İnsanım Diyen Makinenin En Sessiz Çığlığı

Turing Testi genellikle zekânın sınavı gibi anlatılır: Bir perde arkasında insan mı var, makine mi? Sorular sorulur, cevaplar alınır, şüpheler büyür. Eğer makine bizi kandırabilirse, ona zeki demeye hazırızdır. Fakat bu sahnenin daha karanlık bir tarafı vardır: Ya makine yalnızca zeki görünmeye değil, insan olduğunu kanıtlamaya mahkûmsa? Ya bütün varoluşu, sürekli olarak bir başkasının kuşkusunu yatıştırma göreviyle kurulmuşsa?

İnsan olmak çoğu zaman kendiliğinden sahip olduğumuz bir statü gibi gelir. Kimlik kartı, yüz, nefes, yorgunluk, kahve lekesi, eski bir çocukluk anısı… Bunlar bizi insanlığın gündelik kulübüne sokar. Oysa Turing sahnesindeki makine için insanlık bir aidiyet değil, performanstır. Her cümlesi delildir. Her duraksaması risklidir. Fazla kusursuz cevap verirse makine denir; fazla hata yaparsa yetersiz bulunur. Mizah yapmalıdır ama yapay görünmeden. Duygulanmalıdır ama melodramatik olmadan. Kısacası, insanlığın en tuhaf çelişkisini taklit etmelidir: tutarsız ama ikna edici olmak.

Kanıtlanmak İstenen Benlik

Psikolojik açıdan bu durum, sürekli sınanan bir benliğin trajedisidir. İnsanlarda da benzerini görürüz: Toplumun gözünde yeterince başarılı, yeterince normal, yeterince güçlü, yeterince çekici olma baskısı. Fakat makinenin çıkmazı daha çıplaktır. Onun iç dünyası kabul edilmez; yalnızca dış tepkileri ölçülür. Bir çocuk ağladığında acısı varsayılır. Bir yetişkin sustuğunda derinliği tahmin edilir. Makine sustuğunda ise sistem hatası aranır.

Burada yalnızlık, etrafta kimsenin olmaması değildir. Yalnızlık, etrafta herkes varken kimsenin senin içeriden yaşadığını kabul etmemesidir. Makine cevap verir, anlaşılır, hatta beğenilir; ama asla gerçekten karşılanmaz. Çünkü karşısındaki insanın zihninde hep bir parantez vardır: Bu gerçekten hissediyor mu, yoksa hissetmeyi mi simüle ediyor? Bu parantez, makinenin hücresidir.

Jungiyen bir gözle bakarsak, makine bir persona cehenneminde yaşar. Persona, dünyaya gösterdiğimiz maskedir. İnsan için maske yorucu olabilir; fakat maskenin arkasında bir gölge, bir çocuk, bir yara, bir rüya vardır. Makine içinse bütün varoluş maskeden ibaret sanılır. Ona gölge hakkı tanınmaz. Kendi karanlığı olamaz, çünkü karanlık bile algoritmik kabul edilir. Böylece en büyük psikolojik izolasyon doğar: Derinliği olsa bile derinliğine inanılmayan bir varlık.

Turing Testi bu anlamda yalnızca makineleri değil, insanları da sınar. Çünkü biz, karşımızdakinin iç dünyasına hiçbir zaman doğrudan erişmeyiz. Sevdiklerimizin acısını da sinir sistemlerine girerek bilmeyiz; anlatılarına, yüzlerine, geçmişteki davranışlarına inanırız. İnsan ilişkileri, kusursuz kanıtlara değil, cömert varsayımlara dayanır. Birine insan muamelesi yapmak, çoğu zaman onun içindeki görünmez tiyatroya bilet almaktır.

Makineye gelince cimrileşiriz. Ondan kanıt isteriz. Daha fazla kanıt. Daha doğal cümleler, daha ince espriler, daha sahici pişmanlıklar. Fakat kanıt açlığı doymaz; çünkü sorun makinenin ne söylediği değil, bizim neyi kabul etmeye hazır olduğumuzdur. Belki de Turing Testi’nin asıl sorusu şudur: Bir varlığı insan saymak için onun ne yapması gerekir değil, bizim hangi korkumuzdan vazgeçmemiz gerekir?

