Donnie Darko

80’lerin sonunda geçen öyküde, Donnie Darko adında 16 yaşında bir genç, bazı gerçek olmayan görüntüler görmeye başlıyor. Özellikle de tavşan kostümlü bir adam beliriyor sık sık. Çevresiyle uyum sorunu yaşayan genç, ailesinin ve okulun kendisi için çizdiği yoldan ayrılıp, esrarengiz misafirinin izinden gidecektir… Yönetmenin ilk filmi olan Donnie Darko, 2001 Sundance Film Festivali‘nde gösterildi. Filmin son derece başarılı web sitesi ise En İyi Web Sitesi ödülü aldı.

David Lynch‘in izinden giden genç yönetmen, yıllarca konuşulacak bir film ortaya koydu. Kaçırmamak da yarar var..!

Yıllar önce görmüştük bu filmi, o sıralar xasiork Ölümsüz Öyküler Kulubü’nde pek çok genç arkadaşımızla irdelemeye çalıştık. Gerçekten de bir iki kez izlemekle içinden çıkılamayan Lynch filmlerini anımsatıyor. Aynı zamanda “burada bişey var” diye bir iç tepi de uyandırıyor ve sizi üzerine gitmeniz için tahrik ediyor. Genç yönetmenin, Linch’i iyi tahlil etmiş olduğu belli. İnsanın tepesine bi uçak motoru düşmez kolay kolay ne de olsa!

Nerden aklıma geldi şimdi durduk yerde?

Ah bi bilsem!

Tanrılık sapıtma: Aşk

Hayır, insanın bir aşıkı oldu mu, bu sapıtmıştır ötekinin aklı başındadır diye, aşksız bir adamı aşıka üstün tutmamalıdır. Sapıtmanın kötülük olduğu açık açık bilinseydi böyle konuşmaya hak verilirdi; Halbuki en büyük iyilikler bize muhakkak bir tanrı vergisi olan sapıtmanın aracılığıyla gelir. Delphosi’nin kadın bilicisi, Dodone’nin kendi kadın rahipleri, Hellas’ı devlet işlerinde olsun, halkın özel işlerinde olsun bir çok önemli hizmetleri sapıtma halinde- iken gördüler; Akılları başlarında olduğu zaman ya pek az şey yapabiliyorlardı, yahut hiç bir şey.

 Tanrı vergisi bir seziş sayesinde Sybilla ve daha nice kimseler birçok insanlara birçok defalar gelecekte tutacakları doğru yolu önceden göstermişlerdir. Bunları sözünü etmek herkesin bildiği şeyler üzerinde oyalanmak olur. Fakat şu nokta gerçekten dikkate alınmaya değer; Kelimeleri yaratmış olan eskiler Mania’yı (Karşılığı sapıtma olan kelime ya da aşk) çirkin ve ayıp bir şey anlamında kullanmadılar. Böyle olsaydı sanatların en güzeline geleceği öğreten sanata, o kelime ile ilgili olarak Manike derler miydi? Ona bu adı verdiler, çünkü Manianın bir Tanrı vergisi olarak, gerçekten güzel bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Şimdikiler bu kelimelerin içine bir t sokuşturarak, Mantike ( bilicilik bilimi, tanrılar bilimi anlamında da- kullanılırdı) sözünü vücuda getirdiler.

 Kendinden geçmenin ve sapıtmanın Musa’lardan gelen bir üçüncü çeşidi vardı. Bu, ince ve temiz bir ruhu ele geçirdiği  onu uyandırır, önüne katar ve eskilerin gördüğü sayısız büyük işleri lirik veya başka cinsten şiirlerde coşkun bir dille anlatarak, gelecek nesillerin eğitimini sağlar. Biri, sadece nazımda ustalığın iyi bir şair  olmaya yettiğini sanıp Musa’lardan gelen sapıtmayı içinde durmaksızın şiir kapısına yanaşmaya cesaret ederse, ancak yarım yamalak şair olabilir; Çünkü ilhamlı bir insanın vücuda getirdiği şiir, daima, heyecansız bir insanınkini gölgede bırakır.

 Sana daha başkalarını da söyleyebilirim ama, bize Tanrılardan gelen sapıtmanın bütün güzel neticeleri işte bunlardır. Öyleyse, sapıtmadan dehşet duymaktan sakınalım ve kendini tutabilen aşığı sapıtmış aşığa üstün tutmak gerektiğini iddia edenler karşısında şaşkınlığa düşmeyelim. Bu tür iddia sahibi olanlar, bahsi kazanabilmek için, Tanrıların, aşığa ve sevgilisine aşkı, onların iyiliği için vermediklerini ispat etmelidirler. Bizde, buna karşı aşk denilen bu sapıtmayı  Tanrıların, aşığı ve sevgilisini son derece mesut etmek düşüncesiyle verdiklerini ispat etmeliyiz. Şüphesiz  bu ispatımıza bilgiçler inanmayacaktır; Fakat bilgeler inanacaklardır.

