Koku deyip geçmeyin!

Koku gerçekten de içinde her an yaşadığımız mucizenin adı!

Küçük yaştan beri dikkatimi çekerdi-gerçi herşey mucize gibiydi hayatta o zamanlar- zamanla hayatın işleyişinde, bu mucizevi yaşam oyununda tartışılmaz büyük bir öneme sahip olduğunu anladım. patrick süskind‘in Koku kitabını ilk gençlik yıllarında okuduğumda bir nevi onaylanma hissiyle dolmuş, günlerce etkisinden çıkamamıştım. O hızla yazarın bikaç kitabını daha okumuştum, gerçekten çarpıcı şeyler söylüyordu!

Seslerin etkisinin de farkındaydım, hatta yine o zamanlar tekrar eden seslere bir dakikadan fazla dayanamıyordum. Bir keresinde Üniversite birinci sınıfta, büyük anfide derseyken polis günü sebebiyle çalan sirenler sebebiyle bayılmıştım! Sınıftan nasıl çıkarıldığımı filan hatırlamıyorum. Aslında bu bayılma refleksinin bize verilmiş en büyük lüks olduğunu düşünürüm. Büyük bir acı ya da çirkinlikle karşılaştığınızda oradan sıvışmak için harikulade bir yöntem 🙂

BARIŞI DÜŞLE/ BELLEKTE İZ BIRAKACAK BİR DENEYİM OLARAK YAŞAYAN KARŞI SANATIN İZİNDE:Beuys ve Ono

1960 sonrası sanatta biçimciliğe ve akademik sanata tepki olarak doğan akımların içinde Fluxus; yaşamın sürekli değişerek yenilenen bir değer oluşunu ve sanatçının bu değişim ve yenilenişteki sosyal varlığının tanımına katkısını Joseph Beuys ve Yoko Ono’nun Düşünceleri, söylemleri ve yapıtlarıyla ya da “Düşünce Plastiktir” diyen Beuys’un ifadesiyle plastize edilmiş düşünceleriyle ortaya koyar.

Sürekliliği, değişimi ve yenilenmeyi, durağanlığa karşı koyuşu insanın zaten var olan potansiyel sanat gücüyle birleştirme, açığa çıkarma ve ortaya koyma eylemi Beuys’da insan ve ait olduğu tabiatla olan uyumunun ifadesi olabilecek düşünce ve görüngü arayışına , Ono da ise yaşamsal değişimin döngüselliğini ifade etme ve evrensel bir barış mesajı enerjisini oluşturabilme arayışına dönüşmüştür. Fluxus’u besleyen süreklilik, akış, devinim ve sanat eylemini sanat ürününden ayıran bakışla sanata kalıcı varlık kazandırma düşünüşü her iki sanatçıda köklere, ilk’e ve belki ilkele bakışı ve bunu yaparken de insanın var oluş kaynağı olan tabiatın akışından, enerjisinden faydalanma isteğine dönüşür. Kucağındaki ölü tavşana galerideki resimleri anlatırken Beuys’un tavşanın ölü bir tavşan olduğunu bildiği açıktır ancak; evrendeki sonsuz döngü içinde bir enerji olarak varlığını sürdüreceğini bu noktada “malzemesinden” hatta sanattan ayrılarak kalıcı bir varlık kazanacağını ifade etmeye çalıştığını söylemek mümkün görünüyor.

Kül Kedisi Sindrella aramızda!

Dikenli kabuğunu kaldırdığınızda, altında bal gibi tatlı meyvesi olmasına rağmen, sırf görünüşünden ve iticiliğinde dolayı kimse ona elini uzatmaz, kaktüs meyvesine dokunmak istemez. Sanki Tanrı bunu özellikle yaparmış gibi, inciyi de yamru yumru bir deniz kabuğunun içine yerleştirir.

