Zeka küpü

9 yaşındaki dahi çocuk Ainan Cawley, periyodik tabloyu ve Pi sayısının 518 basamağını ezbere biliyor.

Singapur’da yaşayan İngiltere göçmeni bir ailenin oğlu olan Cawley, dünyanın en zeki çocuklarından biri olarak gösteriliyor. Küçük yaşına rağmen bilimin kimya, biyoloji ve fizik dallarıyla ilgilenen Cawley, 7 yaşındayken başarıyla tamamladığı yüksek öğrenim sınavlarından sonra şimdi de üniversitede kimya eğitimi alıyor. (milliyet)

Ben bu çocukların iç dünyalarını çok merak ediyorum. Ve tabi dış dünya ile bağlantılarını da…

IQ ve EQ dengeleri nasıl? Nasıl bir ailede doğabilmişler (bi göçmen ailesi tanımı hiç yetmiyor bana)? Bazen sırf bunları araştıran bir kurumda görevli olmayı arzu ediyorum. Kimbilir belki Yeni Dünya’da bana böyle bi iş verirler, belli mi olur 🙂

Rusya anılarından…

…

Geçen gün ilginç birşey dikkatimi çekti; ben kelimesi! Amerikalılarda yani  ingilizcede; I ve fakat okunuşu AY, rusçada ise YA… Hoş bir tezat değil mi? Bir lisandaki en önemli kelimenin böylesine gece gündüz gibisine birbirine öykünmesi ilginç.  Üzerinde biraz daha oynamak da mümkün, AY sesli harfle başladığı için dışa açık bir BENi gösteriyor sanki, oysa YA daha baştan dışa kapalı, içe dönük bir kişilik, tam da Ruslar gibi J

Özellikle Rus erkeklerinde garip bişeyler var. Kadınlar yine de daha normal görünüyor gözüme. Erkekler, hatta genç delikanlılarda bir çeşit kompleks var gibi geliyor bana. Mehmete sorduğumda o da bu gözlemimi doğruladı ama onun bulduğu sebep, burada hakimiyetin kadınların elinde oluşu idi ve kadınlar da erkeklerini beğenmiyorlardı! Belki de etkisi vardır, bilemiyorum. Zaten Rusların temeli köylü oluşları, bizim temelin de göçebe oluşu gibi. Herşey işlevsel, kaba, doğayla uyumlu bir sadelik içinde. Tuhaf bir yalıtılmışlıkları var. Bunda kominizmin ne denli etkisi var bilemiyorum. Zaten bu denli geniş bir ülkede, tamamı köylü olan bu insanları, komünizme kolayca adapte edebilmiş olduklarını sanıyorum. Ağır doğa şartları altındaki bu insanlar için ne farkederdi ki? Bence onların önem verdikleri yegane şey hayatta kalabilmek. Köylü tabirini bir aşağılama olarak kullanmadığımı özellikle belirtmek istiyorum. Hatta tam tersine birçok açıdan avantaj anlamına geliyor bu durum.

Örneğin bir gün dünya ekonomisinin başına bi iş gelse, Amerika, Avrupa gibi ihtisaslaşma üzerine yapılanmış ülkelerde insanların büyük bölümü ölür diye düşünüyorum. Çünkü otomasyon sistemi hayata hakim olmuş oralarda (bizim büyük şehirlerde de aynı durum var), kişi olarak bakıldığında hayata tamamiyle yabancılar. Oysa burda, Rusyada hemen herkes hayatta kalır; çünkü bunların uzmanlık alanı hayatta kalmak. Hayatın en gerekli evrelerinde profesyonelleşmişler. Yiyeceğini üretiyor, evini kendi yapıyor, tamiratlarını, eksiğini söküğünü her şeyini halen kendisi yapabiliyor.

Ne köylü ne şehirli olamayan milletimin ise bu durumlarda ne yapabileceğini tahmin edemiyorum. Muhtemelen gözüne iyi bir yer kestirip oraya göçecektir! J

Julia bi ara, eğer Moskovadan dışarı çıkarsam büyük bir hayal kırıklığı yaşayacağımı ima etmişti, tahsilsizlik, fakirlik anlamında söylediğini tahmin ediyorum.

