Şans ya da Kaza

Şans ya da kaza; sonsuzca sıkıcı ve değişimden uzak, güvenlikli durgun hayatın ilacı. Hiç bişeyi aşırı ciddiye almak gerekmez. Biraz oyun biraz sempati, ölüm gelmeden elimizdeki seçeneklerden hoşuma giden bunlar.

Hayatı şanstan arındırmak için onu piyango denen deliğe tıktılar!
Tıpkı tüm iyilikleri tanrıya ve bilinmeyen öbür dünyaya tıktıkları gibi.
Bu bir aldatmaca.
En azından bana öyle geliyor. sa

**

Günümüzde insanlar genellikle oyunlarını öyle ciddiye alırlar ki, kural değiştirmek, Musa’nın on emri üzerinde değişiklik yapmak kadar zordur. Luke R.

**

Bir Kadını Öldürmek kitabından sonra içinde en çok OYUN kelimesi geçen kitap Zar Adamın Peşinde kitabı olmalı. Pdf.i olsaydı kelimeyi bi saydırıp yarışırdık 🙂
Ayrıca Neden Luke’la bu denli frekans bodoslaması yaşadığımızın olası sebeplerinden biri onun da DJ ve Jung rahlesinden geçmiş oluşudur belki.

Oyun ya da Tonal

Oyunların kendiliğinden bir sonu olduğunu sanmıyorum. Oyun sonu ancak kullanıcının iradesi ile devreye girebiliyor.
Bu durumda biz aslında bir hedefe doğru ilerliyoruz ama bu oyunların sonu değil teknik olarak, oyundan çıkma kararı verebilecek iradeye, erkeye sahip olma hedefine gidiyoruz. sa

**

Tüm OYUN evrenlerinin ana maddesi BİRdir.
OYUN içinde olanların BİRe dair bütün akıl yürütmeleri EKSİKtir.
BİR hakkında getirilen her tanım, OYUN’un içine düşer.
Her şeyin ilk sebebi BİRdir; ancak BİR sebepsizdir.

(Oyun Kuramı-sa)

Oyun Kuramında bahsi geçen BİR, hiçlik ve tamlığa denk gelebilen, kendini bilmeyen ancak tüm bilişlerin potansiyeli olan anlamında olup, kuantum fiziğindeki “sınırsız potansiyeller denizi” olgusuyla benzeşir.

**

OYUN içindeki canlı cansız isimlendirilmiş varlıklar, birbirleriyle ve kendilerinin geçmiş ve gelecekleriyle her an iletişim halindedir.(Oyun Kuramı)
Bu cümlenin açılımından anladığım; isim verilmişler, kendi aralarında tıpkı örümcek ağı ya da bir kilimin dokunması işlemi gibi, paraleller ve meridyenler arası ilişki ile aslında bir rüya dokumaktalar.

Varsayalım bir rüya/dokuma öğretmeni ve onun öğrencileri bir dokuma tezgahının başında biraraya gelmişler. Öğretmen telebelere (talep edenlere), dokumanın yöntemini göstermektedir; ancak mekanizmayı gösterirken uygulama yapılır ve o esnada ortaya bir desen de çıkar mecburen. Öğretmen belki bu örnek deseni hedeflemiştir (kolay olduğu için veya kendisi sevdiği için veya alışkanlıktan) veya tamemen hedefsizce ortaya bir halı/rüya çıkmıştır. Orada bu uygulamaya şahit olan öğrenciler ortaya çıkan bu halınınn deseni ile ilgili değillerdir, onlar öğretmenlerinin kendilerine yöntem gösterdiğinin farkındalar.
Ancak zaman geçip Dokuma öğretmeni ebediyete karıştığında, öğrencilerin yetiştirdiği öğrenciler ve onların öğrencileri, yöntem öğrettiklerini unutup ilk ustanın uygulama halısının desenini öğretmeye başlarlar. Böylece araç sehven amaç olur ve insanlar, basit bir işlemi karmaşık şekilde ve üstelik yanlış yere kutsallık atfederek çözmeye çalışır hale gelir.

Bazı kavramlar

Zamanın (kendimin), -o tıpkı sihirli bir geyikmişcesine- peşinden koşuyorum.. Yakalamak ne mümkün; ama bazen yorulup bi ağacın altına çöktüğünde gelip yanına konuşuyor. Biliyo ki yorgunsun ve nasılsa onu yakalayamazsın. Rahat rahat yanaşıyor, en inanılmaz öykülerini fısıldıyor kıkırdayarak.

