SAVANA’DA İKİ KADEH TEKİLA

Orada öylece durup bu masalsı vahşilikteki kadının tanımadığım ama başlangıçta öykümün kahramanı olduğunu düşündüğüm bu adamı incitmesini hatta aşağılamasını izlemeyebilirdim. Peki ne yapabilirdim? “Hey yandaki çifte benden iki tekila ver kadınınkine arsenik koy” mu demeliydim bardaki uysal çocuğa? ki kesinlikle cinayet işleyebilecek biri gibi görünmeyen hatta suça yardım ve yataklık fikriyle bile düşüp bayılabilecek bu çocuğa!

Peki, o bu denli saf, uysal ya ben? Ben bu denli kötü müyüm? Hiç tanımadığım bir kadını adamcağızın kırılan kalbinin sesi buralara kadar geliyor diye öldürebilecek kadar kötü ama bu durum hayli beni de üzmüş olacak ki bi o kadar da ince ruhlu muyum? Ruhu bilemem ama evet kötü biriyim ben…ıslah edilemez kötülükte biriyim… 12 yaşımda azılı bir haydut muamelesi gördüğüm mahallemizde küçük bir gönül hikayesi ile içimde uyuyan gizli şairi de keşfetmiş kötü bir şair kadar kötü biriyim. Adam için üzülüyor muyum? Sanmam. Sanki sinirimi bozuyor bu durum, eşit-denk güçlerde birbirlerine saldırsalar bi içki de bardaki çocuğa ısmarlayıp keyifle tütün takviyesi yapacağım, eğleneceğim açıktan açığa fakat adamın sessiz, güçsüz ve insanda çocukluğuna dönme gibi histerik bir freudcu tat bırakan bu mülayim edası buna mukabil kadının belli ki her hafta kuaförlerde bu ve benzeri savaşlarda tehditkar hareketlerde bulunmak hatta gerektiğinde saldırmak için törpülettiği tırnakları, adama söylediği kötü sözlerin içindeki en kötüler için boynunu iyice kısıp omuzları arasında gizleyerek sözüm ona hani biraz lafını sakındığı gibi sahtelik kokan ve kesinlikle duygu içermeyen tavrı sinirimi bozuyor…

Bir hamle de bu kaplanın karşısında kasabın kedisi gibi kalan bu adamcıktan beklemek nafile olacak. Neler mi konuşuyorlar? Ne önemi var…şimdi; faturasını iki gün geç yatırsa operatördeki kadın sesinin fatura ikazına bile kalbi kırılacak bu adamın bu kadınla bu savaştan nasıl sağ çıkması beklenebilir ki. İmkansız… aslında, içkimi yenilerken bu cinayetten uzak uysal çocuk kesin kanaatim şu oldu…bence kadın da göründüğü kadar güçlü değil..ölmeyi hak ettiği kesin fakat kesinlikle göründüğü kadar güçlü değil. Gücünü adamcağızın ince mizacından alıyor…güzelliği görece, çakma sarı saçları, küçük ama oraya buraya süzüp zaman içinda baygın baygın bakmayı öğrettiği birbirine yakın gözleri ile eğer adam saçsız ve biraz yuvarlak olmaktan mutsuzsa onun için harikulade olabilecek bu kadın öyle sanıyorum ki hayatındaki tüm kırgınlıkların hesabını bir seferde bu adamcağıza ödetip kuş gibi hafifleyerek çıkacaktı buradan…arsenik dışında başka bir şey düşünemezsem tabi. “Yan masadaki kadını nasıl öldüreceğinizi mi merak ediyorsunuz, 80 dakikada gününü gösterme dersleri…mantığa giriş” isimli bir cep kitabına duyduğum yoğun ihtiyaç karşısında kendimi hayrete düşmüş hissediyorum…

