yöntem psikolojisi ve din :)

Hatırlarsanız, bu senenin başında Ebubekir bir başlık açmıştı.

Evrensel İlkeler ve Kuran.

Her ne kadar kendisi bir süre sonra pek çok soruyu yanıtsız bırakıp ortadan kaybolduysa da, bi tanesini ben unutmadım.

Daha doğrusu, merak da yaptım.

Kısa bir hatırlatma olması babında, özetlemeye çalışayım;

Öncelikle, Ebubekir’e sorulan soru: Madem ki kuran’ın koyduğu emirler, buyruklar, zamanın ve şartların değişmesiyle değişebilir, yeniden düzenlenebilir (evrensel ilke-modern dünya filan) diyorsun, o halde bunu böyle ifade eden bir ayet gösterebilir misin demiştik. (Diyen de bendim)

O da bize alakasız 5-6 tane ayet yazmıştı.

Mesela İnşikak 19 dediydi (Siz ki halden hale, boyuttan boyuta geçirileceksiniz)

Ebubekir’in bu ayetten anladığı: Kuran’ın verdiği bir hükmü değişen şartlara ve zaman göre değiştirebilirsiniz.

Neyse:)

Bu melodramı bi kenara bırakıp, merakımı celbeden asıl konuya geçeyim.

Çünkü kafa nası basıyo, veya bende mi bir problem var, öğrenme ihtiyacı içindeyim.

Şöyle ki;

İlgili başlıkta Ali İmran 7 bahsi geçmişti.

Kitab’ı sana indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab’ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te’vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O’na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl’elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).

(Deniliyor ki yani: kardeşim, bazı ayetler açıktır, nettir, neyi anlattığı bellidir. Bazılarıysa biraz müphemdir, anlamları net değildir, onların anlamını yalnızca allah bilir. Gerçek müminler de bunu böyle kabul ederler ve manası açık olan ayetlere taabi olurlar, diğer bir kısım müphem ayetleri gıdıklamazlar, allah katından böyle gelmişse böyledir der geçerler.)

Sonra ama, bilgili bir Hoca efendi’den yapılan bir alıntıyla itiraz edilmişti buna.

Denilmişti ki; Hayır efenim, bu ifade doğru değildir.

Neden?

Çünkü 1: Bu durum Zümer 23 ile çelişki teşkil eder. (Kuran hem güzel ve anlaşılır olacak, hem de anlaşılmaz/bilinmez olacak.. Mümkün değil, çelişki var.)

Çünkü 2: Tercüme hatası, kelime kökü, zart, zurt, vesaire..

Peki ya doğrusu nedir?

Şudur;

Yoruma açık gibi görünen (müphem) ayetler, birden fazla anlam ihtiva eden ayetlerdir ve bunlardan herkes ne anlıyorsa hepisi doğrudur.

Teferrauatlı izahati de aşağıdaki gibi yapılmıştı;

“Eğer ki “Müteşabih” “kapalı, müşkil ve anlaşılmaz” demek olursa Zümer suresinin 23. ayetinin anlamı çok tuhaf bir anlam olur. Yani Kur’an “hem sözün en güzeli” olacak hem de “müteşabih (kapalı, anlaşılmaz)” olacak!!!!! Müteşabih ayetlerin birden çok, birbirinden güzel anlamlarının hepsi de doğrudur. Kim nasıl anlarsa anlasın hepsi o ayetin anlamıdır. Bu ayetler te’vil edilebilir. Ama “tevil” ne demektir bunu da açmak zorundayız.

Tevil: Maalesef “tevil” sözcüğü de yanlış lanse edilmiş sözcüklerden birisidir. “Yorum” anlamıyla değerlendirilmektedir. Ve müteşabih ayetler hakkında yorumlar yapılmakta veya yapılamamatadır. Bazıları da Tevil’i tefsir anlamında kullanmaktadır. İşin aslına gelince “Tevil” sözcüğü “geriye dönüş” anlamındaki “evl” sözcüğünün tefil babından mastarıdır. “evvele, yüevvillü, te’vilen,….” diye çekimi yapılır. Türkçe’deki “evvel/ilk” sözcüğü de bize Arapça’daki bu sözcükten gelmedir.

