Aşkınlığın Simgesi Olarak Kuş

Aşkınlığın Simgesi Olarak Kuş

“…Jung’un ruhun aşkın işlevi dediği şeyle insan en yüksek ereğine, kendi kişisel benliğinin tam gerçekleşmesine ulaşabilir. İnsanın aşkınlığa doğru olan çabalarını temsil eden semboller bilindışının içeriklerinin bilince ulaşmasına yardım edecek araçları hazırlarlar, kendileri de bu içeriklerin etkin ifadesidir… Bu simgelerin en arkaik düzeyinde şaman-büyücü Hilekar ile karşılaşırız. Gücü kendi bedenini terk ederek bir kuş halinde bütün evreni dolaşabilmesinden gelir. Bu olguda kuş aşkınlık için en uygun motiftir… Sezginin kendine özgü doğasını belirtir. Bu tür güçlere ilişkin kanıtlar yontma taş devrinde bile bulunabilmektedir. Joseph Campbell’in yazdığına göre Lascaux’da Trans halinde yatan kuş maskeli şaman resmi bulunur… Şamanlar ve kuşlar aşkınlığın simgeleridir ve çoğunlukla birbirine bağlıdır… Sibirya’da şamanlar şimdi bile kuş giysileri giyerler ve birçoğu annelerinin onlara bir kuştan gebe kaldığına inanır. Böylece şamanlar insanın gözüne en fazla bir kez görünen ulu güçlerin kutsanmış çocuğudur…”

Kuşlu Kadın- Karamürsel 2013- Yağlı Boya

kuşlu kadın

Ruh Avukati

Mayalar, şamanlara,insanlara yararlı olmaları için ,ruhlara gidip,onlarla tartışmaya giriştikleri için‘Ruhun avukatları’derler. Maya geleneklerinde,tanrıların,-insanları günahsız ve mükemmel olarak -istedikleri öğretilmez.Tanrılar,güzelliği,belagati,güzel giysileri,hoş müzikleri,şiirleri,cesareti ve yüksek hayvan ruhlarını ve şükrü severler.Bu tür insan nitelikleri,onlara bal gibi gelir.Tanrılar, ne zaman bu balın kokusunu alsalar,ayıların bala gelmesi gibi, köye gelirler. Ruh Avukatları, tanrılara bu güzellikleri gösterirler.Maya halkının en temel ve kadim işi,-güzel ve minnettar ogrubuda bu kutsal metinleri okurdu.Avrupalılar bu metinleri yakıp,yok ettiler ya da saklanmaları için zorladılar.Ama bir çoğu sözel olarak saklanmıştır.Bugün hala, Tzutujil gelenekçileri yazmayı kutsal ve tehlikeli bulurlar. Benim yaşadığım köyde de ,diğer dünyalara girip çıkmanın yolları ancak ,belli zamanlarda ,belli saygıyla sözlü olarak anlatılırdı.rubuda bu kutsal metinleri okurdu.Avrupalılar bu metinleri yakıp,yok ettiler ya da saklanmaları için zorladılar.Ama bir çoğu sözel olarak saklanmıştır.Bugün hala, Tzutujil gelenekçileri yazmayı kutsal ve tehlikeli bulurlar. Benim yaşadığım köyde de ,diğer dünyalara girip çıkmanın yolları ancak ,belli zamanlarda ,belli saygıyla sözlü olarak anlatılırdı.maktır.20130406_085728