**

Rüyaya ilk kez simcity oynarken uyanmıştım. Galiba 90 yılıydı. Ondan sonrası lucid rüya ile bilinçsiz rüya arasında kaymalarla geçti. FRP ise yönttemleri keşfettirdi, isimleri koydu. OK, kendi sentezim oldu ve sonra CC tasdik etti. Tabi tüm bunların öncesi aralarda sayılmayacak denli aşamalar oldu, yalnız olmadığımı hissetiren öğretmenler, nadir de olsa bi kaç dost ve vizyonlar, şimşek çakmaları… Hayat ne güzel bi şeysin.

**

“Işık hızında olma” kavramını ben çoğu kez, eylemi yaptığımız anda tam bilinçli olmak, eylemin tüm bağlantılarını biliyor olmak diye tarif etmiştim.(bozon vs tam sipinli varlıkların alanı)
Farkındalığı ise, eylemi gerçekleştirdiğimiz an ile onun tüm vechelerini bildiğimiz an arasındaki zaman aralığı olarak tarif ediyorum. Bu aralık kısaldıkça farkındalık ışığı artmaktadır, çünkü ışık hızına yaklaşılmaktadır.
Salınımcıların (takyon evreni)dünyasında olmak sanırım sürprizlere pek yer bırakmıyor.

**

Bir Kadını Öldürmek (namı diğer BKÖ)

Sevgili Sibel Hanım, Güzel bir sabah dileği ile,

Öncelikle sizi “Bir kadını öldürmek” kitabınızı okuyunca tanıdım.. kitap beni şok etti. O dönemdeki düşüncelerimle çok çakıştı. Sonrasında  sitenize ulaştım, yazılarınızı okuyorum, karşılıklı sohbet etmek kadar olmasa da bana
çok keyif veriyor.

Kitabınızı da 2006-2007 arası bir zamanda okumuştum, tekrar elime aldım ve gözden geçirdim, çok da iyi oldu, unuttuğum bazı bölümlerin yaşamdaki karşılığı da zaten 2007-2012 arası olmuş çok iştahlı bir tekrar oldu..
Öncelikle, kurgusu çok iyi. en sonda özetini çıkardığınız felsefi
düşüncelerinizi, romanın tamamına çok güzel dağıtmışsınız. Ama en
çarpıcı olan OYUN teoriniz! ve onu yorumlama biçiminiz..Anlattıklarınızın bir kısmına okuduğum başka kitaplarda rastlamıştım  nedense şu anda aklıma “gönülsüz bir mesihin serüvenleri” geldi. O da beni çok etkilemişti. Şimdi Mesnevi yi okuyorum, oradaki
hikayelerin içindeki mesajlar da sizinkilerle çakışıyor ve müthiş.
Ben genelde sahada oynamayı, tribünde oturmaya tercih edenlerdenim. Bu
yüzden de, sık sık yara bere içinde kalırım..
OYUNA çok kapıldığımda, mesafeyi kaybediyorum, ama oyunun hakkını
vermek için de bu gerekli gibi geliyor bana.. gerçi son zamanlarda
oyunun ortasında fark ediyorum ve kaptırmamaya başlıyorum, ama bu
sefer de oyun içinde oynuyormuşum gibi bir his duyuyorum.

Bu arada rüya sohbetlerinin yapıldığı yere gelmem fiziksel
olarak mümkün değil ama paylaşmak ta istiyorum.. Bir yolu var mı
acaba?

Size sormak istediğim birçok soru var ama şimdilik birini sorabilir miyim
“OYUN BİR de kaza eseri olur ve ölür” bunu açar mısınız bana lütfen?
sevgiler

Hülya Hasırcıoğlu

İlerlemek zorunlu mu?!

Belki inanmayacaksınız ama son yılımın tek çelişkisi bu oldu/oluyor!

Dünya tarihine bakıldığında evrim en bariz realite. Sanki evrilmek mecburi gibi görünüyor.  Üstelik sonsuzca devam edebilirmiş gibi görünüyor (bulunduğum noktadan bakıldığında); çünkü evrim, zamanı hiç takmıyor!

Evrilmekten kaçmak mümkün değil mi?!

Zaten benim “oyun kuramı” da sonuçta evrilmenin bizi bi yere götürmediği olgusu üzerine yapılanıyor.

Kendi kuramımda oyundan kaçmak için yapılacak tek şeyin kendi etrafında dönmeyi bırakmak olduğunu söylemiştim. Bundan da hala hiç kuşkum yok!

O zaman ne demeye evriliyormuşum gibi hissediyorum?

Cevabı açık; demek ki kendi çevremdeki dönüş durmuyor!

Çelişki burada başlıyor; evrilmek için hazırım. Yani Sibel denen makina şu anda buna hazır, biliyorum. Kıpırdamaya çekiniyorum. Ama üzerime sel suyu gibi geleni görmezden gelemiyorum.