Ve bu hep böyledir. Kül Kedisi Sindrella da itilen, horlanan biriyken, bir gece baloya katılır prensin gönlünü kazanır. Ne kadar gece on ikiden önce balodan ayrılmak zorunda kalsa da ayakkabısının bir tekini orada düşürür. Bu şekilde ülkenin en küçük ayaklı kadını da ortaya çıkmış olur. – Niye küçük olan her şey güzeldir bilmem ki! Küçükler her zaman niye tatlıdır? Yoksa el ve ayak fetişisti olmamın geri planında Sindrella mı vardı hep? Peki ben o hiçbir şeyini beğenmediğim ve kocaman bir burnu olan Malatyalı kızın küçücük elini niye birden ağzıma katıvermiştim?-

Fantastik İmgeci Cortazar ve Politik Bağlanıştaki Cortazar

Fantastik İmgeci Cortazar ve Politik Bağlanıştaki Cortazar
Julio CortazarBazı okurlar vardır ki onlar, okumayı ‘eylem’ olarak kabul ederler. Bu ‘eylem’, hümanizmin insani uyumlaştırıcı özüne hizmet eden kültürel beslenme adına yapılabildiği gibi, düpedüz bir politik-kültürel faaliyet adına da yapılabilir. Yine, metinsel algılayış ve haz ‘eylemcileri’ olduğu gibi, branş literatürü estetiğinin peşinde ‘eylemciler’ de vardır. Tüm bu grupların ortak özelliği “kusursuz okur” tipini önlerine koymalarıdır. Şaşmaz, güvenli, yerine göre hijyenik… daha bir sürü sıfat kullanılabilir. ‘Kusursuz okur’ fantastik imgeci Cortazar ile politik bağlanıştaki Cortazar’ı kesin olarak birbirinden ayırmayı başarmıştır. Onlara göre Cortazar için (Cortazar yeteneği için) ancak böyle bir bölümleyiş güvenlidir. Tabii bu ayırmayı yaparken, onun bir yanının öbüründen sürekli olarak diyalog talep ettiğini göz ardı ettiler. Onun fantastik imgeciliğine vurgun olan ‘kusursuzlar’ öykülerini (öykücü Cortazar’ı), politik bağlanışını önemseyen ‘kusursuzlar’ ise romanlarını (romancı Cortazar’ı) öne çıkardılar. Sonunda Cortazar’ın kendisi de okurlarının iki ayrı yarıkürede ikamet ettiklerini kabul etmek zorunda kaldı. (Bunu yakın dostu eleştirmen Julio Ortega’dan öğreniyoruz: Julio Ortega, “Toda la vida en juego”, 14 Şubat 2004, El Pais.) Yazar bir keresinde Julio Ortega’ya şu yorumda bulunur: “Bu ayrım retorikten geliyor olsa gerek, keşke öykünün gölgesiyle boğuşmadan romana geçmek kabil olsaydı” (agy). Cortazar uyuşmazlığın eserlerinden kaynaklandığını sezmişti, fakat bu ikilem için bir yanıtı yoktu; öykü, bir can sıkıntısının şaşmaz haritası; roman, bir yaşam projesi (Julio Ortega’dan aktarıyoruz).
Julio Cortazar Denir ki sanatçılar yanıtlarını eserleriyle verir. Bu söz hamaset koksa da doğrudur. Eserlerinde, onların bir yerinde, bir bakarsınız, yanıt verilmiştir. Rayuela’nın (Dilimize Necla Işık tarafından Seksek adıyla çevrilmiştir.) kahramanı Oliveira dehşetli anarşist hezeyan anlarında sanatçı ahlakının bireycilikte değil toplumculukta olduğunu keşfettiğinde, yanıt verilmiştir. Gerçekte Rayuela’da olan nedir? Orada “Ben”in bütün arayışı “Ötekiben” ile buluşmaya koşar. Cortazar’ın, edebi eserlerinin yanı sıra, oldukça politik metinleri vardır. Yazar o metinlerde hep tasavvuru ve karşıtlığı arar. O metinlerde politik bağlanış apaçık olmasına rağmen, yazar hiçbir zaman şiirselliği elden bırakmaz; doğrular, ahlaki, politik önermeler ve protestolar insani özgürleşmenin ışığı ile aydınlanır.