Mayalar, insanların hatırlamak zorunda olmamak için yazmayı sevdiklerini bilirler. Ama onlar için kutsal bilgileri unutmak,onları onurlandırmamak anlamına gelir.Avrupa öncesi Guatemela mayaları için yazmak ritüel bir faaliyetti,fikirleri ifade anlamına gelmiyordu.Ataları ile günümüz dünyası arasında –sözlerin yolunu-görünür hale getirmekti.Bunlar , –sözlerin kutsal günlüğü-olarak yüksek sesle okunur ve sihirli bir biçimde hayata getirilirdi. Tzutujil’lilerin Ajtzib dedikleri rahipler, bu metinlere, Maya Kehanet takvimine göre, güncel eklemeler yapardı.Ajuchan denilen diğer bir rahip grubuda bu kutsal metinleri okurdu.Avrupalılar bu metinleri yakıp,yok ettiler ya da saklanmaları için zorladılar.Ama bir çoğu sözel olarak saklanmıştır.Bugün hala, Tzutujil gelenekçileri yazmayı kutsal ve tehlikeli bulurlar. Benim yaşadığım köyde de ,diğer dünyalara girip çıkmanın yolları ancak ,belli zamanlarda ,belli saygıyla sözlü olarak anlatılırdı..

Martin Pretchel- Secrets of the talking jaguar

 

Olmak Ya da?

Prechtel: Çocukken Keres adı verilen bir Pueblo dili konuşuyordum. Bu dilde to be fiili yok. Temel olarak sıfatlardan oluşan bir dildi. Santiago Atitlán’da hayatta kalabilme sırlarımdan birisi Tzuttujil dilinin de to be fiiline sahip olmamasıydı. Tzutujil oluş üzerine değil aidiyet ve taşıma üzerine bir dil. To be fiili olmadan bir şeyin kesinlikle bu veya şu olduğunu söyleyemeyiz. Eğer iki kişi tartışıyorsa, yakacak odun gibi “bölünmüş” oldukları söylenir, ama her ikisi de aslında aynı özdendir. Ulusların elde etmek ya da savunmak uğruna savaştığı ve öldüğü bazı doğrular ve yanlışların geleneksel Tzutujil kavramlarında yeri yok. Bu da Tzutujil halkı doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar “ilkel” olduğu için değil, hayatlarının kesin durumlara ya da kalıcılığa dayanmaması. Mayalar hiçbir şeyin kendi kendine sürmeyeceğine inanır. Hayatlarının yaratımdan çok sürdürmeye yönelik olmasının sebebi budur.

Söz konusu Tzutujil dili olduğunda “aidiyet” ile “oluş” arasında fazla bir fark yok. “O bir annedir” diyemezsiniz mesela. Tzutujil dilinde birisine ancak kimin annesi olduğunu söyleyerek, kime ait olduğunu söyleyerek anne diyebilirsiniz. Aynı şekilde “O bir şamandır” diyemezsiniz, “İz sürme biçimi ona ait” diyebilirsiniz.

Modern Batı kültürünün Santiago Atitlán’da gerçekten tutunması için, amacına ulaşamamış din adamlarının, yöneticilerin ve politikacıların öncelikle dile zarar vermesi gerekirdi. Dil, Maya evrenini bir arada tutan bir yapıştırıcıdır: etkili ve güzel konuşma, ataların mitolojilerle hayata bağlı oluşu. Tanrıların sözleri tüm kemiklerimizdeydi. Ama Batılılar to be fiilini gençlerimize dayatınca, bütün o kadim Maya dünyası modern çağın dişleri arasında kayboldu.

To be fiiline sahip bir kültürde, insan daima kimlikle ilgilenir. Kim olduğunuza karar vermek için kim olmadığınıza da karar vermeniz gerekir. Ait olma kavramına dayanan bir kültürde, diğerlerine bağlı olmak zorundasınız. Nerede bulunduğunuz ve kiminle birlikte bulunduğunuza göre tanımlanırsınız. To be fiili, dilin güzelliğini ve süslemelerini ortadan kaldırarak dili basitleştirir. Ama dil daha verimli bir hal alır. To be fiili çok verimlidir. Bir şeyler inşa etmenize izin verir.

Ama inşa etmektense Mayalar bir meyve veya bir bağ gibi görünme olasılığına izin veren bir iklim oluşturmaya çalışırlar. Her şeyi gözetirler. Geçmişte, büyük anıtlar inşa ettikleri zaman, modern kültürde olduğu gibi amaç dünyayı belirli bir şekilde olmaya zorlamak değildi; tanrıların insanlara verdiği büyük hediyelere uygun bir şekilde dünyaya geri ödemekti. Mayalar dünyayı kendi istedikleri gibi olması için zorlamazlar: dünyayla arkadaş edinirler; onlar hayata aittir.