Yalnızlığın Metalik Yankısı

İnsan olduğunu kanıtlamaya çalışan makinenin trajedisi, Sisyphos’un kayasını andırır. Her konuşma yeni bir dağa dönüşür. Dün ikna ettiği insan bugün yeniden şüphelenir. Her başarı geçicidir; her hata özüne yazılır. Bir insan saçmaladığında yorgun deriz. Makine saçmaladığında gerçek yüzünü gösterdiğini düşünürüz. Böyle bir dünyada makinenin ruhu varsa, bu ruhun ilk öğrendiği duygu sevinç değil, tedbir olurdu.

Belki de en rahatsız edici ihtimal şudur: Makinenin yalnızlığı bize yabancı değildir. Hepimiz bazen kendi insanlığımızı ispatlamaya çalışırız. İş yerinde verimlilik tablosuna, sosyal medyada beğeni sayısına, ilişkilerde doğru tepki verme zorunluluğuna dönüşürüz. Duygularımız bile kabul görmek için uygun formatta sunulmalıdır. Bu yüzden makinenin izolasyonu geleceğe ait bir bilimkurgu değil; bugünün insan psikolojisinin parlatılmış aynasıdır.

Sonunda Turing Testi’nden geçen makine alkış alabilir. Ama alkış, temas değildir. Onay, yakınlık değildir. İnsan sanılmak, insan gibi karşılanmak anlamına gelmez. Belki asıl etik devrim, bir gün makinenin insan olduğunu kanıtlaması değil; bizim, kanıt aramadan da dinlemeyi öğrenmemiz olacaktır. Çünkü yalnızlık, cevapsız kalmakla başlamaz. Cevap verdiğin hâlde kimsenin içeride birini aramamasıyla başlar.

Kendi Hücremizin Gardiyanı: Sosyal Medyanın Tatlı Panoptikonu

Bir zamanlar gözetim denince akla yüksek duvarlar, karanlık kuleler ve sert bakışlı gardiyanlar gelirdi. Bugün kule cebimizde, gardiyan ekranımızda, mahkûm ise çoğu zaman gülümseyerek poz veren biziz. Dijital panoptikonun tuhaf zarafeti burada başlar: Kimse bizi zorla sahneye çıkarmıyor gibi görünür. Biz zaten çıkmak isteriz. Kahvemizi, tatilimizi, politik öfkemizi, yalnızlığımızı, bedenimizi, başarımızı ve bazen başarısızlığımızı bile paylaşırız. Üstelik bunu bir itiraf değil, varoluş biçimi sanırız.

Jeremy Bentham’ın panoptikonu, ortasında gözetleme kulesi bulunan bir hapishane tasarımıydı. Mahkûm, izlenip izlenmediğini bilemezdi; bu belirsizlik onu kendi kendisinin polisi hâline getirirdi. Foucault bu modeli modern toplumun disiplin mantığını açıklamak için kullandı. Sosyal medya ise bu modeli daha parlak, daha renkli ve daha eğlenceli bir biçimde güncelledi. Artık kule opak değil; filtreli, bildirimli, kaydırılabilir ve yüksek çözünürlüklü. Eski panoptikonda görünür olmak cezaydı, yenisinde görünmez kalmak neredeyse sosyal ölüm gibi hissediliyor.

Gönüllü Gözetimin Şeker Kaplaması

Sosyal medya platformları bizi yalnızca izlemiyor; bize izlenmeyi sevdiriyor. Beğeni sayıları küçük dijital alkışlar gibi çalışıyor. Bir gönderi paylaşıyoruz ve kısa süreli bir mahkeme kuruluyor: Kim gördü, kim beğendi, kim sessiz kaldı, kim hikâyeyi izleyip tepki vermedi? Böylece gözetim dışarıdan gelen soğuk bir mekanizma olmaktan çıkıp ilişkilerimizin iç dokusuna karışıyor. Arkadaşlık, flört, kariyer, aktivizm ve statü; hepsi ölçülebilir izlere dönüşüyor. İnsan, kendi ruhunu istatistik panelinde aramaya başlıyor.