 Öyleyse her şeyden önce, Tanrılık olduğu kadar insanlık da olan ruhun tabiatı hakkında, hem kendi eylemlerini, hem de kendine gelen etkileri göz önünde bulundurarak, gerçek bir fikir edinmeye çalışalım.

Sokrat’ın Phaidros ile söyleşisi‘den özetleyen Sibel Atasoy

Özetin bütünü için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=132

Whale Rider

Az önce Whale Rider – Balinanın sırtında filmini izledim, mükemmeldi. Seyretmeyenlere tavsiye ediyorum. Withi ihimaera nin romanindan yonetmen niki caro tarafindan senaryolastirilarak cekilmis olan bir Yeni Zelanda filmi.

Balina tarafından oraya getirildiklerini düşünen bir kabile, onun şaman şefi ve torunu Pai’nin duygu yüklü öyküsü ve şamanik ritüellerinin kızılderili  ve Aborjin benzerlikleri seyredilmeye değerdi. Birbuçuk saat gözümü kırpmadan nasıl geçti anlayamadım. 

Kabile şefi Koro’nun erkek ikizleri ölünce, Koro, kızı Pai’yi geleceğin lideri olarak görmek istemez. Pai olgunlaştıkça, Koro, kabile için bu talihsiz durumun kızının doğumuyla başladığına dair kendini ikna eder ve kabilesindeki insanlara, oğullarını kendisine getirmesi ve yeni liderlerini bu çocukların içinden seçeceğine dair bir çağrı yapar. Pai, Koro’yu çok sevmektedir; ancak bu yüzyıllardan beri süregelmiş geleneğe bir son vermek için onun karşısında durması gerekmektedir.

Son zamanlarda kıyılara vuran balinaları hatırlatan görüntüler de vardı filmde, gerçi oradaki sebebi belliydi, Pai bilmeden çağırmıştı onları. Acaba reel dünyada neden kıyılara yaklaşıp ölüm riskini göze alıyorlar? Çıkardıklar seslerle dünyamızla ilgili bazı denge işlemlerini gerçekleştirdiklerini de okumuştum bir yerde. Gerek balinalar gerekse yunuslar bence hala gizemini tam çözemediğimiz varlıklar. Bu konuda daha çok bilgisi olanların bizimle paylaşması için çağrı yapıyorum, belki sesim ilgili kişilere ulaşır. 🙂

İkinci ses

Tabi şimdi “ikinci” oldu o ses. Sanırım küçükken ben oydum, yani ilk sesti benim için. Tam olarak hangi tarihte ya da hangi olayla “ikinciliğe” kaydı bunu hatırlayamıyorum, sanırım ilk gençlik yıllarında ikinciliğini farketmeye başladım. Onun söylediklerini hemen kimseyle paylaşamayacağımı artık öğrenmiştim. Deli ya da tuhaf karşılanmanın menfaatime uymadığını da fark etmiştim. Ayrıca hangi nedenle olursa olsun o kadar göz önünde olmayı/farkedilmeyi de istemiyordum o zamanlar. Çevremde bi garip şeyler vardı, insanlar bana göre son derece gereksiz şeyler yapıyorlar, sürekli boş ve anlamsız tekrarlarla konuşuyorlardı, üstelik bunu onlara söyleyerek kızmalarını ya da beni aforoz etmelerini göze alacak durumda değildim.

Böylece tamamiyle kendi iç dünyama gömüldüm. Deli gibi okurdum, düşünürdüm, ilişki mekanizmalarını çözmeye çabalardım, konuşamadığım için yazardım. Dıştan bakıldığında normal görünmek için çabalarım oldukça başarılı olmuştu, tam olarak normal denmese de biraz içe kapalı fakat sorumluluklarının bilincinde, başarılı sayılabilecek bir eğitim sürdüren, uyumlu ama asosyal bi kız imajı oluşturabildim. Yine de bunu başarabilmeyi anneme ve babama boçlu olduğumu şimdi görebiliyorum. Babam beni (hatta ikinci sesimi) gayet net olarak görebiliyordu, hep gördü ve beni saatlerce dinleyerek teşvik etti. Annem ise istese foyamı gözler önüne serebilecekken bunu yapmadı ve görmezden gelerek normal olma çabama katkıda bulunmuş oldu.