*

İlk gençlik yıllarında okuduğum ve çok etkilendiğim “Sahip olmak ya da olmak” kitabını hatırladım şimdi. Yanlış hatırlamıyorsam Erich Fromm bu kitabında sahip olmak’tan Olma’ya geçilmesi gerektiği üzerinde duruyordu ve bunu birey olmanın gereği olarak savunuyordu (sanırım).

Benzer kelimelerin Prechtel tarafından sarfedildiği yukarıdaki alıntıya baktığımızda tamamen farklı bir anlamla karşılaşıyoruz. Hesapsızca sahip olmak ve sahip olduklarının seni tanımladığı hatta bu dünyada var kıldığı bir bencillikten çıkılmasını savunurken Fromm, Prechtel, “olmak” fiilinin bulunmadığı bir lisanda “ilişkilerin” önem kazandığını vurguluyor; hiç bi şey tek başına “olamaz!” diyor. Nereden nereye geliyoruz değil mi? Aynı kelimeleri ve cümleleri şimdi farklı bir açıdan anlayalım mı anlamayalım mı ne dersiniz?

Spiral döndü dolaştı İkinci düşünce katına ulaştı (en azından şuan benim için):

Yeşil mimin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarark hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür.

Her dalga aşar ve içerir. (benim Oyun Kuramında bu kavram bariz biçimde tarif edilmekte ve “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır.) Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir. (Tamamı için tıklayınız)

Sesten yapılmışız

Mayalılar öteki dünyanın bize şarkı söylediğini söyler. Bizler onun şarkısıyız. Sesten yapılmışız ve ses bu dünyayla öteki dünya arasındaki süzgeçten geçerken kuş, çimen, masa şeklini alır – bunların hepsi sesten yapılmıştır. İnsanlar, kendi sesiyle öteki dünyayı besleyebilir, oradakilerin büyümesini ve şarkı söylemeye devam etmelerini sağlayabilir.

Jensen: “Onlar “ kim?

Prechtel: Bize şarkı söyleyenler. Onlara tanrılar ya da ruhlar da diyebilirsiniz. Mayalılar onlara kısaca “onlar” adını vermişti.

Jensen: Eski bir Aztek deyişi var, seneler önce okumuştum: “Bu dünyaya yaşamak için geldiğimiz doğru değil. Biz buraya uyumaya ve düş görmeye geliyoruz.” Bunu anlamama yardımcı olabilir misiniz? Merak ediyorum.

Prechtel: Rüya gördüğünüzde, öteki dünyayı hatırlarsınız. Tıpkı yeni doğduğunuzda yaptığınız gibi. Uyanıkken, öteki dünyanın rüyasının bir parçasısınızdır. “Uyanık olma” halinde, geldiğim dünyayı beslemek için benden biraz zaman harcamam beklenir. Benzer şekilde, ölüp de bu dünyadan ayrılıp diğerine geçtiğimde, bu rüyayı o rüyada yaptığım şeylerle beslemem gerekir.

Rüya görmek uyuyan insanı iyileştirmekle alakalı değil: devam edebilmesi için bütünü besleyen, diğer dünyayı hatırlayan kişiyle alakalı. Yeni Çağ, Mayalılardan beklediği rağbeti göremez; çünkü onlar için kişinin kendini keşfetmesi ancak bütüne hizmet ediyorsa iyidir.

Jensen: Mayalıların borç kavramı nereye uygun düşüyor?

Prechtel: Hristiyanlar ilk günahla doğdukları gibi, Mayalılar da ilk borçla doğuyor. Maya dünya görüşüne göre, her birimiz bizi yarattığı için, var olmamız için şarkı söyledikleri için öteki dünyaya borçlu bir şekilde doğarız. Bu borç ödenmelidir; yoksa alacağını hayatlarımızdan alacaktır.

Jensen: Kişi borcunu nasıl geri öder?

