Rüzgarlı bir gün…

Hava rüzgarlıydı, gökyüzü çok da karanlık olmayan bulutlarla kaplanmıştı. Kadın, kafeye geldiğinde denizin kıyısında açıktaki masaların hepsi boştu. İnsanlar az önce serpeleyen yağmurun etkisiyle içerilere kaçışmış olmalıydı. Gürültü ile çınlayan kapalı kısma şöylece bir göz attı. Nedense bugün içeride oturma havasında değildi. Hem rahmetli Duran Bey ona, yıllar önce daha gencecik bir kızken; “kurt dumanlık havadan hoşlanırmış!” Dememiş miydi?! Artık nesini görüp de yapmıştı bu tespiti bilinmez.

Boğazın hemen kıyısındaki masalardan birine doğru yürüdü. Sandalyeler ıslaktı. Gerideki garsonlardan birine seslenip kendisine bi yer kurulamasını rica etti. Suyun rengi tam Nil yeşili olmuştu, kabarıp kabarıp iniyordu. Arada minik dalgalar sivrilip beyaz köpükten başlarını gösteriyor, sabırsız bir kıpırtıyla çalkalanıyorlardı.

Hava rüzgarlıydı…

Çantayı yan sandalyeye bırakıp, kurulanmış sandalyeye oturdu. Kendisine menü getirmek için atak yapan genç delikanlıya, eliyle kalsın işareti yaparken, “bir filtre kahve lütfen” dedi. Aslında kahve filan içmek istemiyordu, hiç bi şey istemiyordu ama oturduğu sandalyenin kirasını vermeliydi. Üstelik filtre kahvenin fazlası da olmazdı. Yandaki masaya cesur bir genç kız geldi ve sandalyesini kadına ters çevirerek oturdu. Bu belirgin hareketiyle; “seninle dikkatimi dağıtacak kadar boş değilim, önemli bir şeyi düşünmeliyim şu an!” der gibi oldu.

Kadın onun arkasından yana sevencelikle gülümsedi. Herşeyin neden yapıldığını sormayı akıl ederseniz, hiç bişeyi size karşı tavır olarak algılayamıyabilirsiniz.

Determinizm üzerine kendisine onlarca mektup göndermiş olan arkadaşına gülümsedi. Sanki gözlerinin arkasında ikinci bir perde daha vardı ve orada başka ama birinciyle de ilintili başka bir film oynamaktaydı. İşte determinist arkadaşı, o perdede belirdiği için ona bakmış ve gülümsemişti o an.

Hava gerçekten rüzgarlıydı. İhtiyaten aldığı uzun portakal rengi şalı iyice boynuna boğazına sarmaladı. Deniz kokusu geliyordu buram buram, hatta arada rüzgarın sıçrattığı minicik bir damladan tuzunu da yalamak olasıydı. Olağanüstü bir andı. Dört yandan zevklerle sarmalanmıştı yalnız kurt. Aslında kurt büyümüş kadın olmuştu.

…

 Öykünün tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=122

Kendi yazdığım öyküleri ya da kitapları sonradan okuduğumda ilginç noktalar buluyorum(sanki ben yazmamışım gibi!)  insanın bilinçaltının sürprizlerle dolu oluşuna tekrar tekrar hayran oluyorum. (Belki rüyaların sunduğu sembollere -yorucu olmalarına rağmen, bunu dünyada görmeyen kimse kalmasın istiyorum. Onların sevinçlerine şehadet etmek kadar büyük bir mutluluk yok şu an- aynı sebeple düşkünlük gösteriyorum). Aslında sembolleri okumak diye bir ders olmalıydı eğitim sistemimizde, hem de ilk okuldan başlayıp üniversite sonuna kadar muntazaman yer almalıydı müfredatta; ama bu öyle bi müfredat ki, her sınıfta her ders yeniden düzenlenecek sihirli/teknolojik bir yapıya sahip olmalı. Öğrenirken öğreten, sürekli güncellenen, bir diğer değişle, her an kendini yeniden dölleyen bi şey?

