Materyalizm ve İdealizm

materyalizm-idealizm

Yunanlılardan ta bugüne kadar tüm felsefe tarihi iki zıt düşünce okulu arasındaki bir mücadeleden ibarettir: materyalizm ve idealizm. Burada, felsefede kullanılan kavramların gündelik dilden nasıl temelli biçimde farklılaştığının mükemmel bir örneği ile karşılaşıyoruz.

Birisini “idealist” olarak andığımızda normalde aklımızda yüksek idealleri ve kusursuz ahlâkı olan bir insan vardır. Materyalist ise tersine, yiyeceğe ve diğer şeylere karşı azgın bir iştah duyan, ilkesiz, para düşkünü, bencil bir birey olarak –kısacası tamamen sevimsiz bir karakter olarak– görülür. Bunun felsefi materyalizm ve idealizmle hiç ilgisi yoktur. Felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun, ya da daha doğrusu, fiziksel dünya varolmadan önce varolan İdeanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Duyularımızla bildiğimiz kaba maddi şeyler, bu okula göre, kusursuz İdeanın kusurlu kopyalarıdır. Antik dönemde bu felsefenin en tutarlı savunucusu Platon’du. Gelgelelim, idealizmi o icat etmedi, onun bir evveliyatı vardı.
Devamını oku “Materyalizm ve İdealizm” →

Felsefeye İhtiyacımız Var mı?

felsefe

Şunu sorma isteği duyuyor olabilirsiniz: “Eee, ne olmuş yani?” Bilimin ve felsefenin karmaşık sorunlarını dert etmemiz gerçekten gerekli mi? Böyle bir soruya iki ayrı cevap verilebilir. Eğer kastedilen: gündelik yaşantımızı sürdürmek için böyle şeyleri bilmemizin gerekip gerekmediği ise, yanıt açık olarak hayırdır. Ama eğer içinde yaşadığımız dünyayı ve doğada, toplumda ve kendi düşünce biçimimizde işlemekte olan temel süreçleri akılcı bir şekilde kavramak istiyorsak, o zaman mesele bambaşka bir ışık altında görünür. Gariptir ama, herkesin bir “felsefesi” vardır. Bir felsefe dünyaya bir bakış tarzıdır. Hepimiz doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden nasıl ayıracağımızı bildiğimize inanırız. Oysa bu konular tarihin en büyük kafalarını meşgul eden oldukça karmaşık konulardır.

Hiçbir felsefelerinin olmadığını inatla savunanlar yanılmaktadırlar. Doğa boşluktan nefret eder.
Devamını oku “Felsefeye İhtiyacımız Var mı?” →

Ceza ve Ödül değil On-ikinci Tabaka

Ceza ve ödül, insana ait olan -ve intikam ya da kutlama yaratan ve bir İnsan hak ettiği şeyi almadıkça tamam olmayan bir paketi bağlayan- kavramlardır. Bu sizin, birçok kavramla yaptığınız gibi, Tanrı’ya yapıştırdığınız bir 3B kavramıdır. Sizin zihninizde, Tanrı ödüllendirir ve cezalandırır. Bu kavram sizin tüm “modern” inanç sistemlerinizde yer alır.

Siz, cennette de bir tür kavga olduğuna inanırsınız. Size göre, orada melekler iktidar için birbirleriyle dövüşmektedirler. Orada yönetim hiyerarşileri vardır. Hatta orada, her nasılsa güçlü olmasına da izin verilmiş olan ve sizin ruhunuzu ele geçirmeye çalışan düşmüş bir melek vardır. Orada intikam ve ceza, dehşet ve nefret vardır. Orada meleklerle savaşan iblisler vardır ve Tanrı her nasılsa tüm bunların ortasında, neyin doğru neyin yanlış olduğuna “karar veren” olarak bulunmaktadır.

Bu size gerçekten Tanrı gibi geliyor mu? Hayır. Bu, çok- boyutlu bir halde orada olmayan bir şeyi doğrulamak için elinden geleni yapan İnsan beynidir. Böylece, o tüm İnsan niteliklerini gökteki Tanrı’ya yükler ve çağların mitolojisi bununla doludur. İnsanlar kendi bilinçlerinin ötesinde düşünemezler ve bu olgu, “Sen bilemeyeceğin şeyi bilemezsin” sözüyle ifade edilir.

Söyle bana, sevgili varlık, sen bir başlangıcı olmayan bir şeyi düşünebilir misin?

Zamanın bir başlangıcı yoktur. Evrenin bir başlangıcı yoktur. SENİN bir başlangıcın yoktur! Sen hep vardın ve hep var olacaksın. Ama İnsan beyni bu gerçeğe karşı çıkar. Çok-boyutlu bir halde, bir “yer” diye bir şey yoktur. Siz sınırlı düşünüşünüzü aşıp bunu düşünebilir misiniz?

