Aklını mı Okuyorlar, Yoksa Sen mi İz Bırakıyorsun?

Telefonu eline alıyorsun. Daha arama çubuğuna dokunmadan, aklından geçen o şey karşına düşüyor: dün düşündüğün ayakkabı, arkadaşınla konuştuğun tatil rotası, çocukluğunda aklına takılan tuhaf bir oyuncak. İçinden küçük bir ürperti geçiyor: Evren bana göz mü kırpıyor, yoksa algoritma beynime gizli bir pencere mi açtı?

Bu sorunun çekiciliği tam da iki uç arasında salınmasında yatar. Bir yanda Jung’un senkronisite dediği anlamlı rastlantılar vardır: Nedensel olarak bağlantısız görünen olayların, iç dünyamızdaki bir gerilimle dış dünyadaki bir işaret arasında köprü kurması. Bir sembol, bir cümle, bir karşılaşma bize sanki görünmez bir düzenin parçasıymış gibi gelir. Öte yanda ise veri ekonomisi vardır: Tıklamalarımız, duraksamalarımız, konumlarımız, beğenilerimiz, kaydırma hızımız, hatta bir videoyu kaçıncı saniyede terk ettiğimiz bile davranışsal bir gölgeye dönüşür.

Algoritma kahin değil, iyi bir iz sürücüdür

Algoritmalar çoğu zaman zihnimizi okumaz; zihnimizin bıraktığı kırıntıları okur. Bir ürünü yüksek sesle söylememiş olabilirsin, ama ona giden patikayı çoktan açmış olabilirsin. Benzer hesapları takip etmiş, benzer yaş grubundaki insanların ilgilendiği içeriklere bakmış, aynı semtte aynı mağazaların yakınından geçmiş, aynı mevsimsel ihtiyacın içine girmiş olabilirsin. Makine senin tekil ruhunu değil, senin gibi davranan milyonlarca insanın ortak ritmini analiz eder.

Bu noktada insan egosunun hoşuna gitmeyen bir gerçek belirir: Bazen sandığımız kadar özgün değiliz. Canımızın çektiği şey, kişisel bir vahiyden çok kültürel bir dalganın içimizde yankılanması olabilir. Bahar gelince spor ayakkabı, yıl sonu yaklaşınca planlayıcı, ayrılık sonrası kişisel gelişim videosu… Algoritma, bireysel dramımızın içine toplumsal örüntüleri yerleştirir ve bize şöyle fısıldar: Bunu sadece sen istemiyorsun.

Yine de her şey algoritma değildir

Fakat meselenin diğer yüzünü küçümsemek de kolaycılık olur. İnsan zihni yalnızca veriyle açıklanacak bir makine değildir. Dikkat, seçici bir avcıdır. Bir şeyi düşünmeye başladığımızda dünya o şeyle dolmuş gibi görünür. Kırmızı araba almaya niyetlenince sokakların kırmızı arabalarla taşması gibi. Psikolojide buna seçici dikkat ve doğrulama yanlılığı diyebiliriz. Zihin, iç gündemine uygun işaretleri yakalar; uymayanları sessizce çöpe atar.

Burada senkronisite devreye girer. Jungiyen anlamda senkronisite, olayların fiziksel nedeninden çok psikolojik anlamına bakar. İnternette karşımıza çıkan bir içerik gerçekten algoritmik bir tahmin olabilir, ama bizde uyandırdığı sarsıntı yalnızca teknik değildir. O anda neden ona dikkat ettik? Neden yüzlerce içerik arasından o sembol bizi durdurdu? Belki algoritma kapıyı çalmıştır, ama kapıyı açan bilinçdışıdır.

Bu nedenle en sağlıklı tavır paranoya ile büyülenme arasında bir savaşçı dengesi kurmaktır. Ne her reklamı kozmik mesaj sanmak gerekir, ne de her anlamlı çakışmayı soğuk bir veri hesabına indirgemek. İnternet, modern insanın rüya alanına benzer: İçinde hem ticari manipülasyon vardır hem de ruhun projeksiyonları. Akış dediğimiz şey, biraz pazar yeri, biraz ayna, biraz da labirenttir.

Peki ne yapmalı?

İlk adım, kendi dikkatinin izini sürmektir. Hangi içerik seni yakalıyor? Hangi korkularına, arzularına, eksikliklerine sesleniyor? İkinci adım, dijital hijyendir: izinleri kontrol etmek, çerezleri sınırlamak, öneri sistemlerine körü körüne teslim olmamak. Üçüncü ve daha derin adım ise şudur: Karşına çıkan şeyi hemen gerçeklik kanıtı sayma; önce onun sende hangi kapıyı açtığını sor.