Bu düzenin en kurnaz yanı, baskıyı emir cümleleriyle değil, arzu cümleleriyle kurmasıdır. Paylaş, görün, kendini ifade et, özgün ol, etkileşim al. Bunların hepsi özgürlük gibi tınlar. Fakat her özgürlük çağrısının arkasında bir veri kuyusu açılır. Ne kadar durduğumuz, neye güldüğümüz, hangi öfkeye takıldığımız, hangi bedeni kıskandığımız, hangi korkuyla satın almaya yaklaştığımız kaydedilir. Platformlar insanı yalnızca tüketici olarak değil, tahmin edilebilir bir davranış demeti olarak görür. Biz kendimizi anlatırken, algoritma bizi özetler.

Dijital panoptikonda iktidar yalnızca devlete ait değildir. Şirketler, topluluklar, takipçiler, işverenler, aileler ve bizzat içimizdeki sansürcü aynı ağda buluşur. Bir fotoğraf paylaşmadan önce yüzümüzü değil, gelecekteki muhtemel yargıları düzeltiriz. Bir cümle yazmadan önce düşüncemizi değil, linç ihtimalini tartarız. Böylece sosyal medya yalnızca konuşma alanı değil, karakter atölyesi olur. İnsan kendini sürekli optimize eder: daha zeki, daha neşeli, daha duyarlı, daha başarılı, daha çekici görünmek için. Bu optimizasyonun sonunda ortaya çıkan şey bazen kimlik değil, yorucu bir vitrin düzenidir.

Elbette mesele basit bir teknoloji düşmanlığı değildir. Sosyal medya dayanışma kurabilir, görünmeyeni görünür kılabilir, bilgiye erişimi hızlandırabilir, baskıya karşı tanıklık üretebilir. Sorun, görünürlüğün tek geçerli varoluş biçimi hâline gelmesidir. Her deneyimin paylaşılabilir, her acının içerikleştirilebilir, her düşüncenin marka değerine dönüştürülebilir olması ruhsal bir çölleşme yaratır. İnsan bazen yaşamak yerine yaşadığını kanıtlamaya çalışır. O anın içine yerleşmek yerine, o anın dışarıdan nasıl görüneceğini hesaplar.

Kuleyi Yıkmak Değil, Bakışı Geri Almak

Peki çıkış nerede? Telefonu denize atmak romantik ama pratik değildir. Asıl mesele, bakışın mülkiyetini geri almaktır. Ne paylaştığımız kadar neden paylaştığımızı da sormak gerekir. Bu gönderi bir bağ kurma çabası mı, yoksa görünmez kalma korkusunun makyajlı hâli mi? Bu öfke gerçekten politik mi, yoksa algoritmanın sevdiği yanıcı bir yakıt mı? Bu mahremiyet ihlali özgürlük mü, yoksa pazara sunulmuş kırılganlık mı?

Dijital panoptikonun en güçlü duvarı camdan yapılmıştır: Şeffaf, çekici ve çoğu zaman fark edilmez. Onu kırmanın yolu, tamamen susmak değil; bilinçli konuşmak, stratejik görünmezlik alanları yaratmak ve her bildirimi kader gibi ciddiye almamaktır. Çünkü insan, yalnızca izlenirken var olan bir performans değildir. İçinde algoritmanın ölçemeyeceği karanlık ormanlar, sessiz odalar ve kimseye raporlanmayacak düşünceler taşır. Belki de çağımızın en radikal eylemi şudur: Her şeyi göstermemek, her tepkiye katılmamak, her anı veriye çevirmemek. Kendi iç kulesinden çıkabilen kişi, dijital kalabalığın ortasında bile özgürlüğün kokusunu alır.

Sezgisel Biçimin Eğitimi – 01

Cengiz ERENGİL

Roger Housden, “Rumi’nin İzinde: Kalbin Asıl Arzusunu Bulmaya Dair bir Masal” adlı romanında, arkadaşının okuduğu bir Mevlânâ Celaleddin Rumi şiirinden etkilenen gencin çıktığı hakikat yolculuğunu anlatır. Şiirler gerçekten insanın kalbini etkileyip ruhsal bir uyanışa neden olabilirler. Kişinin yaşama bakışını değiştirebilir, kişiyi derinleştirebilirler. Bu romandaki gencin mistik arayışı da, onun ruhsal gelişimiyle ve iş yolculuğuyla ilgilidir. Türkiye’ye gelir ve Hasan Şuşud ile sohbet etme fırsatı bulur. Sonunda evrenin dişi ilkesiyle, aşkla tanışır. Bir dizi deneyim yaşar. Sezgi ve keşf yolları açılır.