Sembol deyince, az önce bir film izledim; stardust yani Yıldız Tozu…

                             

Film başladığında çok önceleri kitabını okumuş olduğumu derhal hatırladım tabi; fakat o zamanki bakışımla beğenişim ile şu andaki hayranlığım arasında uçurumlar var dostlar. Film baştan aşağı sembollerle inşa edilmiş, görkemli bir yapı, hayır hayır, çok çelimsiz kalıyor bu kelime; adeta insanlığın gözünden varoluşa sunulan benzersiz bir sunak. Mükemmelsiniz siz: yazar Neil Gaiman, yönetmen Matthew Vaughn, yapımcılar, muhteşem oyuncular ve tüm emeği geçenler, teşekkürler, çok teşekkürler.

Self’le İlişki

…

Daha önce de işaret ettiğim gibi, bireyleşme süreci, başkalarının papağana benzeyen her türlü taklidini dışlar. Zaman zaman bütün ülkelerde insanlar içsel önderlerin temel dinsel yaşantılarını birtakın “dış” ya da törensel yöntemlerle taklit etmeye çalışmış, bu yüzden de “taşlaşmış”lardır. Büyük ruhsal önderi izlemekonun yaşamında sürdürmüş olduğu bireyleşme sürecinin tarzını kullanıp kopyalamak değildir. Daha çok onun başardığı gibi, aynı cesaret ve dürüstlükle kendi içsel yolunu izlemektir.

Bilinçdışının işaretlerini anlayabilmek için kişi kendini yitirmemelidir. Gerçekten de egonun normal yolda işlev görmeyi sürdürmesi yaşamsal önemdedir; çünkü ancak bilinçli bir insan olarak mükemmel olmadığımın bilincinde kalabilirsem bilinçdışının önemli içerik ve süreçlerini algılayabilirim. Ama bir insan kendisi ile evrenin birliği duygusunun gerilimini, o sırada yalnızca zavallı bir dünya yaratığı iken nasıl kaldırabilir? Bir yandan kendimi sadece istatistik bir sayı olarak algılarsam, yaşamımın hiç bir anlamı kalmaz. Ama öte yandan kendimi çok daha büyük bir şeyin sadece bir parçası sayarsam ayaklarımı sağlam basmayı nasıl sürdürebilirim? Bu içsel zıtlıkları içimizde birine ya da öbürüne düşmeksizin birlikte tutabilmek gerçekten çok zordur.

Kişi kendi bilinçdışının isteklerine uymaya çalıştığında yalnız kendine uygun olanı yapamaz, aynı şekilde sadece çevresinin isteklerini de yerine getiremez. Bu arada kendini bulabilmek için sık sık kendi gurubundan; örneğin ailesinden, eşinden ve öbür kişisel bağlantılarından farklı düşmeyi de göze almak durumunda kalır. Bunun sonucu olarak kimileri, bilinçdışını gözetmenin kişiyi toplum dışı ve bencil yaptığını ileri sürerler (ki bu bana aynen oldu-Sibel’in notu). Ama aslında öyle olmaz; çünkü burada daha az bilinen bir başka gerçek, yani self’in kollektif ya da toplumsal yönü oyuna girer.

Pratik bir bakış açısından bu etmen, düşlerini belli bir süre izleyen kimsenin, kısa zamanda çoğunlukla çevresindeki diğer kimselerle olan ilişkileriyle uğraştığını fark etmesiyle ortaya çıkar.

Düş yorumunun buradaki işi, kişinin hangi özel alandakiuygunsuzluğunun söz konusu olduğunu ortaya çıkarmaktır. (Buna özne düzeyinde düş yorumu denir)

…

Bu yüzden çoğunlukla ruhça birbirine uyan, aynı zihniyete sahip kişiler birbirlerini bulurlar ve bu guruplanış bütün dış toplumsal, örgütsel düzenlemelerden bağımsız olarak işler. Birleştirici unsur bilinen iliki, çıkar ortaklıkları değil, self aracılığıyla oluşan bir  bağdır. Böyle bir gurup başkalarıyla mutlaka çatışma halinde değildir. Yalnızca “özel” ve “başka”dır.

