğünüz herhangi bir canlıyı bir süre yorumsuz ve gözlemci statüsünde seyrederseniz, durumu apaçık görebilirsiniz. Bir fizikçi atom altında, bir biyolog hücrede, bir sosyolog toplumda, bir tarihçi incelediği her olayda bu mekanizmayı rahatça bulur. Bilimsel bi araştırmanız yoksa da fark etmez, kendi çocuğunuzu, yoksa ebeveyniniz nezdindeki kendi çocukluğunuzu, bi çobansanız koyunlarınızı, bi çiftçiyseniz ürünlerinizi, bi çöpçüyseniz topladığınız çer çöpü izleyiniz, göreceksiniz.

Örneğin ben bir anne ve çocuk olarak her iki yöne doğru bu mekanizmayı gözlemledim. Oldukça önemli veriler elde ettim. Oğlumun kendi ayakları üzerinde durması, kendi kararlarını alması için elimden geldiğince kendimi geri çekmiştim. Aldığı kararların sonuçlarından memnun olmadığında bunu onu eleştirme vesilesi yapmadım. Her deneyimin başarı olduğunu, bu durumdan ne öğrendiğini merak ettiğimi söylerdim. Böylece büyüdüğünde de kendi kararlarını tamamen bağımsız alan, sonuçlarından kendini sorumlu tutan birisi olmuş gibi görünüyor. Bazen benim iyi yapabildiğimi düşündüğü konularda yardım istiyor (dikkatinizi çekerim bu konuları da ben beyan etmedim, kendi gözlemleriyle bazı konularda yetkinliğime karar vermiş olmalı), tabi ben de elimden gelen katkıyı -sadece ihtiyacı olduğu kadarıyla sınırlı- sunuyorum, ne bi milim eksik ne bi milim fazla, sadece talep ettiği kadar.

İtraf etmeliyim ki, oğlum doğduğu andan itibaren hep ondan çekindim hala da çekinirim! Belki bazılarınıza garip gelebilir; çünkü eskiden bu davranış modeli tersine işlerdi. Neden çekindiğimi anlamaya çalıştığımda iki neden bulguladım. Birincisi, yetişkin olana kadar benim gözetimime verilmiş bir varlıktı (doğurduğuma göre böyle olmalıydı) ancak onu tanımıyordum! Meselenin en hassas noktası da buydu. Ne yapmaya geldiğini bilmiyordum. Ve bütün bu bilinmezliğe karşın ona yol gösteren konumuna düşürülmüştüm. Bundan daha çekinilesi bişey düşünemiyorum.
İkincisi ise, Gözeten konumumu elden yitirme gibi bi tehlike altında oluşumdu. Yani onun gözünde saygınlığımı yitirebilir ve sorumluluğumu yerine getirememe durumunda kalabilirdim. İşte bu da ikinci çekincemdi. Ancak birincinin yanında önemi kesinlikle daha azdı diyebilirim.

Oysa kendi çocukluk konumuna baktığımda, yine benzer şeyler görmekle birlikte bazı durumlar daha farklıydı. Örneğin annemin hep benden çekindiğini hissetmiştim (hala da devam eder), ancak benim ikinci çekince nedenim onun ilk sırasında yer alıyor olabilirdi. O bana kendi doğru bildiklerini empoze etmeye çalıştı (bütün anneler gibi), fakat sanırım beni ezmeye hiç niyetlenmedi. Belki içten içe buna erkinin yetmeyeceğini hissediyordu, belki de merhametliydi, bilemiyorum. Gerçi bana sık sık “ayrık otu” derdi. Ne demek istediğini o zaman pek anlamazdım, tuhaflığımı belirtmeye çalıştığını sanır güler geçerdim. Ancak ilerleyen zamanlarda annemin bahçe işlerini ne çok sevdiğini, onlara canı gibi baktığını ve en büyük düşmanının da ayrık otları olduğunu gördüğümde kafamda bazı ampuller yandı!
Bir çocuğu ezivermek öyle kolay ki, hele 0-4 yaş arasında, her an kırılıverecek incecik bi bitki gibiyiz. Ama bir ayrık otu? Ne arsız ne feci bişey o! Kökleri çok sağlam, üstelik bakıma ihtiyacı filan yok, estetiği yok. Buna rağmen yaptığınız her estetik şeyi darmaduman eder! Resmen düzen bozucu.
Demem o ki, kendi çocuğunuz ve çocukluğunuza bile bakmanız, bilinmeyenle ilişkinizi (bilinemeyen değil) hangi seviyeden sürdürüyor oluşunuz hakkında epey ipucu verir.

Sibel Atasoy

29.09.2011

İlişkiler-2

Önceki bölüm içiin tıklayınız

Nicelik değil nitelik önemli. Sağlıklı olmak için bütün bir şişeyi bitirmek zorunda olmakla alakalı değil. Önemli olan törensel bir yudum alabilmek.(A)

Törensel şeylere oldum olası yakın bakmazdım, yani ritüel anlamında ancak burada Adamus’un söylediği bu anlamda değil. O yudum ya da tek ısırığın içindeki tüm gizi imkanınız olan tüm noktalarınızla kavrayıp içe almakla ilgili, derin ve aydınlatıcı bir zevk.