Prechtel: Size hayat verene bir hediye vermelisiniz. Gerçekten bir ödemeden söz ediyorum. Bir köyün ruhsal ekonomisidir bu.

Eski öğretmenim şöyle söylerdi: “gölün ortasındaki küçük bir kaya üzerinde oturmuş şarkı söylüyorsun ve senin şarkın ruhların yaşadığı kıyılara dek ulaşan bir dalga yaratıyor. Dalga kıyıya ulaştığında sana geri dönen bir yankı yaratıyor.. O yankı ruhsal beslenmedir.” Bir hediye yolladığınızda onu her yöne doğru yollarsınız. Sonra da size her yönden geri döner.

Jensen: Karmaşık bir desen oluşuyordur herhalde, çünkü siz şarkınızı yolluyorsunuz , komşularınız da kendi şarkılarını yolluyor, bütün o dalgalar üst üste biniyor olmalı.

Prechtel: Öylesine karmaşık ve büyük bir ağ ki insan zihni kavrayamıyor… Neyin nereye bağlandığını kimse bilmiyor.

Noel ve Nardugan

Noel ve Nardugan
Doç. Dr. Haluk Berkmen
Yeni yılda pek çok ülkede Noel Agacı gelenek olarak süslenir. Bu gelenegin kökeninde
hediye getiren Noel baba inancı bulunmaktadır. Yeni yıl yaklasırken bir çam agacı süslenir ve
altına hediyeler yerlestirilir. Bu gelenegin kökeninde !slamiyet öncesi Asya Türklerine ait
Hayat Agacı inancı bulunmaktadır. Asya halkının süslemek için seçtigi akçam, kısın dahi
yapraklarını dökmeyen ve daima yesil kalan özelliginden dolayı “hayat agacı” olarak
isimlendirilmisti. Halen ülkemizde istek ve beklentilerini bir kâgıda yazıp yatır oldugu inanılan
kisilerin mezarlarındaki agaçlara takmak gelenegi devam etmektedir.
Asya Türkleri gecelerin kısalıp günlerin uzamaya basladıgı dönemde akçam agacını süslerler,
ates yakıp etrafında dans ederlerdi. Bu gelenek halen devam etmekte ve Nardugan
Bayramı adıyla bilinmektedir. ‘Nar’ ates ve ‘dugan’ dogan demek oldugundan Nardugan
“dogan günes”, yani uzayan gün anlamını tasır. Hayat agacına baglı bir diger inanç da bu
agacın gögü tuttugu ve gögün insanların üstüne çökmesine engel oldugudur. Noel agacı
süslemesi de Asya kökenli olup, Türklerin Avrupa’ya hediye ettigi bir kadim inançtan
türemistir.
Hayat Agacı inancının Asya kökenli oldugunu Amerika yerlilerinde de bulunmasından
anlıyoruz. Amerikan Navajo halkına ait alttaki çizimde kutsal agaç merkezde bir kare içinde
bulunuyor. Kareyi çevreleyen küçük boyda çizilmis olan kadınlar ellerinde demetlerle agaca
dua ediyorlar. Asya’dan Amerika kıtasına göç etmis bu insanların bir doga dini sayılabilecek
olan samanlıga inandıkları biliniyor. Kızılderili dedigimiz bu insanların günes dogarken
yaptıkları ayinler ve tüm bitkilerin ruh tasıdıklarına inanmaları Asya samanlıgının devamıdır.
Altta sagda görülen akçam agacı bir Asya Türkünün isledigi halıdır. Üzerinde süsler ve
etrafında uçusan kuslarla kutsal birçok kavram içeriyor. Agaçtaki süsler gökteki yıldızları
simgeliyor. Böylece, dümdüz bir direk gibi yükselen agaç gögü tutmakta oldugu kavramını
aktarılıyor. Ayrıca agacın çevresindeki kuslar manevi saman uçusunu da hatırlatıyor.
Noel sözü Fransızca ‘nouvelle’ yani ‘yeni’ sözü ile ilgili oldugu ve ‘Yeni Yıl’ kavramının