-devam edecek-

Jung-İnsan ve Sembolleri Kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Rüya Görüşmecisi Olmak

Çalışmanın konusu:

Rüyalar, gerçekten düşündüğümüz ve hissettiğimiz şeyi bize anlatırlar, düşündüğümüzü ve hissettiğimizi ileri sürdüğümüz şeyi değil. Uyanıkken kendi kendimizi körleştirebilir ve bir budala yapabiliriz; ama uyurken bunları asla yapamayız!

Rüya Nedir?

Hayatımızın yaklaşık üçte birini uykuda geçirmekteyiz. Bu da 60 senelik bir ömrün 20 senesi demektir. Uyku günlük çalışmalardan yorgun düşen insan bedeninin ve sinirlerinin dinlenme zamanıdır. Kimi araştırmacılara göre rüyalar uyku sırasında beyinde görülen etkinliklerin bir yan ürünü yalnızca; kimilerine göreyse insanların bilinçaltının kişiliklerinin geri planda kalmış yönlerinin kendine çıkış yeri bulduğu özel bir durum.Rüya araştırmaları denilince çoğu insanın aklına ilk gelen ad Sigmund Freud olsa gerek. Freud ‘a göre rüyaların amacı günlük yaşamda bastırılarak bilinçaltına atılmış ilkel çoğunlukla da cinsellik ve saldırganlıkla ilgili isteklerin dışa vurulmasıydı .Rüyalarda geçen ögelerin birçoğu sembolik bir biçimde bu bastırılmış istekleri gösteriyordu.Bu sembollerin gizli anlamlarını bulmak ve kişinin bastırılmış duygularını ortaya çıkarmaksa psikanalistin işiydi.20.yüzyılın başlarında neredeyse Freud kadar popüler olan bir başka rüya kuramcısı  Carl Güstav Jung, Freud’un bu görüşünü reddetmiş ve rüyaların işlevinin tamamlayıcı olmaktan çok dengeleyici olduğu görüşünü ortaya atmıştır.Yani insanların yaşam biçimlerinin getirdiği kısıtlamalar sonucu kişiliklerinin ortaya koyamadıkları yönleri rüyalarda ortaya çıkıyordu.Rüyalarda geçen semboller bilinçaltından gelen zihinsel görüntülerdi ve yadsıdığımız ya da endişe duyduğumuz yönlerimizi tanımamıza ve kabullenmemize yardım ediyordu.Bu sembollerin kökenindeJung ‘un “ortak bilinçaltı”olarak adlandırdığı bilinçaltının doğuştan gelen başka insanlarla ortak bölümü vardı.Analistin işiyse rüyalarda geçen bu “arketip”sembolleri yorumlayarak kişinin gelişimine katkıda bulunmaktı.Doğum ölüm ay yıldızlar kahramanlık büyü güç tanrı şeytan yaşlı bilge gibi sembollerin örnekleri rüyalarda olduğu kadar söylencelerde peri masallarında çeşitli dinlerde de görülebiliyordu.Jung ‘a göre insanlar rüyalarındaki simgeleri gözlemeyi ve bunların içeriğini bilinçli bir biçimde yorumlamayı öğrenerek onun “birey olma”olarak adlandırdığı daha yüksek bir bilinç düzeyi kazanma sürecini başlatabilirlerdi.

Herkes rüya görür mü?

Evet diyor uzmanlar, hatta bazı evcil hayvanlar üzerinde yapılan incelemeler onların bile rüya süreçleri olduğunu düşündürüyor. Öyleyse ben rüya görmüyorum diyenlerin bir hatırlama sürecine ihtiyaçları var.