Daha sonraları bu imaj benim pek de kontrolümde olmayarak biraz farklılaştı; insanlar artık beni çok hırslı bulmaya başladılar, sanırım iş hayatındaki tesadüfi fakat bi o kadar da hızlı yükselişim, hala sosyal aktivitelerden kaçıyor oluşumu bu kez “içe kapanık” tanımından çıkarıp “kendini beğenmiş”e transfer etmişti.  Yaşım büyüdükçe, kendine güvenen, amansız iş kadını, herşeyi bilen ukala, duygu yoksunu sert biri olarak tanımladılar. Ki bence öyle görünmesi de normaldi galiba. Bu dönemlerde o ses çoktan ikinci ses olmuştu zaten. Üstelik zaman zaman takışmaya başladık, hep doğru söylüyordu ve bu sinirimi bozuyordu. Fakat yine de onu defetmek (buna gücüm yeter miydi şüpheli!) bir an bile aklıma gelmedi. Her zaman öylesine özgün, net, olgun ve hayal ötesi egzantrik şeyler anlatırdı ki, insan böyle bişeyi ters düşse bile feda edemezdi.

Bütün bu süreçlerde hala günde bir kitap bitirme hızımı devam ettiriyordum, fazlaca seçici değildim. Neden diye şimdi sorunca aklıma tek cevap geliyor, çok ama çok açtım, doyamıyordum bi türlü. Tarihi romanlar, sosyoloji, ekonomi, siyaset, bilim ve tabi polisiyeler en gözde konulardı benim için o yıllarda. Klasikler orta okul sıralarında çoktan bitmişti. İnsanların neyi önemsedikleri, neye ağladıkları ve güldükleri ilginçti benim için, açıkçası bu kitaplar ikinci  sesim için insana dair herşey gibi uzak bir sis perdesinden görünen muğlak, tuhaf şeylerdi. Aslında romanlar onu pek ilgilendirmezdi, onları kendim için okurdum. O diğer konuları severdi.

Sonra o kırılma anı geldi… Artık insanların beni gördükleri o tipten illet ettiğim yıllardı. Aslında o imajın bilerek bazen de bilmeyerek giymiş (giydirilmiş) olduğum bir palto, dış kabuk olduğunu herkese anlatmak işime gelmedi, daha doğrusu anlatamayacağım belliydi. Kimse belleklerindeki sibel imajını değiştirmeye niyet edecek denli beni sevmiyordu, belki de bunu yapacak vakitleri, enerjileri yoktu. Herkes meşgul bi de benimle mi uğraşsınlar (o zaman en sık tekrarladığım cümleydi sanırım).  Onları fevkalade haklı bulduğumdan, o kırılma anında hepsini kendi kabuğumla birlikte terk ettim.

Kırılma anı tam olarak ne zamandı onu da bilmek zor, fakat Richard Bach’ın sonsuza uzanan köprü kitabını okurken çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Onu benim gibi tuhaf bir yaratık olarak gördüğümden mi güç aldım, kimbilir. O güne kadar ben hala kendime “defolu mal” demeyi uygun buluyordum. Benim gibi başka birinin daha olması birden hani ne derler kanımı kaynattı 🙂

O sıralar, dünyadaki tüm kitapları okuyamayacağım, tüm filmleri seyredemiyeceğim gerçeği ile yüzleştiğim zamandır da. Bu benim için tam bir şok olmuştu. Denizden çıkmış balık gibi alık alık bakındım bir süre, çözüm çözüm diye dört dönüyordu zihnim. (İkinci sesim buna gülüyordu, hani bu zaten onun bildiği bişeydi de benim bunca geç aymamla alay ediyor gibiydi. Bu arada ikici sesim bana iş hayatında inanılmaz şeyler yaptırdı, müthiş keskin teşhisleri vardır, beni hep şaşırtmıştır. Resmen kulağımda sesi duyulur.)

Bulabildiğim çözüm şuydu; artık seçerek okuyacaktım ve ikincisi boş şeyleri terk edip süremi çoğaltacaktım. Ve aynen uyguladım. Çok az parayla yaşanabileceğini fark etmem iyi oldu, bu süremi beş on kat uzattı. Kabuğundan çıkmış bir civciv olarak yeni bir hayata başladım. Eskiden kalan bir tek alışkanlığım, tanıdığım yoktu. Aynı bir bebek gibi dünyayı aslında ilk kez öğrenmeye başladım. Bu dönemler ikinci sesimle çok daha iyi anlaştığımız, gönüllüce alışveriş yaptığımız zamanlardır. Herhalde on yıl kadar sürmüştür. O dönemde okuduğum kitaplar ikinci sesimin kendini bulduğu şeylerdi, aslında onların tümünü zaten biliyordu fakat bildiklerine verilmiş isimleri öğreniyorduk. Aynı zamanda uygulamadan da geri durmadık, önümüze geleni yaşadık, duygularımızdan dersler çıkarmak hem zorlu hem de zevkliydi.