Burada emek çok pahalı. Bu da demektir ki insanlar emeklerini satmakta gönülsüzler. Her halde komünizmin getirdiği bir alışkanlık olsa gerek. Devrimden sonraki nesilde inanç sıfır. Zaten o süreçte bütün kileseler yıkılmış. Glasnost’dan sonra yeniden yapılmaya başlanmış fakat sanırım yalnızca devrim öncesi yaşta kişilere  hitap ediyor. Beni hayrete düşüren fakat henüz doğrulayamadığım bir bilgi ise, Rusyada önemli ölçüde bir kitlenin Hitler hayranı oluşu! Burada Hitler’in doğum günü tatilmiş güya (diyorum ya bunu henüz doğrulayamadım) ve o gün büyük gösteriler oluyor, yolda sokakta görülen esmer tenli kişiler dayaktan geçiriliyormuş! Zaten dikta rejimi içinde doğup büyümüş bu nesiller için (Çarlık ya da kominizm farketmiyor) farklı bir yönetim modeli sanırım henüz pek yabancı.

Faşizmi seviyorlar mı onu kesin olarak bilmiyorum ama yabancıları sevmediklerini söyleyebilirim.

Yabancıları sevmek bize mahsus bişey galiba. Bizimki sevme boyutunu aşıp yalakalığa dönmüş hatta. Fakat köklerimizi düşününce son derece anlaşılabilir bir durum; zaten göçebesin yılda iki kez herkes sana yabancı! Tabi bir de Osmanlı dönemi var ki, eşi benzeri yok dünyada. Bir tarihçi, sosyolog ya da antropolog olmadığım için yorumlarımı pek ciddiye almamak lazım, benimki sadece kişisel çıkarımlar tabi. Osmanlılar ilginç bir yöntem benimsemişler. Büyümeyi, kendini başkalarına kabul ettirmek, kendi damgasını vurmak olarak değil, farklılıkları kabul edip bünyeye dahil etmek olarak algılamışlar. Dahice! E devlet politikası bu olunca, her ırktan her dinden insanlar birlikte yaşamak durumunda kalmış, üstelik anadolunun ve boğazların stratejik önemini de unutmamak gerekiyor, birlikte yaşayamadıklarımıza da yol oluyoruz zaten, bizden geçip gidiyorlar. Köprülük vazifesi ve onuru, işte bence bizi zenginleştiren de bu. Özetle, Türkiyeliye yabancı yok J

Bu durumda baştaki cümleye gerek kalmıyor, hani yabancıları sevmek bize mahsus demiştim ya… Bize yabancı yok ki zaten, fark yok, biz herkesle içli dışlıyız, yalakalık tabirim daha ziyade cumhuriyetin ilanından sonra, epey sonra ortaya çıkmış bir durum. Bunun sebebi de gayet açık zaten. Yeniyi yerleştirmek için eskiyi kötülemek gerekliği bilinen en eski ve  insani bir taktik! Bir gün içinde, binlerce yıldır edindiğiniz bilgiyle ilişkiniz kesiliveriyor. Bilgi birikimine ulaşamıyorsunuz çünkü alfabeniz değişmiş ve üstelik osmanlı dönemine var yansın edilen bir eğitim sistemi kurmuşsunuz. Yani bindiğiniz dalı kesmişsiniz. Ben dal şöyle güzeldi böyle harikaydı demiyorum, kör öldü badem gözlü olmadı, sadece kestik diyorum. Bu bir tespit. Böyle köksüz kalıverince ortada, bize düşen de artık avrupanın amerikanın yalakalığını yapmak oldu mecburen. Boşlukta kalamıyacağımıza göre birilerinin dalına binmek zorundaydık.

