özgürlük üzerine

ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE…

Kozmosun her alan ve boyutunda iradeli bir işleyiş, kendine has özellikler, bütünlüğe katılım olmakta, tarihsel ve tabii sürecin oluşumuna neden olup belirleyen faktörlerin; özboyutundan süzülerek taşan farklı konum ve bağlam kazanan yapılanması tüm kavramsallaştırma ve hayatiyetin alt yapısını teşkil etmektedir….

Kavramlar ve hayatiyet;

Tabiatın insan üzerindeki etkisi ve belirlemesiyle beraber, insanın genel anlamda kültür oluşturucu yapısıyla devinim ve oluşum içinde gelişir…

Canlılığa ve işleyişe katılan bütün unsurlar insan dâhil, bütünlüğü oluşturmakla birlikte kendine has bir madde ve hareket dünyasıyla sınırlandırılmıştır… Ancak insanoğlu, bitki, hayvan ve diğer canlılık âleminden medeniyet kurucu niteliği ile ayrılır…

Savaşçının Yolu – Günlükler 1/4

Aşağıdaki yazı Carlos Castaneda’nın don Juan Matus ile yaptığı görüşmelerde tuttuğu günlüklerdir. Yayımcıların herhangi bir kategoriye dahil edemedikleri için yayımlamadıkları bu günlük notlar kronolojik bir sıradadır ve herhangi bir ticari kaygı olmadan yayımlanmıştır, amaç batılılara yabancı olan bu fikirlerin yayılmasıdır. Dört bölümünü bulup çevirdiğim bu notları bölümler şeklinde gönderiyorum. Bu notlar iç sessizlikten kaynaklanan, herkesi sonsuzu anlamaya yöneltecek bir davettir.
Sevgiler & Selamlar,
Aki

Felsefi ve Pratik bir örnek olarak – Savaşçının Yolu

Bölüm 1

Her bölümde Savaşçının Yolu ile ilgili bir önermeyi tartışacağız .

BİZ ALGILAYANIZ. Bu, don Juan Matus’un öğretisindeki, Savaşçının yolunun ilk önermesidir. Gereksiz tekrarlanan bir ifade gibidir, açıkça olanın bir tekrarı olduğu besbellidir; kel bir adama saçları olmayan biri olarak bahsetmek gibidir, ancak burdaki bir tekrarlama değildir. Büyücünün yolunda, basit yönelimi algı olan organizmalar olduğumuzdur. Biz algılayanız, ve bu, büyücünün yoluna göre, dünyadaki istikrarımızı ve yönümüzü sağlayan tek kaynaktır.
Don Juan Matus öğretisinde, büyücülerin, insanların müthiş bir taktik uyguladığını, fakat maalesef algının yanlış yönelmesine sebep olduklarını, saf enerji akışını alıp bunu duyusal verilere çevirdiklerini, bu yoruma da insan formu dediklerini söylemektedir. Saf enerjinin yorumlanması sihirli bir davranıştır ve yanlış sonuçlar doğurabilir: bizim inancımız, var olan herşeyin bizim yorumumuzdan ibaret olduğudur. Ağaç olarak bildiğimiz şeyin algıladığımızdan çok yorumumuz olduğunu, ihtiyacımızın ise, hemen hemen hiç bir yorum eklemeyen üstünkörü bir bakış olduğunu söyler don Juan. Gerisi niyetin çağrısı olarak nitelediği bir olgudur: niyet ağaçtır, yorumumuz ise duyusal verilerin ağaç dediğimiz özel olaydır.
Bu örnekte olduğu gibi, bütün dünyamız, içinde algımızın çok küçük çapta yer aldığı, yorumlarımızdan oluşturduğumuz sonsuz bir birikimdir. Başka bir deyişle, evrende olan enerjiyi yalnız görsel olarak algılarız ki bu yalnızca algılarımızın çok küçük bölümüdür. Büyücüler, sezgisel etkinliğimizin büyük kısmının yorumlama olduğunu; insanlar öyle varlıklardır ki, dünyalarını yaratmak için çok az saf algıya ihtiyaçlarının olduğunu, veya yorumlarını yapmak için az algının yeterli olduğunu ileri sürmekteler. Algılayan olduğumuzu ileri sürmek, büyücülerin, bizi kendi özümüze geri getirmek için yaptıkları bir girişimdir; algılama; olmamız gereken özgün durumdur ve oraya dönmemiz için bizi itmektedirler.