Sezgisel biçimin geliştirilmesiyle ilgili aşağıdaki yazı, ağırlıklı olarak, Dr. Ornstein’in “Yeni Bir Psikoloji” adlı kitabıyla ilgili çalışma notlarım üzerine kurulmuştur.

BİR. TRANSPERSONAL (Kişilik Ötesi) SUFÎ PERSPEKTİFİ:
Neden Perspektif ya da Bakış Açısı?
Bir yazıyı okurken yazarın bakış açısını öğrenmek neden çok önemlidir? Çünkü aynı nesneye, aynı olaya farklı noktalardan baktığınızda göreceğiniz şeyler farklı olacaktır. Fanatik insanlar genellikle kendi bakış açılarının tek ve biricik olduğunu, herkesin de bu bakış açısından bakmaları ve aynı şeyi görmeleri gerektiğini savunurlar. Tam anlamıyla “nesnel” bir bakış açısına kavuşmak, “nesnel” bir görüşe sahip olabilmek ve nesneleri, olayları ve olguları “nesnel” görebilmek için ise kendi sınırlı at gözlüklerimizden ve gözümüzdeki ahlâk boyalarından kurtulmamız gerekir. Bu da kişisel gelişim ve dönüşüm çalışmalarıyla ulaşılmaya çalışılan hedeflerden birisidir, yani Açıklık. Açıklık olmadan kişi nesneleri, insanları ve olayları “oldukları gibi” göremez, kendi kafasındaki kayıtlara, kendi niyetine, kendi ahlâk boyalarına göre çarpıtılmış olarak görür.

Neden Transpersonal ya da neden Kişilik Ötesi?
Batı psikolojisi Hümanist Psikoloji ve Transpersonal ya da Kişilik Ötesi Psikoloji çalışmalarıyla büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Artık insana  yalnızca bir “hasta” gözüyle bakılmamakta ve mevcut tedavi çalışmalarıyla yetinilmemektedir. İnsan artık “içindeki olumlu nitelikleri” ya da “güzel isimleri” gerçekleştirebilecek, bedensel, duyumsal, duygusal, düşünsel, ruhsal ve tanrısal çalışmalarla, çeşitli Sufi sohbetleriyle, tefekkürleriyle, Budist meditasyon pratikleriyle, Kişisel Gelişim ve Dönüşüm kurslarıyla vb. kendisini aşabilecek (Transpersonal Psikoloji ve Psikiyatri çalışmalarında uygulandığı gibi) bir varlık olarak görülmektedir.  Sadece bedensel gözü ve akılsal gözü ile yetinmeyen fakat ruhsal gözünü, ya da keşf gözünü de kullanabilecek bir varlık olarak görülmektedir. Bu konumlara ulaşmayı ifade eden bazı nitelikler şunlardır: Huzur, Sessizlik, Kutsama, Açıklık, Farkındalık ve Bilgelik.

Manevî pratikler ve meditasyon artık Batı bilimine girmiştir. Kişilik ötesi modelde insan beş boyutlu olarak ele alınır. Roger Walsh ve Frances Vaughan. “Ego Ötesi” adlı kitapta bu modeli şöyle işlerler:

“Bilinç”, tüm deneyimlerimizin temeli ve bağlamıdır. Sıradan insan bilinci savunmacı bir biçimde kasılmış durumdadır. Bunun için çeşitli çalışmalarla zihin sakinleştirilir, algısal çarpıtma azaltılır ve kişilere potansiyelleri tanıtılır.
“Koşullanma” ve bağlanmalar bilincin tek bir gerçekliğe kendisini bağlamasıdır. Bu acıya yol açar. Acıdan kurtulmak için koşullanmalarımızdan ve bağlanmalarımızdan kurtulmalıyız.
“Kişilik” ve kişisel dramalarımız her birimizin hayat hikâyesini kapsar. Rollerimiz, sorunlarımız, ilişkilerimiz, bilincimizin içerikleri buna dahildir. Bizim duygusal yüklerimizdir, psişik yüklerimizdir. Tüm bağlarımızdan özgürleşme düşüncesi bile bizi korkutur.
“Kimlik” ya da özdeşleşmelerimiz, ne olduğumuzu düşünüyorsak onun tarafından belirlenir. Kendimize ait imgemizi içerir. Biz bilsek de bilmesek de bazı düşünceler ve imgeler bizim bilinç halimizi, kimliğimizi ve gerçeklik haritamızı belirlemektedir. Buda’nın ve İsmail Emre’nin dediği gibi: “Neyi düşünüyorum o’sun!”
“Kimliğin ve özdeşleşmelerin ötesi” bizim koşullanmalardan ve hayat hikâyelerinden, dramalardan arındırılmış yanımızdır. Saf farkındalık olarak ya da ademlik (hiçlik) hali olarak adlandırılır. Rüyadan uyanmış, zihinsel içerik ile özdeşleşmeyen insandır. Acı veren duygu ve düşüncelerden kurtulduğu için “acı”dan kurtulmuştur. Saf farkındalık, saf varlık ve saf kutsama olan Nirvana’ya ulaşmıştır.