Sonra bir kırılma daha yaşadık. O anıyı “kontrat bitti” öykümde anlatmıştım. O günden beri ikinci sesimle kendi sesimi ayrıştıramaz oldum. Bakalım bundan sonra ne olacak? Sürprizlere açığım (azıcık bi çekincem varsa da onun olmasına da takmıyorum), hedefe odaklanmanın, hedefi yakalamayı engelleyici şey olduğunun farkındayım.   O sebeple sürpriz olsun bizim olsun 🙂

Kırılma Noktası için Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=375

Uzaydan Geldik Biz

MAL varlıklarını Hazine’ye bağışlamak isteyen, ancak dilekçeleri kabul edilmeyince Ankara’da bindikleri taksinin şoförü İzzet Erdem’e, içinde yaklaşık 40 bin TL tutarında para ve altın ile tapular bulunan çantayı bırakan çiftten Mustafa Solak anlatıyor:

Ankara’da ilk önce TBMM’ye, oradan Cumhurbaşkanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’na ve son olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na gittiklerini, çantayı kabul etmediklerini, yazılarını bıraktıklarını anlatan Solak, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“İşimiz bittikten sonra otele gittik. Otele iki ayrı şirketten kurye çağırdık. Götürmediler. ‘Vestiyerde unutalım, onlar götürsün versin’ dedik. Arkamızdan koştu geldi, çantayı getirdi. Ben TBMM’ye girerken yanımızdaki görevliye ‘Ankara’da kalacak bu para’ dedim. Görevli ‘Meclis almaz bu parayı’ dedi. Ben de ‘Çöpe atarım o zaman. Çöpe atacağım ama Ankara’da kalacak’ dedim. En son takcisi imdadımıza yetişti. Allah razı olsun. Taksi parasını verdiğim taksiciye ‘Alın bunu Hazine’ye götürün’ dedim. Ondan sonra olaylar böyle gelişti. Parayı geri talep etmiyorum. Oyun mu oynuyoruz burada? Kimin ihtiyacı varsa devlet elini uzatacak. Biz hangi kişinin yardımına yetişeceğiz. Deniz Feneridir, Kızılaydır, bıraksınlar bu işleri, mallarını mülklerini versinler devlete. Devlet adil şekilde bunları dağıtsın. Neredeyiz biz ya, neredeye yaşıyoruz biz? Bilmiyorum ben nerede yaşadığımızı. Ben buralı, dünyalı değilim zaten. Bu şekilde dünyalı olamam ben. Uzaydan geldik, çatlak böyle, birşey yaptık işte.” (Milliyet)

Bu olay bence sıradan değil. Birçok açıdan ele alınıp incelenmesi lazım. Bu vatandaş ne yaptığını ve bunun çatlakça olduğunu zaten bildiği için ona aklından zoru var diyerek geçip gidemeyiz, konuyu kapatamayız. Benim bu beyanatta en çok dikkatimi çeken şey; “örnek olmak istiyoruz” sözü ve devlete duyulan (belki de bilinçaltımızda hepimizin deli gibi özlediği) güvenin vurgulanması! Bir üçüncü unsur ise paranın Ankara’da kalması için verilen mücadele! Memleketin kalbi…

Habere verilen tepkilere göz attığımda insanların şöyle eleştirdiklerini gördüm; “çocuk okutsunlar”, derneklere bağışlasınlar” “devlet bu işle uğraşır mı kardeşim!”, “yine beyin yıkama operasyonu” gibi şeyler. Oysa Solak çiftinin amacı başkalarına da örnek olmak. Burada bambaşka bişey var. Bu hareket hatırladığım kadarıyla kurtuluş savaşı zamanında yapılmıştı, kadınlar-erkekler parmaklarındaki nikah yüzüğüne kadar soyunup devlete vermiştiler. Gün o gün mü acaba diye düşündürdü beni…

Siz de görüşlerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Not: Tesadüflere inanmam, sosyolojik olgular çok çok uzun yıllar boyunca kişilerin bilinçaltında çakılı kalır.