Peki, bir düşünelim araya giremeyeceğim denli uzaktalar, yakın olsalardı da istemezdim araya girmeyi zira bana ne değil mi? Sadece sinirimi bozduğunu söyleyerek kadına adama bir şeyler ikram etmek bir erkek olarak beni zor durumda bırakırdı. Oluruna bırakmak, tanık olmak gerekli elbet…öte yandan ya birazdan ben yerimden öfkeli bir yunan tanrısı gibi gazapla kalkıp bu kadını silkeleyeceğim ya da adamcağız içli sesler çıkararak yok olup atmosfere karışacak…ama hayatım, bi saniye ıg bıg…sonra aydınlandım, tabiat bana lütfunu sundu, kaçıncı kadehten sonra bilmiyorum ama olması gerektiği gibi güçlü(!) olana yakın hissettim kendimi…bu şekilde bu sürünün ilerleyişini yavaşlatırsın adamım…burada kalıp bir başka yırtıcının seni yemesini hüzünlü gözlerle beklemelisin ya da daha fazla enerji ve göçe devam edebilmek için biz seni yemeliyiz! Öyle ya da böyle kadın tüylerini parlatıp, haftada en az iki kez gittiği spor salonu, yediği sağlıklı yiyecekler, kozmetiği için avlanan canlılara hiç üzülmeksizin boyadığı ve insanda savaş öncesi ritüeli tadı bırakan yüzüyle bunca kadeh sonra ve eğer arsenikle onu ben öldüremiyorsam yaşamayı daha çok hak ediyor…zaten çok az bir zaman sonra adamı yiyerek, kazandığı enerjiyle sürüsü ile birlikte pırıl pırıl tüyleri ve güçlü kasları ile göçe devam edeceğine yemin edebilirdim…

Bu denli zayıf ve belki hassas yetişmiş, hayatı boyunca her şeyi zamanında yapmış, yapma denilen hiçbir şeyi yapmamış bu adama duyduğum öfkeyi fark ettim…bakıyorum üzgün mü? o bile değil sadece kadının her hamlesi ile biraz daha içeriye çöken bir çukur gibi…derinliğe oranla sanki sesten de uzaklaşıyor…aniden kadının öfkesinin de nihayetinde benim de fark ettiğim bu atıl duruştan kaynaklandığını düşünüp saatime bakıyorum…ansızın sıcak bir keyif yokluyor içimi….şimdi bir kadeh daha ısmarlayıp kendime bu vahşi yaşam anının gerçekliğinden, berraklığından hayran olmuş bir şekilde izleyebilirim dişinin sürüdeki bu zayıf canlıyı yok edişini…böyle olmaz mı? Kendi gerekçeleriyle hasmı olan canlıyı parçaladıktan sonra bir canlının sıcak kanlı ağzını anımsatır gibi kırmızıya boyadığı dudaklarını alır gider. Adam mı? Kötü biri olmadığını ancak savaşın adaletle bir ilgisinin olmadığını, hasmın gücünün denkliği gibi saçmalıkların eğer kahraman(!) olmak istiyorsanız bir önemi olduğunu, kazanmak için gücün ve stratejinin ve elbette şansın gerekli olduğunu, iyi ve güçlü olmanın kaynaklarının neler olabileceğini düşünüyorum…sadece müthiş sinir bozucu hepsi bu.

Nasıl zengin olunur?

Ülkenin yaşını başını almış ve en zengin işadamlarından biriyle yapılan röportajdır:
Genç gazeteci soruyor,
– Efendim, bugünlere nasıl geldiğinizi, bu inanılmaz servetin öyküsünü bizimle paylaşmak ister misiniz?
Ve cevap geliyor,
– 1928 yılıydı. 1.Dünya savaşının acılari yeni yeni sarılıyordu. Elimdeki birkaç sentten başka hiç bir şeyim yoktu. Elimdeki 5 sent ancak 1 elma almama yetiyordu, ve ben, 1 tek elma aldım. Sabahtan akşama kadar elmayı sildim, pırıl pırıl oldu. O elmayı gün sonunda tam 10 sente sattım. Sabahı zor etmiştim.
Ertesi sabah, elimdeki 10 sentimle 2 elma aldım. Sabahtan akşama kadar o 2 elmanın her tarafını sildim, bir güzel parlattım ve gün sonunda ikisini, toplam 20 sente sattım.
Bu sistemle ay sonuna kadar devam ettim ve bir ay içersinde tam 1.37 dolar kazanmış oldum.
Ertesi ayın ilk haftası, karımın amcası öldü ve bize 5 milyon dolar miras bıraktı….

Daha sonra, bir ayakkabı şirketi kurdum..
Pazar araştırması yapmak üzere, Afrika’ya aralıklı olarak iki pazarlama elemanımı gönderdim..