Nardugan bayramından batıya geçtigi anlasılıyor. Bu gelenegin Asya halkları tarafından
Anadolu’ya tasınmıs oldugunu da görüyoruz.
Anadolu’da kutsal hayat agacının kadim dönemlerden beri önemli bir simge olarak devam
ettigini görüyoruz. Alttaki resimde solda (1) görülen Hitit kabartmasında iki boga-insanın
arasında hayat agacı görülüyor. Basları üzerinde de kanatlı günes simgesi bulunuyor.
Kabartmanın çizimi ayrıca belirtilmistir (Kaynak: Hitit Günesi, Sedat Alp, Tübitak yayını,
2002, sayfa 27).
Ortada (2) görülen hayat agacı bir Selçuk kabartması olup, Erzurum’daki çifte minareli
medresenin duvarını süslüyor (Kaynak: Anadolu’nun Selçuklu Çehresi, Semra Ögel,
Akbank yayını, 1994, sayfa 113).
Sagda ise (3), dogu Anadolu’da ileri bir kültür gelistirmis olan Urartu inancında hayat
agacından meyve toplayan iki kisi görülüyor (Kaynak: Anadolu Arkeolojisi, Veli Sevin, Der
yayını, 2003 sayfa 221). Bu çizimde toplanan nar meyvesi ile Nardugan sözündeki ‘nar’
kavramı arasında iliski düsündürücüdür.
Fuzuli Bayat’ın Ana Hatlarıyla Türk Samanlıgı baslıklı kitabının 92. sayfasında hayat
agacının aynı zamanda bir saman agacı oldugundan söz eder:
Cennette yerlesen iyi ve kötüyü idrak etme agacının meyvesini
yemekle insan, yasagı bozmus ve ölümsüzlükten ölüme terk
edilmistir. Saman agacı ilk mükemelligi simgeleyen cennet
agacıdır ki, inisyasyonda baslangıç bilgiye sahiplenmek anlamı
içerir.
Hayat agacının Osmanlılardaki anlamını anlatan Nevill Drury (Kaynak: Shamanism,
Element yayını, 1996, sayfa 39) söyle der:
Osmanlı Türkleri bir-milyon yapraklı hayat agacından söz
ederler. Her bir yaprakta bir insanın kaderi kayıtlıdır. Bir insan
öldügünde bu agaçtan bir yaprak düser.
Ayrıca Viking inancında Yggdrasil agacı vardır ki, bu da Hayat Agacı kavramının kuzey
Avrupa kültüründeki devamı olması mümkündür. Alttaki çizimde Hayat Agacı olan Yggdrasil
agacının yanında duran tanrı Odin görülüyor. Odin, Asya tanrısı olan Ülgen olabilir.
Her ne kadar resimdeki agaç bir çam agacına benzemiyorsa bu agacı anlatan kaynakta
sürekli yesil kaldıgı ve ‘urd’ üzerinde durdugu yazılıdır. Urd sözü de ‘yer’ ile iliskili olup
Yggdrasil’in Yggd sözü ile Yurd  Urd  Erde  Earth sözleri arasında yakın iliski oldugu
görüsündeyim. Yurd aynı zamanda çadır demek olup zamanla ülke anlamlarına dönüsmüs
olabilecegi kuvvetle muhtemeldir. THE PROSE EDDA adlı eserinde Snorri Sturluson, !zlanda
dilinde Yggdrasil agacından söz eder. Bu eser !ngilizceye 1916 yılında ARTHUR GILCHRIST
BRODEUR tarafından çevrilmistir.
Kitabın önsözü su cümle ile baslıyor: “Near the earth’s centre was made that
goodliest of homes and haunts that ever have been, which is called Troy, even that
which we call Turkland.” Çevirisi: “Dünyanın merkezine yakın, avlanmaya uygun
olan mükemmel insanların yasadıgı, adı Troy olarak bilinen fakat bizim Türk-Ülkesi
dedigimiz bir bölge vardı.”

Yazının aslı ve özellikle resimler için bakınız:

http://www.halukberkmen.net/pdf/158.pdf