Rüyalar bir köprü vazifesi görür…

Rüyalar tıpkı ruhumuzdan gelen bir mektup gibidir; güç bilgi yaratıcılık ve sağlık kaynağıdır. Eğer rüyalarımızı göz ardı edersek kendimizi Paul Solomon’un kaynağının “herkes için erişilir olan ama çoğu insanın farkında olamadığını” söyledigi zekadan yoksun bırakmış oluruz.

Bu zeka ile ilişkiye geçmek için psişik kahin ya da telepatik olmamız gerekmez. Gereken tek şey sezilerimize hayalimize ve özellikle rüyalarımıza kulak vermektir. Rüyalar tanrıların dilidir ve bu anlam ve mecaz açısından zengin dil bizi uykudan yaşama uyandırmaya yöneliktir.

Psikolog Erich Fromm rüyaları unutulmus bir dil olarak görür ve geçmisin insanlar için rüya ve hayallerin zihnin en önemli ifadeleri arasında olduğunu söyler. Ona göre rüya sembolleri evrensel geleneksel ya da rastlantısaldır. Rastlantısal semboller kişiseldir ve bireysel çağrışıma ilişkindirler. Geleneksel semboller ise tek anlamlıdır. Evrensel sembollerin -örneğin günes- sıcak ve ışık gibi evrensel anlamları vardır. Fromm rüyaların anlamsız veya ilgiye değmez olarak göz ardı edilmelerinin sebebinin onların bizi rahatsız etmesi olduğunu söylemistir; rüyada gördüğümüz kişi bizim gündüz vakti oldugumuza inandığımız kişiyle uyumlu değildir. Fromm şöyle diyor : “Çelişkili gerçek şudur ki, rüyalarımızda daha az mantıklı ve daha az terbiyeli olmamıza rağmen daha akıllı ve daha mantıklıyız.”

Rüya görüşmecisi olmayı öğrenmek ister misiniz?
Neden yorumcu, analizci değil de görüşmeci?

“Çünkü; rüya görüşmesi, kuramdan çok yöntem üzerine yoğunlaşır, farklı kuramsal inanışlara sahip kişiler tarafından kullanılabilir” der Gayle Delaney. Rüya görene (ya da kendinizle görüşme yapıyorsanız kendinize), rüya görenin hayatındaki konumunu ve insanlara olan metaforik benzerliklerini haber veren ve rüya imgelerini bulan sorunlarla ilgili soru sormayı öğrenerek, önyargılı yorumlarla rüya göreni zorlamaktan kaçınabilirsiniz.

Görüşmeci olmayı öğrenerek;

Önce çevrenizdekilerin ve giderek kendi rüyalarınızı geri kazanabilirsiniz. Hayatınızın kaybolduğunu düşündüğünüz yirmi yılı, kazandığınızı düşündüğünüz kırk yılını aydınlatmak için kullanılabilir.

Not: Rüyalarda “birleşim Noktamız” kayıyor, bu sebeple bilinçli bulunduğumuz noktadan farklı gerçeklik seçeneklerine kolaylıkla (ve acısız/tehlikesizce) seyahat edebiliyoruz. (Birleşim noktası için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=900 ). Bildiğiniz gibi rüyalarımızın çoğu kişisel bilinçaltı bölgemizden geliyor ve bunların sembol lisanını çözerek mesajı bilinçli alana aktardığımızda farkındalık alanı artmış oluyor. Rüyaların bir kısmı ise daha alttaki kollektif bilinçaltından geliyor ki bunların  çok zengin bir olasılıklar perspektifi var. Burada  haberci rüyalar, kozmik rüyalar diyebileceğimiz çeşitlilikler mevcut. Bu bölgeden gelen rüyalarda arketip (özresim)leri de iyi tanıyıp mesajı çözmek lazım, bazen çok net oluyor fakat bazen de pek ustalık gerektiriyor.