“te’vil” sözcüğünün anlamı ise “geriye dönüş” anlamından değişimle “tedbir/arkalaştırma” ve takdir/ayarlama” anlamınadır. Bunu tam tamına Türkçeleştirirsek “1’inci 2’nci, 3’üncü …..” gibi ardı ardına dizmek” anlamını söyleyebiliriz. Ayrıca “öncelik sırasına dizmek, öncelikleştirmek” olarak da ifade edebiliriz. İşte müteşabih ayetlerin o birbirinden güzel, birbirine benzeyen, açık seçik anlamları Allah tarafından ve ehil kimseler tarafından “bu anlam birinci, şu anlam ikinci,şu anlam üçüncü, ….” gibi ard arda sıralanabilir, önceliklenebilir. İşte müteşabih ayetlerin tevili bu demektir.

Yoksa “Müteşabih ayetler kapalıdır, müşkildir herkes anlayamaz, onların yorumunu ancak Allah bilir veya onları ancak Allah ve ehil kimseler (Rasihun) yorumlar” diye bir şey yoktur.”

🙂

Hadi bunu kabul edelim..

Ama gerçekten merak içerisindeyim.

Şu durumda, Ali İmran 7’nin devamında bahsedilen, ve anlamları açık-net olan ayetler dururken bunlara aldırmayıp, ille de yoruma açık ayetlere başvuraran ve onları gööya yorumlayarak fitne çıkaranlar kim oluyorlar acaba?

Burda nası bir çeviri yanlışı ve kelime kökü var o zaman?

Hem o ayetler birden fazla anlam ifade edecek ve kim ne anlarsa doğru olacak.. Hem de kalbinde eğrilik bulunan bir kısım şahıslar, anlamı açık olan ayetler dururken, yoruma açık olanlara ayar çekmek suretiyle fitne çıkarma peşinde olacak?

Bu nası bi fitne?

Kimin eli kimin şeyinde belli değil diyeceğim ama..

Ya da bu nası bir mantık yahu?

Allah rızası için birisi izah etsin.

Resimdeki Çığlık

Vietnam savaşının dehşetini dünyaya anlatan en çarpıcı fotoğraf hiç tartışmasız dokuz yaşında Kim Phuc’un, vucudunda yanıklarla bombardımandan kaçarken çekilmiş görüntüleriydi. ABD savaş uçaklarının attığı napalm bombasıyla köyü bombalanana kadar savaşa rağmen mutlu bir çocukluğu olmuştu.1972 yılında yaşanan bombardımanda ise dehşeti yaşamış, Napalm’in şiddetiyle kıyafeti parçalanmış ve vucudu yanıklar içinde kalmıştı.

Associated Press fotoğrafçısı Nick Ut, Kim’in yaşadığı dehşet anlarını görüntüledi. O zamandan itibaren fotoğraf pek çok ödüle layık görüldü.Nick Ut’a Pulitzer ödülü kazandırdı. Dünyanın gözünü Vietnam Savaşı’na çeviren fotografıyla küçük kız, savaş karşıtlarının bir bakıma ikonu haline geldi.

Kim,tedavi için 14 ay hastanede kaldı. Vücudunun yarısından fazlasında üçüncü derecede yanık vardı. Doktorlar yaşayacağını sanmıyordu. Dayanılmaz acılar çekti.17 kez ameliyat edildi.Uzun tedavi dönemi yaşayan pek çok çocuk gibi, O’da ilerde doktor olmaya hayatının bu dönemlerinde karar verdi.

1982 yılında tıp eğitimi görürken, ‘fotoğraftaki kızı’ bulmak isteyen Hollandalı bir gazetecinin isteği üzerine Vietnam yetkilileri Kim’i buldu. Gazetecilerin ilgi odağı oldu, kısa zamanda bundan bunaldı. Vietnam hükümetinin isteğiyle tıp öğrenimini yarıda bıraktı. ‘Savaşın simgesi’ olarak hükümetin daha fazla işine yarayacaktı. Nihayet 1986’da, Vietnam yetkililerin gözetimi altında, Küba’da eğitimini sürdürmesine izin verildi. Ancak sağlık sorunları nedeniyle eğitimini tamamlayamadı. Küba’da tanıştığı Bui Huy Toan ile 1992’de evlendi.