Bu konuda son olarak söyleyeceğim şu; bence elden gelen öğün olmaz, olsa da vaktinde bulunmaz. Bizim tez elden yapmamız gereken köklerimizle yeniden kucaklaşmak, bunun için Avrasya projesi pekala iyi bir başlangıç olabilir.

Julia benim rusça öğrenmek için gösterdiğim yoğun çabaya hayret ediyor. Niye öğreniyorsunuz diye sormuştu ilk günlerde, ben de bilmiyorum demiştim, artık bişeyleri mecburiyetten yapma çağında değilim, özgürüm, boşum, ne istersem onu yapıyorum. Aslında ben gençlikte bile ne işe yarayacağını bilmediğim bi sürü şey öğrenip kenara koyardım, ilginçtir daha sonra bunların inanılmaz işe yaradığı da görülmüştür. Şaşkınlıkla yüzüme baktı, ne güzel dedi. Belki yaşlanmanın da bi avantajı var diye geçirmiştir içinden J Rusça ilginç bir dil, bir kere kulağıma Türkçenin tersten okunuşu gibi geliyor! Ayrıca isim, sıfat ve fiillerin hepsi cinsiyetli! Bu dillere bakınca Türkçenin kullanışlı yapısını, cinsiyet ayrımının hiç bir yerde olmamasını yalnızca dille alakalı değil soyumuzun genel felsefesi olarak da yorumluyorum.

…

Rusya gezi Notları tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=83

Yampirik anlatım

İnsanların bişeyleri anlaması için doğrudan söylemek hiç işe yaramıyor. Bu söylediğimi tüm hayatı gözden geçirerek doğrulayabilirsiniz. O halde insanlara gerçekten nasıl ulaşılacak?

Bunun yolu taa şaman atalarımızdan beri hemen hemen hiç değişmedi, insanın bi şeye AYABİLMESİ için ona yampirik anlatım yapmanız gerekir, buna en iyi örnek şiir, şarkı, fıkra, meseldir.

Nedir yampirik anlatım?

Söylemek istediğiniz ana hususu, hiç bir şekilde sunumunuzun içinde doğrudan söylemezsiniz.

Günümüzde nerdeyse şiirin yerini almakta olan reklamlara bir de bu açıdan bakmanızı rica ediyorum. Sunumun (şiirde, reklamda,sanatta) görünen yüzeyinde abzürd sayılabilecek bir işaret vardır. Öylesine tuhaftır ki, size onu söylemediğini, altta başka bişeyi işaret etmekte olduğunu bilinciniz kavrar. Ve bu kavrama anı bi çeşit AYMAdır ve bunun farkedebildiğiniz için egonuz sizi kutlar  Böylece doğrudan söylendiğinde bi kulağınızdan girip aynı hızla diğerinden çıkan ana tema, sızdırma yöntemiyle içinize derinden etkileyici bir giriş yapar (bağlanış).

Rüyalarda aynı mantıkla bizi k-aydırmaya çalışıyor zaten, sembol dili bildiğimiz bütün insanlık tarihinin en başta gelen öğretme sistemidir.

Küçükken babam bi anısını anlatmıştı: Askerliğini yaparken zor derslerinden birine giren sert mizaçlı komutan bir gün sınıfa girip bi anısını anlatmaya başlamış. Anı uzadıkça bizim öğrenciler sevinçten dört köşe oluyorlarmış; “oh bu gün derse vakit kalmayacak” diye. Hikaye de öyle anlamlı ve zevkliymiş ki bi süre sonra bu fikri bile unutup öykünün içine girmişler. Derken zil çalmış, zaten öyküde o sıralarda bitmiş, komutan sınıftan çıkarken “böylece ‘karar verme sürecinde dikkat çekici unsurlar’ dersimizi de işlemiş olduk” deyivermiş. Sınıf ardından bakakalmış, kandırıldıkları için bi yeniklik hissi olmuş ama, iş işten geçmiş, jüri bunu duymuş! :)))

Hatırlarsanız Gurdjieff’in at-araba örneğinde, arabanın içindeki yolcu da sembol diliyle konuşuyordu: bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=434 ve Jung ömrünü bu sembolleri çözmeye adamıştı.

yampirik     : Eğrilmiş, eğri, yan, çarpık

 Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

Secret esintisi

– Bu esinti geçen yıllarda Türkiye’ye çarptığında, aşağıdaki parodiyi yazmıştım, günlüklerde gözüme çarptı, paylaşayım de gülün biraz dedim-

Selami- Yani sence secret’daki yöntem yanlış mı?