Cortazar Okumanın Yol Haritası
20. yüzyılın Arjantinli büyük yazarı Julio Cortazar’ın entelektüelliği üzerine yoğunlaşan bir tartışmayı onun bir eserinde simgesel olarak noktaladık. Yazarlığı, özellikle de öykü edebiyatındaki yazarlığı üzerinde durmamız gerekir. Ne de olsa 20. yüzyılın ikinci yarısından sonraki dünya öykü edebiyatında onun damgası vardır.
Julio Cortazar üçüncü küreselleşmeye doğru giden dünyada (dünyanın bir küre olarak tasarlanması -I-, finans kapitalin ortaya çıkışı -II-, pazariçi üretim olanaklarının daralması -III-) son sanatçı yazarlardandır. Bu sıfatı zapt edilemez biçimde bütün yaşam tarzlarına el atması ve bunları lirik ve trajik olarak ortaya sermesi, ayrıca ironiyi dünyayı ve yaşamı tanımanın bir yöntemi olarak benimsemesiyle hak eder.
20. yüzyılın en büyük fenomenlerinden biri de ‘Latin Amerika boom’ diye adlandırılan, 1960’lar sonrası Latin Amerika ülkelerinde gelişen İspanyolca edebiyattır. Şiirde, Pablo Neruda, Cesar Vallejo ve Octavio Paz; düzyazıda, Romulo Gallegos, Juan Rulfo, Borges, Arturo Uslar Pietri, Miguel Angel de Asturias, Gabriel Garcia Marquez, Julio Cortazar, Mario Vargas Llosa ve Carlos Fuentes bu fenomeni vücuda getiren kalemlerin başlıcalarıdır.
Arjantinli yazar ve edebiyat profesörü Saul Yurkievich tarafından yayıma hazırlanan Julio Cortazar’ın Tüm Eserleri’nin giriş yazısında bir tanımlayış dikkati çeker: Bir edebi anıt (Julio Cortazar, Obras Completas, Edicion de Saul Yurkievich, Galaxia Gutenberg/Circulo de lectores, Barcelona, 2003).
‘Bir edebi anıt,’ bu tanımlayış edebiyat tarihine uygun düşüyor. Ölümünün 20. yılında bir yazarı edebiyat tarihine emanet etmek işin kolayı. Onun edebi etkinliği bakımından tarihsicilik kaçınılmaz olarak bu şekilde devreye girer. Julio Cortazar’ın eserlerine dönüp bakacak olursak, tarihsellik, şakacılığını ortaya koyacaktır.
Julio Cortazar’ın eserleri edebiyat tarihine uygun mudur?! Geçmişin düzeni içinde bir uygunluktan söz ediyorsak, ki bunun için ulusalcı bir zemin, kuralcı ve belirleyici söylemler gerekir, olumsuz bir durum görünüyor. Ayrıca akışı güçlendiren okuma biçimleri de vardır; herhangi bir gerçeğin disiplininden ve entelektüel bir kesimin otoriter kabulünden gelen okumalar.
Julio Cortazar şimdiki zamanda vuku bulan bir edebiyat fenomenidir. O, hep edebiyatın günceliğinde -günde- sahne alır. Güne ram eden takvim yaprağı gibidir, el yordamıyla ve el kumandası (manuel) ile iş görür. Bu şekilde olağanüstü şiirsel etkinliğine geçer. Bu, şair geçişi değildir (Saul Yurkievich ölümüne dek yazarın yakınında bulunduğunu ve hiçbir zaman ondan şairlik iddiası duymadığını söyler). Bu geçiş, düzyazıya şairane ifadeler katma geçişi de değildir. Julio Ortega şöyle diyor: “Onu heyecanlı bir evren gibi açılan dilin bulunduğu kıyıdan başlayarak okuyabilirsiniz. Vuku bulan bu empati, hayranlık ve fırtınaya tutulmuşluk içinde anlatı kendini açar. Çevrilen her sayfa kendini tasarlar, yeni bir okumanın yol haritası çizilir, başka bir okurun projesi onaylanır. Cortazar başka hiçbir şeyin olmadığı kadar İspanyolcanın eseridir, karşılıklı tanış olmanın candan konuşma materyali. Böyle konuşursak daha insani olabiliriz.” (agy)