2003 yılında Newfoundland, Gander’de, havaalanında yakıt almakta olan Moskova-Küba seferini yapan uçaktan inerek kocasıyla birlikte Kanada’ya sığınma hakkı talep etti.

Kanada’da yaşayan Kim, özellikle savaş kurbanlarına hoşgörü, barış mesajları iletme misyonu üstlenmiştir. Ve 1994’ten bu yana UNESCO iyi niyet elçisidir.

Bugün haberleri izlerken Kim Phuc’la yapılan kısacık bir röportaja denk gelince, onunla ilgili bir başlık açmak ve sizinle de paylaşmak istedim.

bazı kısımlar vikipedi’den alıntıdır.

Krize karşı nasıl bir reçete?

Burada Ergin Yıldızoğlu’nun kendi Blog’unda (Küreselleşmeden Sonra) Yunanistan’daki politik durum üzerine yazdığı iki makaleden hareketle; kriz, muhalefet ve krize karşı Sol’un tavrı üzerine birkaç değerlendirme yapmak istiyorum…

Son beş yıldır ekonomik krizi (depresyon) konuşuyoruz… Nasıl olgunlaştı, etkileri, sonuçları vs. Benzer şekilde krizin tetiklediği isyanları, işgalleri, eylemleri de… Görünen o ki bu krizi daha yıllarca konuşmaya devam edeceğiz. Ergin Yıldızoğlu’nun “Yine yavaşlama işaretleri. Ama bir farkla…” başlıklı yazısında (27.05.2012) bahsettiği, dünya ekonomisinin performansını belirleyen; ABD, Çin, AB (Almanya dâhil), Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Avustralya gibi ülkelerdeki senkronize [eşzamanlı] yavaşlama eğilimi; yatırımlardaki düşme ve işsizlik oranlarındaki artışlar krizin, durulmak şöyle dursun katmerleşerek sürdüğünün bir delili. Yine aynı makalede Yıldızoğlu şu saptamayı yapıyor: “Bu koşullarda, ülkeler arasında rekabet, anlaşmazlıklar iki yoldan giderek artıyor: Ülke ekonomileri sorunlarını uluslararası alana yansıtmaya, kaynaklara, pazarlara ulaşmaya çalışırken; kendi pazarlarını koruma eğilimi güçleniyor. İkincisi; bu ülkelerin hükümetleri, başarısızlıklarını, yükselen toplumsal muhalefeti, dış politika sorunlarından yararlanarak milliyetçilik, yabancı düşmanlığı vb. duyguları körükleyerek etkisizleştirmeye çalışıyorlar.”
Dolayısıyla içe kapanma ve korumacılık ile aşırı-sağın yükselişinin el ele gidiyor oluşu geçmişte yaşananları hiç de çağrıştırmıyor değil. Klasik örnek, Büyük Buhran sonrası Avrupa’nın yaşadığı deneyimlerdir.
Faşizmin yükselişi ele alınırken partiler ve Komintern üzerinden tartışmak adettendir ama bence gözden kaçırılmaması gereken başka bir şey daha var ki o da, gerici orta sınıf radikalizasyonu! İşçi sınıfı siyaseti yürüten bir oluşumun “orta sınıf”ların tarihin gidişatını belirleyici rolünü küçümsemesi düşünülemez.
Burada elbette işçi sınıfının “özne” rolünü küçümsemek gibi bir niyet yok. Ama tarihi süreç içerisinde, tarihin seyrini belirlemede “orta sınıf”ların (kırsal/kentsel küçük burjuvazi) oynadığı rol hiç de küçümsenecek ölçekte değil. Fransa’daki 1848 devriminin* yenilgisinde, Rusya’da (köylülüğün oynadığı rol unutulmasın) devrimin başarıya erişmesinde, İtalya ve Almanya’da faşizmin yükselişinde orta sınıfların hiç rolü olmamıştır diyebilir miyiz? Troçki, Komünist Manifesto’nun