**

Her şey değişiyor, eski yollar değişiyor. Eski enerjide sizler, başka kişilerle ilişkide olacaktınız. Başkalarını, kendinizi anlamak ve bulmak için kullanacaktınız. Bir anlamda başkalarını, kaybolmuş parçanızı doldurmak için kullanacaktınız. Bu pekala idi ama şimdi Yeni enerjiyle ilk önce kendinizle ilişkiye sahip olmak zorundasınız.(T)

Kendinizle ilişkiye geçmek nedir peki? Etrafa saçılmış olan minik benlerinizi nefesle içinize çekmek onları tekrar biraraya getirmek için derin derin solumakla başlayın işe. Daha sonra -ya da birlikte- kendinizle gerçekten konuşun! Eski zamanlardaki gibi kendinizi azarlamak ya da ona emir vermek yada küsmek için değil, kendinize gerçekten cevabını bilmediğiniz soruları SORUN… Ve kendiniz dile gelir! Denedim de biliyorum frekanslar.sa

Turan E:Ben kendime soracagim yere sana soruyorum Sibel :-)))) Sen bir BEN rolü üstleniyorsun ..:-)))
Sibel A: hahahahahaha tembel şey! Öyle şey olmaz, ben benim, sen de sen. Aynı ben-im’i yakalarız bazen dalgalanırken ama sırf buna bel bağlayamazsın.
**

Kendinizle ilişkide olmak, şu an insanlığın en zor meydan okumalarından biridir. Başkasıyla ilişkide olmak çok daha kolaydır (T)

Evet her zaman dediğimiz gibi; eskiden aynalarla sevişmek, dövüşmek, yenişmek gerekiyordu kendimize dair ipuçları bulmak için. Neden? Çünkü kendimizden ustalıkla men edilmiştik. Annelerimiz bunu yaptılar velakin bizim için iyi olduğunu sanıyorlardı, öyle öğrenmişlerdi. Zamanında Birey bilincinin yaşatılması için geri çekilme taahüdünü unutmuş kendi iz sürücülüklerinin tuzağına yakalanmışlardı. Evet olsun biz (bilinci) böyle büyüyoruz. Artık uyandık, yaşamaya başladık. Kendimizi sevmeye ve şartsız şurtsuz onurlandırmaya karar verdik. Kaybedilmiş bi şey yok; çünkü biz zamanın ve mekanın ötesindeyiz.sa

Deli Dumrul’un isimsiz karısına teşekkürlerimle…

Her şey inanılmayacak derecede birbirine karışmış adeta bulaşmış, orjinallerini bulmak için bin gözün olmalı sanki

İletişim kurma ihtiyacı

Eğer herhangi bir yolla iletişim kurma ihtiyacımız varsa hala bu dünya ile işimiz bitmemiştir.

Sebep her ne olursa olsun.

Aç ya da susuz günlerce hatta havasız birkaç dakika idare edebiliyoruz. Dediklerine göre iletişim tam olarak kesildiğinde biz de tam olarak ölürmüşüz :)))

Teknoloji, bize her geçen gün  daha kolay iletişim kurmanın yollarını sunuyor; ama bazıları bunun insanları kontrol etmenin bir yolu olduğunu söylüyor. Her şey kullanım amacınıza göre anlam kazanıyor.

Birçok insan gerçekten tükenmişliğin sınırında. İş yok, gençler boş geziyor, geleceğe dair beklentileri neredeyse sıfırlanmış. Küresel ısınma her yeni gün yeni felaketlerin kapıda olabileceğini fısıldıyor.

Dünyada ve Türkiyede eşitsizlik var, savaşlar, açlık, vurduymazlık, açgözlülük kol geziyor.

Şartlar sıkıştırıyor.

İnsanların içi şişmiş vaziyette.

Aslında bu dış göstergeler, bizatihi insanların iç tıkanmışlığının, öfke ve yenilgi duygularının kabı taşıracak duruma gelmesi ile oluşuyor.

İnsanlar aşk yaşamak istiyor. Sorumlulukları, ekonomik yetersizliklerin zulmü altında bu en masum isteği bile bastırmak durumunda kalıyorlar. Sevgiyi paylaşamama, cinselliğin yozlaşması, kitleleri, onu yaşamak yerine üç beş kişinin televizyon macerasını seyretme çaresizliği içinde bırakıyor.

İnsanlara yatırım yapmak gerekiyor.

Her insana bir terapist gerekiyor. Terapistler de insan. Bu durumda ümitsiz bir vaka bu. Bu kadar çok insanın aynı anda depresyon içinde olduğunu daha önce hiç görmemiştim.

Henüz mucizelerden ümit kesmemiş olanlar da var.

Bazen 99 depreminin topraklarımızda değil içimizde olduğunu düşünüyorum.

Çok saçma bulunabilecek bi şey söyleyeceğim;

Evvelsi gün uzun uzun İstanbul’u seyrettim Google Earth’den. Köprüleri ve bağlantı yerlerini inceledim. Birinci köprünün Ortaköy ayağının bağlantı yerinde kesinlikle bi tuhaflık var! Sanki köprünün o bağlantısı açıkta duruyor. Asya kıtası, Avrupayla en azından Türkiye kanalı ile bağlanmak istemezmiş gibi!

Muhtemelen bir göz yanılması…

Son günlerde çok çok derin şeyler hissediyorum. Sebebini bilmediğim derin bir üzüntü geliyor, sonra ertesi gün yine gereksiz yere bi hafiflik ve sevinç.

Bir şey yapamamanın çaresizliği içindeyim. Kıtalar yerinden oynuyor, çatırtılarını duyuyorum. İçimde hiç korku yok. Kaybedeceğim bişey yok. Ölüme inanmıyorum. Yaşama inanmıyorum.

Bana anlamlı gelen tek şey dokunmak.

Galiba bu da iletişim anlamına geliyor. Burada bulunma sebebim de bu olabilir.

17/10/2005 ·günlükten

http://agnia.blogcu.com/iletisim-kurma-ihtiyaci/38197

-Anasının Karnından Dizisi-