Birinci pazarlama elemanım, araştırma sonrası beni aradı ve..
– Burada bizim için, hiçbir fırsat yok.. çünkü, hiç kimse ayakkabı giymiyor.. dedi..

Birkaç ay sonra giden, ikinci pazarlama elemanım ise..
– Afrika’da inanılmaz fırsatlar var. Burada hiç kimsenin ayakkabısı yok..dedi..

Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse fazla bir şey düşünmüyor demektir…
Bu düşüncemi hep muhafaza ettim..

Tahrir Üzerine

Tahrir Üzerine

“Şunu akıldan çıkarmamalıyız ki, gelecek, kendi özgür iradesiyle hareket eden işçiler tarafından oluşturulan, işçilere ve topluma hizmet görevini yerine getirebilecek demokratik örgütlerindir.”
[Talal Shukr, Mısırlı eylemci ve sendikacı, aktarım: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=41193, 26 Kasım 2011]

Aşağıdaki makale, Tahrir’in dumanı daha henüz tüterken ve bu Tahrir rüzgârının yalnızca Orta Doğu ve Arap coğrafyası değil ama bir onun kadar dünyanın diğer ülkelerindeki isyancı hareketlere (örneğin İspanya, Yunanistan, ABD, İsrail vs.) de örnek olmasından hemen önce, olaylar cereyan ederken; Mübarek’in ipi ha çekildi ha çekilecek denirken sıcağı sıcağına yazılmış bir makale. Bu yılın başında (20.02.2011) yazdığım bu satırların, gelişmelerin ışığında hâlâ önemini ve güncelliğini koruduğunu düşünüyorum. Sizlerle bu yazıyı paylaşmam da biraz olsun bu konuyla ilgili –naçizane- bilgi tazeleme olma amacını taşıyor, daha fazlası değil…

                                                     ∞

Mısır’da olaylar durulmuş gibi değil ve görünen o ki, Mübarek gidene kadar da devam edecek…
30 yıl süren ve emperyalizmin de desteğini almış bir iktidar halkın nefreti, isyanı ve protestosuyla karşı karşıya.
Mısırlı kitlelerin bu haklı, demokratik hareketi sonuna kadar desteklenmelidir.
Ama konu bununla sınırlı değil tabiî ki. Böylesine bir konuyu ele alırken ülkenin geri kalmışlık düzeyi, yoksulluğu, emperyalizmle ilişkisi, ülkedeki en büyük, muhalefetteki kitle örgütü Müslüman Kardeşler, ordu ve elbette “sol alternatif”i de göz önünde bulundurmak zorundayız.
Şurası açık ki, Mübarek miadını doldurdu. Amerika’dan yapılan açıklamalara ve de Erdoğan’ın açıklamalarına bakarsak Mübarek’in çekilmesi yönünde bir görüş birliği var. Mübarek çekildikten sonra ne olacak peki? Mısır’da Mübarek sonrası yeni düzen, ülkedeki en büyük muhalefet örgütü Müslüman Kardeşler ile şekilleneceğe benziyor. Al Jazeera’dan takip ettiğim kadarıyla Müslüman Kardeşler iktidarı hedeflemediğini açıklamış. Sanırım olayların neye gebe olacağını tam kestiremediklerinden böyle bir açıklamada bulundular.
Bu konuda ordunun rolü de önemli elbette. Şimdiye kadar ordunun, göstericilerin tarafındaymış gibi davranması, protestocuların taleplerini “meşru” görmesi ve de göstericilere karşı silah kullanmayacağı yönündeki açıklamaları, orduyu muhalefetin yanında konumlandırıyor, ama yine de buna şüpheyle yaklaşmak gerekir. 1950’lerdeki “Hür Subaylar” darbesi, ordudaki küçük burjuva subayların “tepeden” gerçekleştirdikleri ve dahası işçi sınıfına karşı olduğu gibi köylülüğe de karşı olan bir darbeydi. O zamanlardan bu yana ordu, rejimin ve emperyalizmin en büyük dayanaklarından biri oldu. Bundandır ki, Mısır’daki varsıl sınıflar ve onların emperyalist destekçileri belki Mübareksiz yapabilirler ama ordusuz asla!
Bence hem ordu hem de Müslüman Kardeşler –eğer kitleler kendi önderliklerini yaratamaz ve bu iki gücün peşinden gitmenin dışında başka bir alternatifle öne çıkamaz iseler- Mısır’da yeni düzenin şekillenmesinde başat bir rol oynayacak.

