Bronzlaşma: Neden bronzlaşmak isteriz? Bronzlaşma iyi midir, kötü müdür?

Yaz ayları geldiğinde hepimiz tatile çıkıp bronzlaşma, tenimizi karartma sevdasına düşeriz. Özellikle bayanlar tenlerini alabildiğine bronzlaştırma derdine düşerler. Herkes tatilde ne kadar bronzlaştığı ile ilgili etrafına caka satar. Ne kadar bronzlştıysanız o kadar uzun tatil yapmışsınız demektir! Ve bazıları övünür bununla.

Oysa Çinde ve Osmanlı zamanında kadınlar daha çok Güneşten korunmaya ve beyaz tenli kalmaya çalışıyorlar-dı ve Güneşten korunmak için şemsiye kullanıyorlar-dı.

Çinde kadınlar için beyaz tenli olmak daha makbul ve bu yüzden Güneşde yanmaktan sakınıyorlar ve şemsiye kullanıyorlar.

Osmanlı zamanında da Türk kadınları güneşten korunmak için şemsiye kullanıyorlardı ve beyaz tenlilerdi.

Peki neden bronzlaşma? Ne zaman çıktı bu adet? Sağlık açısından yarar ve zararları nelerdir?

Nephilims(Gözcüler,Düşmüş Melekler)Ve Tanrılar Bizden Utandı Ve Bizi Unuttular!!!

Nefilimler (Gözcüler)

İbrani folklorunda adları “Nefilim”. Eski Mısır’da “Neter” olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve “Gözcü” olarak nitelenen bu “sıra dışı” varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi?

Kim Bu “Gözcü”ler?

İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara “Nefilim” diyorlar. Eski Mısır’da adları, “Neter”. Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlar. Diğer yandan “Sümer” sözcüğü, “Gözcü’lerin ülkesi” anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda “gözcüler” olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa’dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, “geç neolitik” olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu “Gözcü”ler kimler? Neyi ya da kimi “gözlüyorlar”? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düş güçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?

GEN Mİ ÇEVRE Mİ? (NATURE- NURTURE)

Bugün artık bebek daha anne karnındayken tespit edilen hatalı genlerin değiştirilmesi ile yapılacak “genetik tedavi” tıp dünyasının en büyük hedeflerinden birisi haline gelmiş ve bu yolda önemli adımlar gerçekleştirilmeye başlanmıştır.

Sadece tıp dünyasının değil farmakolojinin, genetik mühendisliğinin ve biyoteknolojinin de araştırma alanına giren genlerin tespiti, değişimi ve tedavisi geliştikçe, temel bazı konuların tekrar değerlendirilmesine ve yeni bakış açılarına, hatta bilimde devrimlere sebep olmaktadır. Çalışmalar hayal gücünü bile aşan öyle noktalara varmaya başlamıştır ki, vaktiyle bilimsel ve teknolojik çalışmalara din adamları karşı çıkarken, bilim adamları artık kendi kendilerini durdurmak üzere aralarında anlaşmalara yapmaya başlamışlardır. Bu konudaki en önemli anlaşmalar insan embriyosu ile yapılacak çalışmalar ile ilgilidir.