Bilge- Yooo öyle bişey demedim. Doğru söyleyerek ancak bu kadar saptırma yapılabilir!

Selami- Hiç bişey anlamadım!

Bilge- Secret’taki ana fikir neydi?

Selami- İsteklerimize kolayca kavuşabilmek

Bilge- Doğru. Üstelik anlattığı yöntem de doğru. Eğer insanlar ne istediklerini bilselerdi olayda bir saptırmadan bahsedilemezdi.

Selami- Nasıl yani? Ne istediğimizi biliyoruz tabii ki!

Bilge-İşte orası karışık Selamiciğim. Ne isteyeceğin sana dünyanın olması tarafından azmettirildi! İstediğini sandığın şeyler aslında istediklerin olsaydı, zaten yönteme bile gerek kalmazdı istediklerinin gerçekleşmesi için. İnsan şunu ya da bunu istediği zannına sahip yalnızca. Ve tabii bunlar gerçek olmadığından secrettaki yöntem doğru olmasına rağmen uygulama başarılı olmaz.

Selami- Kız Bilge yine ortalığı karıştırıyorsun ha!

Bilge- Hiç de değil, sen sordun.

Selami- Peki gerçek isteklerimizi kim biliyor? Madem kendimiz bilemiyormuşuz!!!

Bilge- Bak Selami, gerçek isteğimizi farkedebilmek için treni kaçırdık bi kere, yani dünyanın olması bizi bir kere yoğurdu, biz anne ve babalarımızın bayrağını taşıyan yarışçılar olduk. Gerçek isteğini bilen insan, daha doğmadan önce başlayan bir süreçte ve dört yaşına kadar oluşturulabilirdi. Bu fırsat hep kaçıyor. Ha merak etme birgün insanlar buna uyanacaklar.

Selami- E bu durumda, dört yaşını geçmiş insanlarda bi ümit yok yani?!

Bilge- Ümit yani fırsat her zaman vardır. İyi dinle şimdi, tabi eğer sırf dalga geçmek için sormuyosan.

Selami- Aman da aman Bilge hanımı dinleyin dostlar J Hımmm… Asma yüzünü şaka yaptım, vallahi dinliyorum be, aa delinin zoruna bak.

Bilge- İsteklerimize doğrudan ulaşım engellendiği için bu kez tersten gidebiliriz. Yani hoşlanmayarak zorla yaptığın her şeyi derhal bırakacaksın!

Selami- Bu kadarcık mı? Aman ben de bişey söyleyeceksin sandım, dağ fare doğurdu! İnsan zaten hoşlanmadığı bişey yapmaz ki, eğer yapıyorsa hoşlandığı bişeye ulaşmak için hoşlanmadığı bi şeyleri bedel ödemek üzre yapıyordur.

Bilge- Hah işte! Kandırmaca burda, oltanın ucunda sana gösterilen o şey, sana isteğin zannetirilen şeydir, seni avlamak için benliğine dışardan monte edilen bişey, küllen yalan! Bak tekrar söylüyorum; şu an hoşlanmadan yaptığın her şeyi derhal bırakacaksın, avcının elinden kurtulma şansıdır bu!

Selami- Diyelim ki bıraktık, sonra ne olacak? Gerçekten ne istediğimizi mi bulacağız?

Bilge- Hayır, o seni bulacak!

Selami- Hadi yaaa?! O kadar basit mi bu?