Mısır’daki kitlelerin bu isyanlarının arkasında ekonomik ve sosyal sebeplerin yattığı yadsınamaz bir gerçek. Dolayısıyla iktidarı ele alacak gücün öncelikle kitlelerin bu acil ihtiyaçlarına cevap vermesi gerekiyor. İstikrarın sağlanmasının olmazsa olmaz koşulunun burada yattığını düşünüyorum.
Mısır’daki sosyalistler ve de sendikacıların bildirilerinden ülkedeki genel durum hakkında şunları öğreniyoruz:

“Az sayıda insanın özel jetler alabildiği; geri kalanların kamu taşıtlarına bile para yetiremediği; tepedeki maaşların asgari ücretleri bin kere aştığı; ülkenin en değerli varlıklarının bir avuç patrona ve yabancı şirketlere peşkeş çekildiği; ülke zenginliğinin yüzde 90’dan fazlasının 100 ailenin mülkiyetine geçtiği; halk çoğunluğunun yoksul, topraksız ve işsiz bırakıldığı bir toplum istemiyoruz. Çalışma hakkını, işsizlik tazminatını; tüm Mısırlılar için sağlık, eğitim, barınma haklarının tanınmasını; yağmalanan şirketlerin, toprağın ve mülkün tekrar kamulaştırılmasını istiyoruz.”
[Aktarım: Korkut Boratav, 20.02.2011, soL.org]

The Spark, 886. sayısında şöyle diyor;

“Yoksul kitleler, bir kere harekete geçtiklerinde, yalnızca liderlerin değişmesiyle yetinmeyebilirler. Kendi talepleri için, iş ve aş ile başlayacak bir mücadele yürütmeleri muhtemel. Emperyalist ülkelerin (ABD, Fransa ve Büyük Britanya) liderleri, kendi hâkimiyetlerinin, bu bölgeyi bir barut fıçısına çevirdiğinin pekâla farkındalar. Halkın çoğunluğunun yoksulluğu çok büyük, ayrıcalıklı ve sömürülen sınıflar arasındaki eşitsizlik çok çirkin. Bütün bir bölge bir anda patlayabilir.”

Rakamlar üzerinden konuşmaya çalışalım şimdi de… 80 milyon nüfuslu Mısır’ın işsizlik oranı yüzde 10’larda ve her beş kişiden biri de yoksul. Ayrıca kamu borcunun millî hâsılanın yüzde 80’ini aşmış olması da kayda değer bir başka gösterge. Buna bir de ülkenin geri kalmışlık düzeyini ekleyin ve tabloya öyle bakın.
Kapitalist ekonominin tüm dünyaya sirayet eden finansal krizi bu tür patlamalara kapı açıyor. Dileyelim de, Arap dünyasındaki bu alevler tüm dünyaya yayılsın. Böylesine bir kriz ortamında Müslüman Kardeşler’in iktidara geldiğini düşünelim. Emperyalizmin böyle bir ihtimal karşısında korkuya kapılmasının yersiz olacağı kanaatindeyim. Çünkü şurası son derece açık ki, Müslüman Kardeşler ve Britanya emperyalizmi geçmişte Mısır’daki sol’a karşı ortak hareket etti ve bu hâliyle bile örgütün emperyalist sistem açısından “olumlu” bir sicili olduğu söylenebilir.
Noam Chomsky, The Guardian’da şöyle diyor;

“…Genel tehdit her zaman bağımsızlık olmuştur. ABD ve müttefikleri, radikal İslamcıları kimi zaman seküler ulusalcılık tehdidini önlemek için, düzenli olarak desteklemiştir. Benzer bir örnek, radikal İslam’ın (ve de İslamcı terörün) ideolojik merkezi olan Suudi Arabistan’dır. Bir diğeri de, radikal İslamlaşma programını (Suudi parasıyla) yürüten, başkan Reagan’ın favorisi Pakistan’ın en acımasız diktatörü Zia ul-Haq’dır.” [04.02.2011]