Hayatın Anlamı

Hayatın kendi içinde herhangi bir anlam yoktur. Yaşam bir anlam yaratma fırsatıdır. Anlam keşfedilmez: yaratılmak zorundadır. Anlamı sadece yaratırsan bulacaksın. O çalılıkların arasında, birazcık aradığında bulabileceğin şekilde, bir yerlerde yerde yatmıyor. O senin bulabileceğin bir taş gibi orada durmuyor. O senin besteleyeceğin bir şiir, söylenecek bir şarkı, edilecek bir danstır.
Anlam bir danstır, taş değil. Anlam müziktir. Onu ancak yaratırsan bulacaksın. Unutma bunu.
Milyonlarca insan anlamın keşfedilmesi gereklidir gibi son derece aptalca bir fikir yüzünden anlamsız hayatlar yaşamaktadır. Sanki o zaten orada bir yerdeymişçesine. Tek yapman gereken perdeyi kaldır ve yakala, işte anlam burada! Böyle birşey değildir o oysa.
Öyleyse unutma: Buda anlamı bulur çünkü onu yaratır. Ben buldum çünkü yarttım onu. Tanrı bir ‘şey’ değildir, bir yaratımdır. Ve sadece yaratanlar bulur. Ayrıca, anlamın bir yerlerde yatıyor olmaması iydir, aksi taktirde bir kişi onu keşfetmiş olurdu – o zaman da tüm diğerlerinin onu bulmasına ne gerek kalırdı?
Dinsel ve bilimsel anlam arasındaki farkı göremiyor musun? Albert Einstein görecelilik teorisini buldu, onu tekrar tekrar keşfetmek zorunda mısın? Bunda bir yarar var mı? Bir adam yaptı; o sana haritayı verdi. Bu onun yıllarını almış olabilir ancak senin onu anlaman sadece bir kaç saat sürer. Üniversiteye gidip öğrenebilirsin.
Buda da birşey keşfetti, Zerdüşt da birşey keşfetti ama Albert Einstein’in keşfi gibi değildir onlar. Yalnızca Zerdüşt’ü ve haritasını takip ettiğinde bulacağın bir yerde değildir o. Onu hiç bulamayacaksın. Sen bir Zerdüşt olmak zorunda kalacaksın. Farkı görüyor musun?
Görecelilik teorisini anlayabilmek için Albert Einstein olmak durumunda değilsin, hayır. Sadece ortalama bir zekanın olması yetecektir, hepsi bu. Şayet çok fazla engelli değilsen, anlayacaksın.
Ancak, Zerdüşt’ü anlamak için, bir Zerdüşt olmak zorundasın – bundan azı işe yaramayacaktır. Onu yeniden yaratmak zorundasın. Ve her birey Tanrı’yı, anlamı, gerçeği doğurmak zorundadır; her insan ona hamile kalmalı ve doğumun sancılarından geçmelidir. Herkes onu kendi rahminde taşımalı, kendi kanıyla beslemelidir ve ancak o zaman kişi onu keşfeder.

İllüzyondan Sıkıldıysan Kanalı Değiştir

Günümüz nasıl geçiyor? Uyanıp iş veya okul için sokağa çıkıp, akşam saatlerinde pili bitmiş bir beden olarak, savrula savrula eve dönerek değil mi? Dahası da var; evde, ya televizyonun karşısında uyuşuk gözlerle pinekliyoruz ya da bilgisayarın başına geçip, hayattan yarı kopuk, sanal dünyaya şehvetle bağlı neferlere dönüşüyoruz.

Çevrede beynimizi uyuşturmak için uyaran yüzlerce şey varken, biz bilinçli seçimler yaptığımızı düşünüp, başka bir uyuşturucuyla kandırıyoruz kendimizi; kibir. Mesela televizyonu, yalnızca haberleri izlemek için açıyoruz. Hangi haberleri mi? Yayıncı kuruluşun kendi tarafından yorumladığı haberleri… Varlığını sürdürebilmek için reyting elde edebileceği haberleri… İlgi görmeyeceği düşünülenlerin süslenerek karşımıza getirildiği haberleri…

Hesapta gündemi, güncel olanı takip ediyoruz bu sayede. Peki nedir bu güncel? Etiketlerdeki sayıların artması, bilmem nerede trafiğin kilitlenmesi, futbol takımının galip gelmesi ya da yenilmesi, sırf ünlü diye mikrofon uzatılan birinin vatandaşın sorunlarına kafa yorması ve benzeri… Zihninizde bir şeyler canlandı değil mi? Şimdi de bunları izledikten sonraki günü düşünelim. Sabah işe veya okula gidip, dün gece haberlerde gördüklerimizden dem vurmuyor muyuz arkadaşlarımızla? Hatta bazı konuları lastik gibi uzatmıyor muyuz ertesi günlere kadar… Bir de onlara eklenen o gecenin haberleri var…