Bilge- hem de çok basit. Bak sana mekanizmayı anlatayım; bir şeyi istemeden/hoşlanmadan yaparken, bilincin o şeye doğru bu frekansı yayar ve sanki o şeyi geri doğru iter. Fiziken yapmak istersin ve bilincinle itersin. O şey de şaşkınlığa düşer zaten, çekiş ve itiş kuvveti karşısında zavallının yapacağı bişey kalmaz, bulunduğu yerde çakılıp kalır. O şeylerle ilişkin hep hayır cevabı almak üzere ayarlıdır! Ve lütfen neyi istemediğini düşünerek bulmaya da çalışma!

Selami- Neden?

Bilge- Bu çok komik olur, düşünce sürecin dünyanın olmasının etkisinde, ordan alacağın sonuç, şu andaki durumdur zaten. Lütfen düşünme. Sadece hoşlanmadığın, sana zor gelen işleri bırak, yalnızca bırak. Ve senin sevmediğin, hatta belki nefret ettiğin işleri yapanlara da minnet duy.

Selami- Duyduk diyelim, sonra?

Bilge- Hoşlanmadığın işleri bir bir bırak, gerisine karışma, düşünme, araştırma, beklentiye girme, sadece bunu yap.

Selami- Orasını anladık da sonra ne olacak?

Bilge- “sonra ne olacak” sorusu bile konuyu anlamadığını gösteriyo Selami J Ne istediğini bulmaya çalışma! Sadece istemediklerini terket.

Selami- Peki o zaman Secret neye hizmet ediyor?

Bilge- Açık değil mi? Dünyanın olmasına hizmet ediyor. Üst boyut avlanma sadece doğruları söyleyerek yapılır şekercim. Doğruluk, şu ana kadar bilinen en keskin, en maharetli silahtır. Yani şuna benzer; Secret’ın elinde bir domates tohumu var ve sen bunu balkonunun beton zemini üzerine atıyorsun, sulayıp gübreliyorsun, bi gün domates yemek için! Eğer elindeki gerçek tohum olmasa inandırıcılığı olmazdı! Tohum gerçek, ama zemin müsait değil! Saptırmayı anladın mı?

 Dünyanın OLMAsı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=737

Annem ve ben

Sanırım bütün hayatım boyunca onu en çok sevdiğim an dün geceydi. Ve şu an, şu an da aynı dozajda seviyorum. Ne oldu birdenbire böyle bilemiyorum.

Dün gece, herkes gittikten sonra, annemi erken yatması için teşvik ettim. Günlerdir hazırlık yaptığını bildiğimden, çok yorulmuş olabileceğini sanıyordum. O da peki deyip yattı. Bir süre Cnbce dizilerini izledim. Saat biri geçe ben de yatmaya karar verdim. Salondaki kanepeyi hazırladım kendime.

Yatmadan boş evde dolaştım biraz, genelde beyazın hakim olduğu bütün eşyalar pırıl pırıldı. Duvarlar parlıyordu. Evdeki en küçük detayı bile öylesine ince düşünmüş ve yerleştirmişti ki, bu temizlik ve zerafet karşısında bi tuhaf oldum.

Dolapların, vitrinlerin içinde dahi bir nebze toz ya da intizamsızlık bulmak mümkün değildi. Bu nasıl olabilirdi diye odanın ortasında şaşkınlıkla kalakalmışım. Sonra aniden bunun sevgi olduğunu anlayıverdim. Eski eşyalar bile bir süre annemin elinde kaldığında yenileşiyor, parlamaya başlıyor. Bunu epey zamandır farkediyorum. İnsanın ismi, “Saflık, temizlik, arılık.” olunca böyle oluyor demek ki dedim içimden.

Onun yanında kendimi ölesiye başarısız buldum. Yenilmiştim. Hayatım boşuna geçti demek istemiyorum, en azından ilk defa pes ettim. Göz alıcı çalışkanlığı, saflığı, temizliği, fedakarlığı, olağan üstü muhakeme kabiliyeti ve hilesiz hurdasız bakan pırıl pırıl mavi gözleri ile Sivas gülü annem, babamı olduğu gibi beni de yenmişti. Ve ilginç olan; bu beni mutlu ediyordu.