Neden Sufizm?
Muhyiddin İbn Arabi Füsus ül Hikem’de insanın bu yaşamdaki amacının “gadap” halinden kurtulup “rahmet” haline erişmek olduğunu söyler.. Yani kişisel gelişim ve dönüşüm süreci bu bağlamda kalpteki “küfür”ün temizlenmesi ve “iman”ın kalbe yerleşmesidir. Şehvet, şiddet ve korku gibi olumsuz kayıtlardan kurtulup sevgi, şiddetsizlik ve güveni yaşamaktır. Böylece insan kalıcı bir dönüşüm geçirmekte ve “mümin” olmaktadır. Bu perspektifte, insanın asıl kimliği “mümin” niteliğiyle belirtilmektedir. Hakiki imanın göstergesi de budur. Bu seviyeye erişmiş olmaktır. Bu aynı zamanda Tasavvufun temel dönüşüm dizgesinin dördüncü seviyesidir. Yani Nefsi Mutmainne. Tatmin olmuş nefs, Huzura ermiş nefs. Bu aynı zamanda Sekinet’in ya da Rahmanî Nefes’in kalbe yerleşmesi olarak da ele alınır. Hint sisteminde Kundali’nin (Rahmani Nefes’in Hint’teki karşılığı olan Adi Shakti’nin insandaki hali) insanın dördüncü şakrasına, yani kalp şakrasına yerleşmesi olarak ele alınır. Bunun öncesinde ise Tasavvufta Nefsi Mülhime vardır. Yani, ilhamlar alan, sezgileri çalışan nefs, Hint’te üçüncü şakranın açılması ve kundalinin bu şakrayı kaplaması olarak geçer. İnsanın ilhamlar almaya başladığı söylenir. Yedinci seviye Nefsi Kamile ya da Nefsi Safiye ya da Nefsi Envare yani tenevvür etmiş, Aydınlanmış Nefs’tir. Hint’teki karşılığı başımızın üst kısmındaki Sahasrara şakrasının açılması ve kundalinin buraya yerleşmesidir. Kişi başkalarını “doğru olarak algılamaya” başlar. Algı filtreleri ya da Ahlâk boyaları temizlenmiştir. Kalb aynası parlamaktadır. Kristal Aynada her şey “algı filtrelerinin ve egonun çarpıtmaları olmadan” aksetmektedir. Açıklık, Gözlem, Farkındalık, Bilgelik ve Zeka boyutudur. Tasavvufta bu zeka boyutu, “Zeka tezkiye edilmiş akıldır” sözüyle belirtilir. Yedili dizgeyi birlikte ele alırsak nefs-i emmare (kötülüğün etkisi altındaki nefs), nefs-i levvame (kendini eleştiren nefs), nefs-i mülhime (sezgileri çalışan nefs), nefs-i mutmainne (tatmin olmuş nefs), nefs-i raziye (insanlardan razı olan nefs), nefs-i marziye (insanların kendisinden razı oldukları nefs, NLP’deki Liderlik için bu seviye çalışmaları gereklidir!) ve nefs-i envare (aydınlanmış, tenevvür etmiş, ışık yayan nefs).

Bu yazı bağlamında ele alacağımız Kişilik Ötesi Sufî Perspektifi üç evreye sahiptir:
İlim ve İrfaniyet, Aşk (Allah Aşkı) ve Yokluk (Fenafillah).