Benzer bir alıntı daha;

“The U.S., which has been pretending that Muslim fundamentalism is its main adversary, suddenly turns out to be collaborating with it. But there is nothing surprising about that. Many times in the past already, the U.S. has relied on reactionary forces, in order to oppose other political forces that threatened certain U.S. interests. In the case of Egypt, for example, the U.S. secretly supported and funneled money to the Muslim Brotherhood for decades via Saudi Arabia, to counter some aspects of the secular nationalism of the previous dictator Nasser.” [The Spark, 887 no’lu sayısı]

Kitlelerin acil talepleri karşılanmaz ve Müslüman Kardeşler ile kitleler karşı karşıya gelirlerse, otomatik olarak emperyalizm ve Müslüman Kardeşler –geçmişte “ortak” düşman karşısında yan yana geldikleri gibi- yine yan yana gelebilirler. Böyle bir ortamda Mısır’da Mübarek sonrası başka bir diktatörlük yaşanması da muhtemel görünüyor. Bence sorun, Batı’nın da hesap edemediği böyle bir durumda, yeni yönetimin, Orta Doğu’daki dengeleri nasıl etkileyeceği ve emperyalizme yeşil ışık yakıp yakmayacağı ekseninde düğümleniyor. Müslüman Kardeşler eğer batının hesaplamadığı bir hamlede bulunur ve Orta Doğu’daki dengeleri alt üst ederse 1979 İran Devrimi gibi bir durum yaşanabilir mi? Şimdiden kestirmek güç.
Emperyalizm için asıl tehlike, her durum ve koşulda, kitlelerin “sistem karşıtı” hareketleri olmuştur. Onun dışında emperyalizm, yönetimi ne olursa olsun, her ülkeyle ilişkilerini gayet iyi sürdürmekte.
Mısır’da İran Devrimi’ndeki gibi bir durum yaşanırsa, şüphesiz bu Mısırlı kitleler için felaket olacaktır ve Müslüman Kardeşler (ve de ordu) kendilerine karşı kitlesel ayaklanmaları bastırdığı sürece Batı’dan “onay” alacaktır. Şöyle bir seçenek de olabilir: Hem kitlelerin taleplerine anlayışla yaklaşan ama aynı zamanda emperyalizmle de iyi geçinen bir yönetim. Ama ben bunun bölgeyi daha da istikrarlı hâle getireceğini sanmıyorum. Kitlelerdeki patlamaların temel nedeni olan neoliberalist model, böyle bir ortamda kitleler için daha istikrarlı bir çözüm kesinlikle olmayacaktır.
Mısır’daki kitleler, ordudaki general ve subayları değil ama işçi ve yoksul köylülükten oluşan askerleri yanlarına çekerek, acil taleplerini çözüme bağlayabilecekleri, kendi denetimlerindeki bir iktidar için mücadeleyi devam ettirmedikleri sürece gelecek kitleler için pek de parlak olmayacak.

Gencer ÇAKIR

Tabularımız

Bence 200 yıla kadar evlilik kurumu tamamen anlam değiştirecek.Toplumdaki bütün kurallarla beraber.
Günümüzde yetişen birey(herbirimiz) küçüklükten itibaren belli kavramlar beynine kazınarak yetişiyor.Sevgi ,bağlılık ,onur,ahlak,aile…v.b
buradaki arkadaşların bilimsel düşünmeye ve tabu yıkmaya yatkınlıkları sebebiyle ne kadarını yıkabileceklerini görmek istiyorum.en azından günümüz ateistlerinin,bilimsel düşünen insanların.Kendinize ne kadar dürüstsünüz ve burda ne kadar dürüst olabileceksiniz bakalım
Bir aile günümüzde nasıl olmalıdır veya artık aile olmalı mıdır.Aile kuralları geçerli olmalı mıdır?Eğer aile olmamalıysa çocuk yetiştirme işini nasıl çözebiliriz.Yoksa onları yetiştirmek için ayrı kurumlar mı kurulmalıdır?