Sonuçta internette tam düşündüğümüz şeyin karşımıza çıkması ne yalnızca tesadüftür ne de yalnızca algoritma. Bu, insan zihninin anlam arama iştahı ile makinelerin örüntü yakalama becerisinin kesiştiği tuhaf bir sınır bölgesidir. Orada hem veri konuşur hem bilinçdışı. Belki de çağımızın yeni kehaneti budur: Tanrılar bulutların arasından değil, bildirim ekranından seslenir. Ama bilge kişi, her bildirime secde etmez; önce kimin konuştuğunu dinler.

Olasılık Rastlantı Problemi

Bilgisayarla olasılık sorularını çözmek için bildiğiniz gibi olay simule edilir ve çok sayıda tekrarlanır. İstenilen koşul sayılır, olay sayısına oranı olasılığı verir.

Fakat bazı problemler vardır ki çıkan sonuç ile olması gerektiğini düşündüğünüz değer farklıdır. Bugün öyle bir soru soracağım. Program kodunuzu ve sonuçlarını yorum olarak eklerseniz üstüne tartışabiliriz.

Soru şu: İki çocuklu bir ailede çocuklardan birisi Çarşamba günü doğduysa, diğerinin kız olma olasılığı nedir?

Determinizm ve Kaos

kaosKaos teorisi doğada görünüşte kaotik ya da rastlantısal olan süreçleri ele alır. Kaosun sözlük tanımı düzensizliği, karışıklığı, rastlantısallığı ya da tesadüfiliği akla getirebilir: hedefsiz, amaçsız ya da ilkesiz rasgele bir hareket. Ama nesnel süreçlere saf “tesadüf”ün karışması, fiziksel olmayan yani metafizik faktörlere davetiye çıkarır: kapris, ruhsal ya da ilâhi müdahale. Yeni kaos bilimi “tesadüfi” olaylarla ilgilendiğinden derin felsefi anlamlara sahiptir. Daha önce rastlantısal ve kaotik olduğu düşünülen doğal süreçlerin, şimdi bilimsel anlamda yasalara uygun oldukları ortaya çıkmıştır ve bu da determinist nedenler için bir temel anlamına gelmektedir. Dahası, bu keşif, evrensel demesek bile, o kadar geniş bir alana yayılmıştır ki, bütünüyle yeni bir bilime yol açmıştır; kaosun incelenmesi. Bu, tüm bilim dallarına uygulanabilen ve bazılarının devrim dedikleri yeni bir bakış açısı ve metodoloji oluşturmuştur.

Bir metal çubuk mıknatıslandığında, tüm parçacıklarının aynı yönü gösterdiği “düzenli bir durum”a geçer. Bu çubuk şu ya da bu yöne yönlendirilebilir. Teorik olarak, herhangi bir yöne dönmekte “özgür”dür. Pratikte ise metalin her küçük parçası aynı “kararı” verir. Bir kaos bilimcisi, bir eğreltiotunun yapraklarının “fraktal geometrisini” tanımlayan temel matematiksel kuralları bütün ayrıntılarıyla inceledi. Bu bilgiyi rastlantısal sayı üretecine sahip olan bilgisayarına girdi. Bilgisayar, ekranı üzerine rastlantısal olarak konan noktaları kullanarak bir resim çizmeye programlanmıştı. Deney ilerlerken, her bir noktanın nerede ortaya çıkacağını öngörmek mümkün değildir. Ama şaşmaz bir biçimde, eğreltiotu yaprağının görüntüsü oluşur. Bu iki deney arasındaki yüzeysel benzerlik apaçıktır. Ama daha derin bir paralelliği akla getirir. Tıpkı bilgisayarın görünüşteki rastlantısal nokta seçimlerini (ve bilgisayar “dışındaki” gözlemciye göre her türlü pratik amaç bakımından bu seçim rastlantısaldır) etraflıca tanımlanmış matematiksel kurallara dayandırması gibi, fotonların (ve tüm kuantum olaylarının) davranışlarının da, içinde bulunduğumuz zaman diliminde insan kavrayışının oldukça ötesindeki temel matematiksel kurallara tâbi olduğu düşünülebilir.
Devamını oku “Determinizm ve Kaos” →

Nedensellik ve Tesadüf

zarlarFelsefe ya da bilim öğrencilerinin karşılaştığı sorunlardan biri, özel bir terminoloji kullanıldığında bunun genellikle gündelik yaşam diliyle uyuşmamasıdır.

Felsefe tarihindeki temel sorunlardan biri, özgürlük ve zorunluluk arasındaki ilişkidir. Nedensellik ve tesadüf, zorunluluk ve rastlantı, determinizm ve indeterminizm gibi farklı kılıklarda ortaya çıktığında da kolaylaşmayan karmaşık bir sorundur bu. Gündelik deneyimlerimizden zorunlulukla neyin kastedildiğini hepimiz biliriz. Bir şeyi yapmamız gerektiğinde, bunun anlamı başka tercihimizin olmamasıdır. Başka türlü yapamayız.