 Neden yenildiğimi merak edenler olabilir, bunu tarihe not düşmeliyim. Bir kere düzene inanmazdım. Kesin fikirlerim hiç olamadı. Aile yakınlığına inanmadım. Bencildim, insani denilen tepkiler vermezdim. Nadiren maddi düzeyde bir şeylere emek vermişsem bile  bu mutlaka görünmeyene faydası olduğunu hissetiğim içindir. Tüm hayatım boyunca “bilinmeyene” çalıştım ben. Belki bu açıdan birazcık benzeriz. İkimiz de çalışkanız! :)))

Bilinmeyene çalışmanın ne anlamı varsa!? Düşününce küçük faydaları bulunabilir, en azından “gerçek” dünyada yaşayanların hayatlarına bir fantazi getiriyoruz, eğlencelik oluyoruz. Onlara doğru yolda olduklarına dair kanıt oluyoruz 🙂

Hayır hayır… Bilinmeyene hizmet etmek bundan biraz daha faydalı olabilir. Işık dalgasının yol alabilmesi için bir alan olması gerekirmiş, eğer “bilemediklerimize”  emek vermesek, olan nereye inşa edilirdi!

Annem küçük yaşımdan beri tuhaflığımın farkındaydı ancak kendisi gibi, dünyanın baskın doğruları yönünde olmam için beni ezmedi! “Ayakların yere basmıyor” , “Uzaydan mı geldin?”, “Duygusuz”, “ayrıksı”, “Amaaaan Sibel” türü hitapları en aklımda kalanları 🙂

İnsan düşününce ne çok ayrıntı yakalıyor. Örneğin hayatım ve bugüne kadar getirebildiğim ben’e dair izlenimler için biçok şeye borçlu olduğum anlaşılıyor. Annem kendi annesini daha on yaşındayken kaybetmiş ve hem okuyup hem kardeşlerine ve babasına annelik yapmış. Daha onsekizinde anadolunun küçük yerleşkelerinde öğretmenlik yapmaya başlamış. Yani çevresinde ona dünyayı belleten yaşlı kadınlar, akrabalar ve komşular olmamış. Beni doğurduğunda yine yalnızmış, çocuk büyütmeyi bir profesörün kitabından öğrenerek bana satır satır uygulamış. Böylece benim çok önem verdiğim 0-4 yaş arası periyodumda sadece bilim konuşmuş annemin ağzından! Bu çok önemli bir durum. Annem okuldayken ise daha o sıralar 17 yaşında olan teyzem bakıyormuş bana, yani o da henüz çocuk sayılacak yaşta biri olduğundan henüz sevincini kaybetmemiş ve “dünyanın olmasına” oturmamış varlığı ile beni BÜKEMEmiş. Muhtemelen hiç korkutulmadım o dönemde, günah, sevap, perili hortlaklı hikayeler, hurafeler hiç duymadım.

Yani annem için üzücü ve çok zorlu çocukluk gençlik yılları benim böyle (her nasılsa artık) olmamı sağladı. Dünyanın OLMA’sı bana damgasını vuramadan aradan sıyrılmışım. Bi nevi kaçak mahkum gibiyim 🙂

Belki bu sebepledir ki, YENİ DÜNYA’nın argümanlarını oluştururken birçok arkadaşımın yaptığı gibi önermeleri dini felsefelerle bağlama/sağlama ihtiyacı duymadım fakat kuantum fiziği ile bağlamaya ihtiyacım oldu!!! Her zaman dediğim gibi altı yaşına kadar olan dönemimiz, hayatımıza kalıcı damga vuruyor, kendimize dair hemen herşeyi orada arayıp bulmak mümkün.

Her zaman annemi takdir ettim, yolundan gidemesem de.

Neyse işte kanapeye yattım. Herşey gözümün önünden geçti yine. Onu ne kadar sevdiğimi hissederek uzun uzun hareketsiz yattım. Gözlerimden yaşlar boşandı. Ocak.2007