Öncelikle hepimiz hayvansal bir atadan geldiğimizi kabul ederiz sanırım .evrim ,içgüdülerimizin hayvanlara çok benzer olması bunu kanıtlar(lütfen burada dinciler giripte yok allahtır kitaptır ayettir palavraları atmayın burda bunları dinlemek istemiyorum sizinle tartışmak bile istemiyorum Bu netliği umarım saygıyla karşılayıp bu tartışmaya karışmazsınız)
Buna göre gördüğüm şudur ki ateist bile olsa erkek içgüdülerinin hakim olduğu bir bakış açısı mevcut (aslında çeşitli maymun türlerini incelersek ve diğer bazı hayvanları bu sahip olma ve paylaşmama içgüdüsü;harem kurmak gibi bariz vardır.Bu da bizi daha bi hayvanoğlu hayvan yapar 🙂 .Bizi yarı tanrı yarı insan yada yarı insan yarı uzaylı diye düşünecekler buyursun düşünsün.ne tam tanrı ne de tam uzaylıyız bu kesin bir parçamız yine hayvan her halükarda.

Evet erkek egemen bakış ateizmle bile değişmiyor.Soruyorum arkadaşlara mesela bir kız seni seviyor ama bigün başkasıyla birlikte oluyor.affedermisin diyorum. çeker giderim diyor. ya sen diyorum ben zaten yatıyorum diyor…sevgi ne olcak.Aile olduğunu varsay o esnada böyle bir şey olursa.aynı cevap.(ki bu günümüzde boşanmaların çok olma sebebi.bakmayın adları şiddetli geçimsizlik oluyor ama veriler öyle demiyor)Sorulardan biri şu biz erkekler bu egomuzu koruyup devam mı edeceğiz ki bu ailenin kesin sonudur?Yada aile kurumu içinde bu tür şeylere hoşgörüyle bakmak gibi bir kısım insan tarafından midesizlik bir kısmı tarafından modernlik olarak görülecek bir şey mi yapacağız.(unutmayın ki şu an hepimiz aldığınız geleneksel eğitimin çocukluğunuzdan gelen ve belki de genetiğinize işlemiş bir bakış açısıyla değerlendiriyoruz)bu arada şunu da söylemeliyim ki bir çok evli kadın da aldatıyor.eşinin hiç haberi yok.Bimediği zaman midesizlik olmuyor.Hayat normal akışında.

Aşacak o kadar şey var gibi görünüyor ki.Dürüst olmayı becerebilecek mi insanlar birbirine sevdiklerine,Sevdikleri bu dürüstlüğü kaldırabilecekler mi?Yada insan aslında dürüst bir varlık değil mi özünde? Erdemli olmak onurlu olmak insanlık tarihinin palavrası mı?

Bu içgüdüsel davranışalrın esiriyken yaptıkları davranışları sevgi anklayışı içinde çözebilecekler mi.Toplumda bunu yapan bireyler biliyorum kimisi maddi ihtiyaçtan kimisi o kişiye olan bağlılığından dolayı devam ediyor.Ama içinde nefret tohumları yetiştiren bu debam süreçleri arızalı oluyor genelde. diğer tarafın farklı şekilde intikam almasıyla sonuçlanıyor.

O zaman artık insanları belli yaşa gelince evlenmek zorunda bırakmamak mı gerekir?Öyle olursa çocuklar ne olacak.Hiç çocuk olmazsa türümüz devam etmeyecek.çocuk olursa o çocuğun babası dnasından olarak bulunup ihtiyaçları o şekilde mi karşılanmalı ve isteyen taraf da büyütmeli.Ya iki taraf da istemezse.O zaman ciddi bir kurum gerek sanırım.Aslında evliliğe zorlamamk aşkların sonucunun evlilikle bitmesi klişesinin bir an önce terk edeilmesi herkesin sağlığı için daha hayırlı olacaktır.Tek sorun çocuklar için ciddi bir kuruma kalıyor.

Peki bu gibi bir oluşumu hangi rejim onaylar .Böyle bir rejim var mı.Koministlerin biz varız dediğini duyar gibiyim.Ama gidişat komünizmi işaret etmiyor .Ne kadar herkes bir gün işçi olacak kapitalizm o zaman sona erecek ve komünizm gelecek dense de bu böyle.Bana kızmayın bunlar gözlem sadece. Neyse daha fazla sıkmadan bitireyim daha çok şey olsaq da yazacak umarım sonra…