Mesele aslında şu; ben Sibel değilim. Ben evrilmenin gereksizliğini bilenim.

Berbat bi durum!

Ve yine biliyorum ki; bu ve buna benzer çelişkiler, Sibel’le aynı seviyeye geleceğimiz ana kadar bitmeyecek.

Onunla ne yapacağımı bilemiyorum.

Daha berbat olanı da şu; ne yapacağımı bilmek için Sibel’e muhtacım!!!

İronik değil mi?

Sibel ne yapacağını fevkalade biliyor; zaten programı buna göre hazırlanmıştır.

Evrilmenin anlamsızlığını bilen ben, kendi etrafında dönmeyi bırakamıyan Sibel yüzünden, onu evrilmesi için serbest bırakmak zorundayım.

Serbest bırakmazsak, onunla sonsuza kadar ŞU AN da duracağız. Fakat bu çelişki de bizimle duracak…

Ben hayatımda bu kadar saçma bi şey görmedim. Bir şeyin oluşunu, onun olmama nedeninin içine nasıl sokarım ben? Hayır bu kadar da şapşal olamam herhalde!

Yine de olmuşum işte!

Bu yalnızca KAZA eseri olabilirdi…

Bir (1), sıfırın (0) içine girebilir mi?

01010000101011111010100101010100100101010101010101010101010101

Böylece yan yana geldiklerinde görüntü oluşuyor; hayat illizyonu!

Bu zavallı dizilerden kurtulmak için bir, sıfırın içine girmeli!

Tek çözüm AŞK. %100 aşk. Aynı anda birbirlerinin içinde kaybolacakları kayıtsız şartsız teslimiyetle AŞK.

2005.Günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Not: Bu yazının son cümlesine küçük bi itirazım var şu an (2012 itibariyle), ve bu küçük değişiklik oradaki tüm soruları ve çaresizlik gibi görüneni düzeltiyor!

Sibel A: Ne olabilir? Biraz pratik yapalım çünkü bu konular hayati öneme sahip ve konsültasyona ihtiyaç var (kişisel teşhisimle hastayı öldürmek istemiyorum)

Hanife A: ‎Yazını tekrar okudum.hangi duyguyla yazdığını hissedebildiğimi sanıyorum.ama aklıma şu geliyor gene de..1 sıfıra aşık olur onda erirse geriye ne kalır..hiçlik.sonsuz bilen.ama ben burada olmayı seviyorum.1 olmayı da seviyorum..1 li 0 kı kombinasyonlara bayılıyorum:)

Sibel Atasoy Nokta atışı yaptın sister! onikiden vurdun. Hay allah biraz oynasaydık. Çocukluğunda çok bilye (gulle,misket) oynayanlar ortaya çıkıyo! :))))

Hanife A: çocukluğumda bütün mahallenin çocuklarını bilye oyunlarında üterdim.kazandığım avuç avuç bilyeleri ceplerime doldurur, şıkırdata şıkırdata gezip zaferimi kutlardım:) geçenlerde epey bi araştırdım, bilye satan bi yer bulamadım.şimdiki çocuklar neyle oynar ki?

Sibel Atasoy Artık görüntüleriyle oynuyorlar. 🙂

İlkay Y: ‎’Artık görüntüleriyle oynuyorlar’Harikasınız sevgili Sibel !!! kendimi görüntü yönetmeni koltuğunda hissettim,Atalarımın kayıtlarını düzenlerken..beğenmediklerimi yeniden sahneleyip ekledim.Yaşam muhteşem olanaklar sunuyor,yeterki isteyelim :)))

Sibel Atasoy Tanrılar gitti, kaldık burda başbaşa gibi oldu 🙂

İlkay Y: Aynen öyle,bir süre epey zorlandım.Bildik işaretler,hisler aradım,tam kayıp ilanı verecektim ki..ben OLmam için bu gerekliymiş:))) YENİ yaratımlar!!!

Sibel Atasoy Yani sonuç nereye bağlandı (bi araya kaynama durumu var aşurenin arasında!)? Evrilmek zorunlu muymuş?

Hanife A: ya ben de farketmeyeceksin sanıp sevinmiştim:P evet..

İlkay Y: EVET…önce ‘eski’ izlere basarak adım attık..kendi izlerimizi yaratmak için de gerekliydi,teşvik edici bişeyler olmalydı tabii ki.ÖZcümle Eski de benim yeni de.BEN BENİM :)))

Sibel Atasoy Bu durumda ister çocuk yap ister sentez yap, hiç bi şey fark etmiyor. Yine geldik dayandık fark etmez’e