Sözlükler zorunluluğu, özellikle insan hayatı ve davranışlarından ayrıştırılamaz olan ve bunları yönlendiren bir evren yasasına ilişkin olarak, bir şeyi olmaya ya da yapılmaya zorlayan koşullar kümesi olarak tanımlıyor. Fiziksel zorunluluk düşüncesi zor ve baskı kavramını içerir. “Zorunluluğa boyun eğmek” gibi ifadelerle anlatılır. “Zorunluluk hiçbir yasa tanımaz” gibi atasözlerinde karşımıza çıkar.

Felsefi anlamda zorunluluk, nedensellikle, neden ve sonuç arasındaki ilişkiyle –verili bir eylem ya da olay zorunlu olarak özel bir sonucu doğurur– sıkı sıkıya bağıntılıdır. Örneğin, eğer bir saat boyunca nefes almazsam ölürüm, ya da iki ağaç parçasını birbirine sürtersem ısı üretirim. Sonsuz sayıda gözlem ve pratik deneyim tarafından doğrulanan neden ve sonuç arasındaki bu ilişki, bilimde merkezi bir rol oynar. Tersine, rastlantı, gevşek bir kaldırım taşına basıp sendelememiz ya da mutfakta bir kabı devirmemiz gibi durumlarda görünüşte bir neden olmaksızın gerçekleşen beklenmedik bir olay olarak değerlendirilir. Ne var ki, felsefede rastlantı, şeylerin, yalnızca tesadüfi bir niteliği, yani kendi öz doğasının parçası olmayan bir özelliğidir. Rastlantı, zorunluluktan varolmayan ve gerçekleştiği kadar gerçekleşmeyebilirdi de denilebilecek bir şeydir. Bir örnek verelim. Eğer iki parça kâğıdı havaya atarsam, bunlar yerçekimi yasası gereği normal olarak yere düşecektir. Bu, nedenselliğin, zorunluluğun bir örneğidir. Ama eğer ani bir hava akımı beklenmedik biçimde kağıdın uçmasına neden olursa, buna genellikle bir tesadüf olarak bakılır. Bu nedenle zorunluluk yasaların hükmü altındadır, bilimsel olarak ifade edilebilir ve öngörülebilir. Zorunluluktan kaynaklı olarak gerçekleşen şeyler başka türlü gerçekleşemeyecek olan şeylerdir. Diğer taraftan rastlantısal olaylar, tesadüfler, gerçekleşebilen ya da gerçekleşemeyen olaylardır; açıkça ifade edilebilecek hiçbir yasanın hükmü altında değildirler ve tam da kendi doğalarından ötürü öngörülemezler.
Devamını oku “Nedensellik ve Tesadüf” →

Nedensellik – Belirlenimcilik , Rastlantı ve Özgür İrade

Sık sık inananların ruhun varlığı kabul edilmeden özgür iradenin varlığı olanaksızdır savıyla karşılaşmaktayız. Bu savı temellendirmek için de, maddi dünyada her olayın bir nedeni vardır, rastlantısal hiçbir olay yoktur, olaylar zincirleme olarak birbirini belirlerler, dolayısıyla, duygu ve düşüncelerimiz beynimizdeki elektriksel ve kimyasal olayların sonucundan ibaretse, özgür irade olanaksızdır argümanı kullanılmaktadır.

Önce, tarih boyunca sonu gelmez tartışmalar yaratan şu rastlantı sorunsalını irdeleyelim. Rastlantı nedir? Elimdeki İngilizce sözlüğün coincidence maddesi, rastlantıyı, şans (chance) sözcüğüne gönderme yaparak açıklıyor: olayların şans eseri ortaya çıkması… Chance sözcüğüne baktığımızda ise, olayların görülebilecek ya da anlaşılabilecek herhangi bir neden olmaksızın ortaya çıkması olarak tanımlandığını görüyoruz… Metin yazarı da, birazdan savunacağım, rastlantı olarak değerlendirilen her olayların gerçekte nedenlerinin olduğu inancını paylaştığından olsa gerek, altını çizdiğim sözcükleri tanımda kullanmış.

Bu noktada, rastlantı sözcüğüne ait temel iki anlamsal ayrımdan söz etmek istiyorum. Bizim rastlantı diye adlandırdığımız olay, görülebilecek ya da anlaşılabilecek olmayan bir nedenden ötürü ortaya çıkmış olabilir. Bizim mevcut algı ve bilgi yeteneğimizi aşan -belki de bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz- bir nedenden dolayı ortaya çıkan bu olayı rastlantı olarak nitelediğimizde epistemik (bizim bilişimize özgü) rastlantıdan söz ediyoruz. Oysa, olayın gerçekte hiçbir neden olmaksızın ortaya çıkması durumunda, bu ontik (varlığa özgü) bir rastlantı olacaktır. Aşağıda, evrende ontik rastlantının olmadığını, olsa bile bunun özgür irade konusuyla bir bağlantısı olmadığını savunacağım.

Devamını oku “Nedensellik – Belirlenimcilik , Rastlantı ve Özgür İrade” →