NİHAT GENÇ VE DELİLİĞE ÖVGÜ

Leman 2009/12. Sayısında Sn. Genç, ortaya çıkardığı toplumsal sonuçlar dikkate alındığında çok önemli olan bir konuya değil olguya! Dikkatlerimizi çekmiş.

Nihat Genç: “Leman Dergisi’nden arkadaşlar uzun yıllar beni arkadaşlarıma ‘gaz vermekle’ dalgaya almışlardır, oysa değil, yetenekli zeki işler işler gördüğümde çizeri yazarı bulur ve övgülerimi sıralarım, tam o sırada ‘yapma Nihat ağbi veriyon gazı veriyon gazı başımıza bela oluyor’ diyerek iltifatlarıma alaylı yaklaşmışlardır..

Tanınmış yazar çizeriz ve etrafımızda hikayesini çizgisini değerlendirmemizi isteyen yüzerce genç insan var, birileri bu müsvedde çalışmaları değerlendirmeli, sanatı mahareti üzerine birkaç laf etmeli. Yok. Bugün ülkemizin en büyük açlığı bu ilk çalışmaları değerlendirecek bir eleştirmenin bir arkadaş grubunun bir mahfilin olmayışıdır. Mesela birkaç kez üniversitelerin müzik bölümlerinde bulundum ve inannılmaz becerileri olan onlarca genç yetenekle karşılaştım. Ancak çocuklar çok yalnızlardılar. TV’lerde birçok arabesk müzik yarışması yapılıp biçimsiz yüzlerce insan ekranlarda onurlandırılırken bu genç dehaların yaptıkları iş bir üniversitenin boş anfisinde çınlıyor, o kadar, birkaç kişi dahi izlemiyor. Bir nevi ‘yok sayılıyorlar’ ve hayal kırıklığı içinde onca harika genç kaybolup yok oluyor.

KUDUZ VİRÜSÜ , KAR KANESİ VE HİKMET…

Bu günkü konumuzu, bir Anadolu ermişi, çok güzel özetleyivermiş… Derviş Muhittin yüzyıllar ötesinden şöyle sesleniyor:

Muhittinem, dervişem.
Hak yoluna girmişem.
Onsekiz bin alemi,
Bir zerrede görmüşem…

Bizim kuduz virüsümüz de, gerçek bir zerre. Canlıların en, en basitlerinden. Çok küçük bir yaratık. O kadar küçük ki, kuduz virüsünü benim kadar büyütecek bir makine olsa, ve ben de, aynı makinede, aynı oranda büyüsem, virüs benim kadar olduğunda, ben dev kadar olurum… Hem de, hiçbir masalda düşünülmemiş bir dev… O kadar büyümüş olurum ki, dünya ayaklarımın altında küçücük bir portakal gibi kalır… Başım, gökteki aya ulaşır…

Bu küçük olduğu kadar da basit bir canlı. Sadece, çok basit bir DNA sarmalı ve de onu saran bir zardan ibaret. Hepsi bu… Tabii ki, bu var ile yok arasındaki canlıda, aklın, zekânın varlığından söz etmek bile abes. Ama, bir şeyler var… Görelim…

Rüyanın Hikayesi

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
– Akşam garip bir rüya gördüm.
– Hayırdır inşallah?..
– Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
– Nasıl yani?
– Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
– Kimdir bu?
Ahali:
– Aman hocam hiç bulaşma, derler.Ayyaşın meyhusun biri işte!..
– Nerden biliyorsunuz?
– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz… Bir başkası lafa girer;
– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
– İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
– Nereye?
– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
– Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
– Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.
– Aman efendim, nasıl kaldırırız?
– Basbayağı kaldırırız işte.
– Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini…
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
– Şurada bir mahalle mescidi var ama…
– Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim… Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…
– Nasıl yani?..
– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
– Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi sükunetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
– Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…
– Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
– Niye?
– Ümmeti Muhammed içmesin diye…
– Hayret…
– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Hücceti islam okurdum…
– Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…
– Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli…
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
– işte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…
– Doğru, öyle ya?…
– Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
– Peki o ne dedi?
– Önce uzun uzun güldü, sonra;
– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?