Julio Cortazar gibi ele avuca sığmaz bazı yazarlar kanonik okumalar için elverişli değildir. (Celine, James Joyce, bizden Oğuz Atay düşünülebilir.) Tarihten gelen edebi iletiye alışkın okur tipi bu yüzden onlara güven duymaz. Tabii bu yazarlar moda olduklarında, deyim uygun düşerse, ‘egzantrik kışkırtılmış ayini’ne katılmak için onların eserlerini edinir. Bu tür edinme, eserin kullanım değeri üzerine tasarruf ve okuma, Molière’in Kibarlık Budalası’ndaki sahneleri aratmayacak skandallara gebe olmalı (!)
Julio CortazarJulio Ortega, Cortazar okuması için bakın başka neler diyor: “Bütün büyük eserlerde olduğu üzere, Cortazar’ınkinde, öngörülen herhangi birinde, okuma etaplarıyla karşılaşırız. İlkin Cortazarvari bir hava taşıyan hercai bir biyografi ve işbirlikçi okurların hevesi görülür. Bir grup okur, kendini kahramanlar yerine koyarak bir öyküden öbürüne gezinir durur. Bu grup kendini Rayuela’daki patafizike adamıştı. Oldukça akademik başka bir grup okur da bir duygusal antropoloji’nin romanlarında buluştu; doğrular, ahlaki felsefe, müphem oryantalist, ki en sonunda da metafizik…” (agy)
Julio Ortega, Cortazar’ın eserlerinin, bir oyun planı yardımıyla en iyi şekilde okunabileceğini söyler. Bu oyun planı ne olabilir?! Eleştirmen, okurun ilkin “bir geçiş ve pasaj oyunu”nu oynayacak maharette olması gerektiğini ifşa eder. Sözcük sözcüğe öykü nasıl bağlanıyor, bu bağlanışın ele geçirilmesi önemlidir. Bu, bir adımdır ve tıpkı öyküdeki gibi mucizevi bir andır. “Oyunun doğasında sürekli varyasyon, şansın hiçe sayılması denemesinden çok, birleşen damarlar arasında rastlantısal akışın açılması için, başlangıçtır.”
Başlangıç!? Eğer öyküleri edebi türe dayalı tarzlarından ve dile dayalı yapılarından gelen bir şekilde bir müzikal bütünlük hareketi olarak okuyorsak, başlangıca dönmek eziyetli olacaktır.
O zaman özellikle Cortazar’ın öykülerinde mükemmel şekilde görünen öykü sanatının (ki artık bu kertede sanattan söz etmeliyiz) birkaç çekici yönünü sıralayarak bitirelim:
– Öykü okunabilir gerilimdir.
– Öykü bir okuma (bir yeniden yazma) girişimidir.
– Öykü şiirselliği tanımanın dinamik okumasıdır.

ZAMANE SEVDALARI

aşkları aşk yapan onların ulaşılamamazlıklarıdır,
gönül aşkının sona erdiği an,
sevgilinin ulaşılabilir kılındığı zamandır.

ZAMANE SEVDALARI

ayrılığı bilemezsin yar,
ayrılığı bilemezsin.
nasıl acı verir insana uzayan geceler,
derman bilmez bir açmazdır
çullanıverir üzerine ansızın.

korkunç yalnızlıklar
cirit atar kıyılarında,
kimsesizliğinin dostu tütün bile,
genzini bir başka yakar
ve tek sırdaşın ekmek
bir isyandır başlatır,
diziliverir gırtlağının orta yerine.

tüm güzellikler bir bir terk eder,
kalem kağıda düşman kesilir,
bilemezsin yar… bilemezsin,
nasıl acı verir bu dayanılmaz keder,
varoluş manasını kaybeder,
tanıyamazsın kendini aynalarda,
bu tanınmazlık benliğine hükmeder.