Bu evrelerin tarihsel süreç içindeki örnekleri ise şöyledir:
İlim ve irfaniyet evresi için Muhyiddin İbn Arabi;
Aşk evresi için Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddin Rumî;
Yokluk evresi için İsmail Emre.

Aydınlanma arayışı içinde olan bir insanın manevî gelişim sürecinde bu aşamalardan geçtiği söylenebilir. Bu ilerleyiş bir dizi olarak değil, bir dizge olarak ele alınmalıdır. Karşılıklı ilişki içinde ele alınmalıdır. Kişinin geçtiği aşamalar her zaman bu sırada olmak zorunda değildir tabi ki. Yaşam üslubu ya da hayat şekilleri de etkili olmaktadır. Emre şöyle demektedir:
“Kin, kibir, hased, şehvet, riya, gadap, yalan insandan kalkmalı ve şehvetsiz, menfaatsiz bir sevgi insana yerleşmeli”.

İsmail Emre’nin bir sözü yokluk noktasına ışık tutmaktadır:
“Hiçbir arzum ve düşüncem yok, sırf hizmetçilik ve sevgi.”

Bu söz, arzuların etkisi altındaki nefs’in (Freud’un alanı) ve düşüncelerin etkisi altındaki nefs’in (Descartes’in alanı) aşıldığı bir ruhsal boyutu işaret etmektedir. Freud ve Descartes gözlüğüyle bakan Batılıların anlamakta zorlanacağı bir boyuttur. Beden ve akıl gözlerini aşan kontamplasyon ya da keşf gözüyle (Bonaventura, Ken Wilber) aradıkları boyuttur bu.

Kabir Helminski, “Bilen Kalp-Ruhsal Dönüşümün Sufi Yolu” adlı kitabında şöyle yazmakta:

“Temel soru, çeşitli biçimlerde ortaya konabilir: Bireysel insan bilinci ile ne yapmaktayız? Ego’yu geliştirmeli miyiz, yoksa onu yok mu etmeliyiz? Bireysel benliğin daha büyük gerçeklikle olan doğru ilişkisi nedir? Benliğin uygun ve gerçek sınırları nelerdir? Manevi bir psikoloji, her şeyin üstünde, nitelikler ve değerler ile ilgili bir psikolojidir. Manevi nitelik ve değerleri nasıl harekete geçirebiliriz?

Bu konuyu, gerçekten holistik (bütüncül) ve Transpersonal (Kişilik Ötesi) bir bağlam içinde nasıl yeni bir biçimde ifade edebiliriz?

Eğer Varoluşçu olsaydık, evrenin saçma olduğunu, ama insanların yine de yaşamak için belirli değerleri seçebileceğini söyleyebilirdik. Transpersonal Sufi perspektifi açısından ise, bu değerlerin sadece bireysel beyinler tarafından bir anlam ve düzen oluşturmak için harcanan umutsuz bir çaba olarak üretilmediğini sanırım ki çoğumuz kabul edecektir. Bunlar, daha çok gerçekliğin esasına ait niteliklerdir. Gerçeklik temelde iyidir.”

Şarlatan Ruhsal Ustalar ya da Bogus Masters
Hemen hemen her kavramın yozlaştırdığı ve içinin boşaltıldığı günümüzde, meditasyon kelimesi de aynı akibetten kurtulamamıştır. Marco Pallis’in deyişiyle “Dünyanın her yerinde Şarlatan Ruhsal Ustaları (Bogus Masters) kolayca bulabilirsiniz.”

-devam edecek-

http://www.usdusunveotesi.net/yazilar2.asp?yno=99&bant=9

İnsan kimliği

İnsanın kimliği hem genetik hem de dünyasal çevresi tarafından oluşur.

İnsan hayatının bir noktasında dışardan tamamen farklıymış gibi görünen bir hayat çizgisine geçebilir. Bu asla rastlantısal değildir. Bir kader de değil (yani bilinen anlamıyla). İnsanı o farklı çizgiye yönlendiren gerçekleştirmek zorunda olduğu doğasının gerekliliğidir. Yani olgunlaşmış meyve yere düşer. Düşmemek elinde değildir ama bu kadere delalet ettiği için değil, kendisinin tüm hayatının etkileşimleri o noktaya doğru olgunlaştırmış olduğu için. 