Yaratıcı saf, koşulsuz sevgidir, yaşam’a eğilimlidir ve trilyonlarca ruhun bir toplamıdır. Perdenin öbür tarafında, biri hariç hiçbir İnsan niteliği yoktur; o tek nitelik, gerçek olduğunu bildiğiniz sevgidir, çünkü o Dünya üzerinde de güçlüdür. Perdenin öbür tarafından bu tarafa el değmeden (değişmeden) geçen birkaç şey vardır. Onlar sevgi, müzik, sanat, yaratıcılık ve yuvayı bulma arzusudur. Bunlar sizin sahip olduğunuz ve tanrısal olan yegâne niteliklerdir. Başka her şey sizin kendi yapımınız, kendi icadınız, kendi 3B sisteminizdir.

On-ikinci Tabaka “Tanrı’nın suretinde yaratılmış”tır. İçinizdeki Yaratıcı’nın sureti olan, bu tabakadır.  3B numerolojisinde, on-iki sayısı üç’e indirgenir ve o burada “üçüncü dil”i temsil eder. Bu, daha önce de söylediğimiz gibi, Ruh’un, size sezginiz yoluyla mesajlar veren sözsüz, çok-boyutlu dilidir. Üç, ayrıca DNA’nın, Yükseliş ve Aktifleştirme Tabakası denen Üçüncü Tabakasıdır. Bunlar birlikte çalışır ve tanrısal değişim için bir katalizör oluşturur. Daha önce açıkladığımız gibi, DNA’nın Üçüncü Tabakası, Yüksek Benliğiniz olan Altıncı Tabaka ile birlikte çalışır. Eğer ben size çok-boyutlu numerolojiyle ilgili bir ders veriyor olsaydım, Onikinci tabaka ile ilişkili kuantum sayının otuz-üç olduğunu söylerdim! Çünkü o üç’ün kendi üzerindeki enerjisidir ve “etkisi” kuantum bir halde sayılır.

On-ikinci Tabaka, Tanrı tabakalarının üçüncüsüdür ve “içinizdeki Tanrı”nın enerjisi olarak kabul edilebilir. Tüm tabakaların en kuantumu olarak, o gerçekten de kendi DNA’nız içindeki Yaratıcı enerjidir. Onun, var olmak ve İnsanın içinde Tanrı’nın yaşam kuvvetini yaratmaktan başka bir işlevi yoktur. Tanrı’nın, var olan her şeye nüfuz eden sevgisi işte böyledir. Dolayısıyla, On-ikinci Tabaka, Tanrı’nın tüm yaşam kuvvetine, özellikle tanrısal İnsana karışımını temsil eden bir enerji birleşimidir.

Kryon’dan özetleme-sa

KATKI Sorunsalı

Garip ama evrenimiz katılıma açık bir evrendir der Wheeler.
Aynı söylemi Nobel ödüllü Prigonine de şöyle ifade etmiştir:”Adına gerçeklik dediğimiz her ne ise bize ancak etkili, yapıcı katkımız oranında açımlanır.”

Buradaki “KATKI” sözcüğünden bazıları, ‘Tanrı benim’ sonucunu çıkarırken, daha fazlası ‘ben tanrının kuluyum’ anlamını çıkrarır. Böylece kıyasıya bir çekişme başlar. Herkes istediği anlamı yüklemekte özgürdür, biz gezgin şamanlar, KATKI sözcüğünü yaratımın ikili doğası olarak anlarız, tıpkı çoğu kuantum fizikçisi gibi.

Durmadan ve durmadan ilerlemeliyiz
Bir başka yoğunluğa doğru
Daha yüksek bir birleşme, daha derin bir birlik için
Karanlık, soğuk ve bomboş ıssızlıklar arasında,
Dalgalar ağlar, rüzgar ağlar, sonsuz suları
Yelkovan kuşuyla, domuz balığının.
Sonumdadır benim başlangıcım.
T.S.Eliot
Pazar gününe katkım olsun. Aloha

Özgürlük

20160415_100002

Daha dün Boğaz’da bir arkadaşımla gezinirken aniden özgürlük konusundan bahsetmiştim. İnsan özgürlüğe göz diktiğinde -ki buna ruhunuz ya da auamukanız çölde kalmışçasına susamıştır- önce somut konularda özgürlük gibi anlaşılır, ekonomik özgürlük, bağımlılıklardan, sorumluluklardan kurtulmak gibi gelir. Doğrudur da… Fakat buna kavuşunca özgürlüğün çok daha büyük bir kavram olduğunu anlar insan, insanın ben’den BEN’im’e uzanan hem muhteşem hem de berbat yolculuğudur aslında bu.
Ve az önce tesadüfen Sartre’ın Sineklerinden bir söylem gördüm, hadi madem bunu da paylaşayım dedim güne başlarken.
Günaydın sevgili frekanslar.