Uzayda yaşam ve UFO’lar var mıdır?

Uzayda yaşam belirtisi
Yeni buluş tartışmaları alevlendirdi…

18.09.2009 14:26
Avrupalı gökbilimciler, bu yılın başında keşfettikleri bir gezegenin Dünya’ya çok benzeyen kayalık bir yüzeye sahip olduğunu açıklarken, bu yeni buluş uzayda hayat olup olmadığı tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

Astronomy and Astrophysics dergisine göre, Güneş Sistemi dışında keşfedilen en küçük gezegen olan Corot-7b, Dünya ile benzer özelliklere sahip. Astronomların defalarca yaptıkları gözlem ve ölçümlerde, Corot-7b’nin yoğunluğunun Dünya gibi kayalık olduğunu ispat ettiği görüldü.

Corot-7b, Avrupa Uzay Ajansı tarafından Aralık 2006’da yörüngeye fırlatılan COROT uydu teleskopuyla keşfedilmişti.

Araştırma ekibine başkanlık eden Cenevre Üniversitesi’nden Didier Queloz, bu bilinen ilk kayalık dış gezegenin çevresinin Dünya’dan yüzde 80 daha geniş, beş kat daha ağır olduğunu belirtti.

Gitmek

Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.

“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Bulanık hatıralar bağımlısı

Zamanla daha iyi anlarsın belkide nasıl korku verir insana vazgeçmek o çok sevdiğin sevgilinden…

O alıştığın ve hiç eskimesin istediğin yüz, gün gelir bir yabancı olur da , eskiyi bulanık bir suya bakar gibi hatırlarsın.. Arada kaybolan sahneler, ya da hiç gitmeyen anlar.. En çok da acı verenler hatırlanır..

Su ne kadar bulanık olursa olsun, her baktığında aynı acıyı duyarsın yüreğinde..Nereye gidersen git, kimi seversen sev gitmez,, arada sırada saklanır kalbinin gizli köşelerine…

Saklarsın,, gizlemeye çalışırsın , görmesinler, bilmesinler istersin…ama o umursamaz… Belki bir eski şarkıda , belki anlamını yitirdiğini sandığın ayrıntılarda, belkide
gündelik hayatın en ufak bir ayrıntısında çıkıverir karşına da , tüm benliğinle esiri olursun bir anda..
Kurtulmak isteyip istemediğinden de emin değilsindir aslında, alışmışsındır içindeki bu bulanık hatırayla yaşamaya, zamanında O’ndan vazgeçmeye korktuğun gibi, şimdide bundan vazgeçmeye cesaret edemezsin..

Lephikas’ın Yolculuğu

Bir masal anlatılır yüce Arinis’in eteklerinde…
Denir ki denizlerin insanlara dost olduğu zamanlardan çok önce
Lephikass adında bir çoban yaşarmış Ghor tepelerinde
Lephikas doğuştan duymaz. Annesinden başka kimse anlamaz söylediği sözleri.
Güneşin doğuşuyla uyanır batışıyla kapatır gözlerini. Nice zaman geçmiştir ışıksız gecede korkudan annesine sığındığı.
Yetimdir duymaz olduğu zamandan beri. Bekçilik eder derler yaşadığı eve yetim olduğundan beri.
Derler de gülerler, ya güneş gelmezse geri diye korkup geceleri Tanrı’ya yakaran Lephikas’a.
Küskündür Ghor insanları Tanrı’larına.
Niceleri niyetlenmiş, yollara düşmüşlerdir O’na ulaşmak adına.
Her geceden önce güneşi kollarına alıp tutan,
Yüce Arinis’i aşıp engin denizlere açılmaya.
Niceleri geri dönmüştür, uçsuz bucaksız denizin ötesine geçmeye cesaret edemeden.
Korkusuz yiğitleri ise Ghor Halkının, açmışlardır koca yelkenleri en büyük ustaların ellerinden çıkan.
Ne kendileri dönmüştür evlerine, ne de heybetli gemileri ulaşmıştır ilahi kıyılara.
Onlardan geriye kalan, çığlıklarıdır kuşluk vakti Arinis’e kadar ulaşan.
Dönmüştür yüzünü bütün insanlar böylece, Ghor ülkesinin komşu düzlüklerine.
Bakmaz olmuşlardır ne Arinis’e ne de güneşin yattığı engin denizlere.

sümbülteber/ I

…Size sümbül teber demeden önceydi işte…tutuyordum salıncağın iplerini….sıkı çok sıkı. Düşmemek için…..

İsminiz Sümbül Teber çiçekli fincanları ve pencereden bakmaları seversiniz. Ben sıkılırım günden güne varlığımdan… yeni oyunlar ararım…sizi bulur gözlerinize bakar ve hiç soru sormam kendime…bu ortalama üç dakika kadar sürer sonra siz “başka bir şey var mıydı” diye sorarsınız ben hayır anlamında başımı iki yana sallar gözlerimi kısarak gülümserim sıradaki alışveriş sepetini boşaltmaya başlar…ben çıkarım dükkandan..ilerlerim.ilerlerim…ilerlerim…

  • sanrılarına gerçek muamelesi yapan insanlar biliyorum ve aslına bakılırsa senden daha kabul edilebilir buluyorum onları…lanet olsun git konuş, ismini öğren, ona sümbül teber demeyi kes. Nasıl bir insansın sen –gitmeliyim sümbül teber’i görmem gerek. Koridorda ayakkabılarının çıkardığı sesler bir süre… sonra kapanan kapı usulca.. bahçe kapısı…paltonun kaldırılan yakası… sanki Dante’nin Beatrice’i….
  • Gitmeliyim, sümbül teber’i görmem gerek..
  • …………..

7yıl önce taşındım bu sokağa… bu ağaçlar benden önce de buradaydı. Bu insanların bir kısmı da. Benden sonra gelenler ve değişenler de oldu. Ben 7yıldır sokağın bu noktasında durur gazetemi alır ayakkabılarımın burnuna falan bakar iyi günler diyerek para üstümü alır fazla konuşmam. Bu beni filmlerdeki gibi gizemli kılmaktan çok rahatsız biri gibi gösterir büfedeki adamın nezdinde..bunu bilirim. Başka….? Bir düşünelim… karşı kaldırıma geçip bir süre ilerleyince (-ki bu 48 adımdır) fırına gelir, içeri girer, gözlerimi raflardaki türlü ekmek üzerinde falan gezdirir aldığım ekmeğin sarılmasını bekler, parasını verir, iyi günler der fazla konuşmam… fırından çıkıp eve doğru yürürken biriyle karşılaşır başımı vakur bir ifadeyle hafif aşağıya sallar iyi günler der fazla konuşmam… eve, işe, kütüphaneye, sinemaya nereye lazımsa oraya giderim. Sorduklarında sorun Sümbül Teber’in varlığında değildir ama bu yokluğundadır anlamına da gelmez derim….