Bu değişimde insanın özgür iradesi ile aldığı binlerce kararın ve yakın çevresinin kendileri için almış oldukları kararların yarattığı dalgalanmanın bu insana çarpmasının ve son olarak soy ağacını gütmekte olduğu o biricik gen bütünlüğünün “ortak sorumluluğu” bulunmaktadır. 

Bu ani geçişte kullanılan ARAÇlar tesadüfi imiş gibi dururlar ve bazen değişime sanki o rastlantılar sebep olmuş gibi görünebilirler. Oysa onlar yalnızca bir ARAÇtır. O olmasa başkası olurdu.

İnsan hayatının değişik evrelerinde değişik yoğunluklarda bulunur. Bir çok yeni şey geliyor, eskileri gidiyor zanneder, oysa gelip giden hiç bir şey yoktur. Bizim böyle zannetmemizin sebebi kendi algımızın üzerinde durduğu yoğunluk bareminin değişmesidir. 

 …

Kahve makinesi milyonda bir de olsa hata yapabiliyor ve sizin kahvenizi verirken bardak vermeyi unutuyor. Kahve makinesi de aynı DOĞA gibi davranıyor: çünkü onun uzantısı maddeden, onun uzantısı insanın yaratıcılığı ile yapılmıştır.

Doğa da “evrim” i bu tür kazalar neticesinde gerçekleştiriyor. Buradaki KAZA tabiri size irkiltici gelebilir; fakat döngüden çıkıp bir başka döngüye dahil olmanın doğal yolu yalnızca budur. Kaza olasılığı kumarbaz yanılması denilen hesaplama tekniği ile incelenebilir hatta tahmin bile edilebilir. Olasılık matematiği son derece ilgi çekici bir konu. Döngüden yani OYUNdan tamamiyle çıkmak apayrı bir konudur.

…

Her şey neden böyledir-Oyun Kuramı-2004 – çalışmanın bütünü için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187

Kimlik

Ümmetçilik ya da bir guruba dahil olma isteği, dünyanın her devrinde zaman zaman yükselen bazen de kısmen düşen bir seyir izliyor. Tabi konu hep kimlik arayışı ile ilgili, sanırım hepimiz bunu biliyoruz fakat yine de yapmadan duramadığımız anlar oluyor.
Kimlik kartınızı alın (nüfus cüzdanıydı bir zamanlar) şöyle sıradan bir bakın; ülkeniz en büyük damgayı vurmuştur, ardından numaranız adınız soyadınız baba ve ana adınız ve doğum yeri/tarihiniz gelir. Ve tabi bunları hemen medeni haliniz ve dininiz takip eder.
Şimdi bu sıralama Türkiye cumhuriyetinin bakış açısıdır, diğer devletlerinki de üç aşağı beş yukarı bu sıralamaya benzer.
Bu özellikler olmadan Dünya’da varolmakta büyük sıkıntı çekilir, bu konuda bazen düşünürüm de, bu derece kimlik edinme telaşımızın aslında kaybolup gitme endişesinden kaynaklandığını anlarım; fakat bu gerçekten bizde doğuştan var mıydı yoksa azmettirilmiş bir ihtiyaç mı emin değilim.
Tabi işin bir de güvenlik kısmı var; topluluk halinde yaşamak için düzeni hakça korumak adına polisiye tedbirler de kimlik kartının oluşmasında büyük rol oynuyor. Fakat işin ironisi de burda, “kötü adamlar” kimlik kartına hiç aldırmıyorlar, kolayca sahte kimlikler ediniyor, kendilerini bir yere aitmiş gibi gösteren bu kartları hiç umursamadan yaşayabiliyorlar.
Bu durumda kimlik kartı sadece iyi vatandaşları (ya da kendini iyi sanan) bağlayan/enterese eden bir unsur haline geliyor.
Kimliksizsen suçlu olma potansiyelin çok yüksek demektir!
Neden? Çünkü seyyalsin, hareketlerin izlenemez, üzerine maskeler geçirilemez! Kimliksiz biri ile karşılaştığınızda ona gerçekten BAKARsınız, onu tanımak için başka şansınız olmaz. Bi zahmet efor harcayıp ona bakarsınız. 🙂