Afrikan dilindeki ilk tercümesine 30 Ekim 1937’de yazdığı bir önsözde şunları söyler: “Kapitalizm, küçük burjuvaziyi proleterleştirdiğinden çok daha büyük bir hızla yıkmıştır. Dahası, burjuva devlet uzun zamandan beri politikasını bilinçli olarak küçük burjuva katmanlarının suni bir şekilde varlığını sürdürmesine yöneltmiştir. Zıt kutupta, teknolojinin büyümesi ve büyük ölçekli sanayinin rasyonalizasyonu kronik işsizliğe yol açmakta ve küçük burjuvazinin proleterleşmesini engellemektedir. Aynı zamanda kapitalizmin gelişimi, çok büyük sayıda teknisyen, yönetici, ticari işçi kalabalıklarının, kısaca yeni orta sınıf denilen kesimlerin büyümesini ivmelendirmiştir.”(1) [vurgular bize ait]. Yine aynı makalede Troçki devamında şu uyarıyı da yapar; “Toplumsal rejimlerdeki bir değişme, sınıf mücadelesinin en sert biçimini, yani devrimi önden varsayar. Eğer proletarya herhangi bir sebeple zamanı geçmiş burjuva düzenini atılgan bir darbeyle yıkmakta yetersiz kalırsa, mali sermaye (…) küçük burjuvaziyi bir faşist katliam ordusuna çevirir.”(2) [vurgular bize ait]. Kısaca, işçi sınıfı eğer var olan toplumsal muhalefete öncülük edemezse bu öcülük rolünü egemen sınıfa kaptıracaktır, bunun dışında başka bir alternatif de yok gibi. Çünkü bağımsız bir orta sınıf hareketinin tarihin dinamosu ve tabii yeni bir toplumun inşasında bir özne oluşuna dair bir örnek gösterebilir miyiz? Orta sınıflar, modern toplumu ikiye bölen sınıflardan ya birine (burjuvazi) ya da öbürüne (işçi sınıfı) eklemlenmekten başka bir rol oynayamaz.
Yukarıdaki alıntıda Troçki’nin de söylediği gibi, emekçilerin toplumsal sınıfı Marx’ın zamanından bu yana çok çeşitlendi. Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, ekonomideki gelişmeler yeni sektörlerin, yeni iş alanlarının ortaya çıkmasını sağladı. Dolayısıyla artık sadece kolları kaslı, elleri makine yağına bulanmış, mavi tulumlu, dört duvar arasına sıkışmış, serbest bölgelerde yalıtık hâlde tüm dünyaya üretim yapan işçileri düşünmemeliyiz. Büyük marketlerdeki kasiyerleri, inşaat ve demiryolu işçilerini, mühendisleri, pilotları, teknisyen ve teknikerleri, kimyagerleri, öğretmenleri, katı atık toplayıcılarını, ev işçilerini, güvenlik elemanlarını, temizlik işçilerini, çağrı merkezi çalışanlarını, banka ve borsa çalışanlarını (ve tabii sayamadığım daha nicelerini) da göz önünde bulundurmalıyız. Çünkü şurası bir gerçek ki, aynı dört duvar arasında, aynı bantlarda çalışmasak da hepimizi ortak bir paydada birleştiren şey, hem ücretli hem de sömürülüyor olmamız. Burada Marx’ın “üretken” ve “üretken olmayan” emek ayrımına girerek konuyu teorik alana çekmek istemiyorum. Ki zaten Marx da bu ayrımı sınıf farklılığını vurgulamak için yapmamıştı(3). Üretken olsun ya da olmasın emekçilerin bir bütün olarak sömürülmekte(4) olduğunu söylemek ve bu perspektiften bir siyaset yürütmek daha kapsayıcı olur diye düşünüyorum.
Peki, nedir şu “orta sınıf” miti? Krizin derinleşmesi ilk önce Arap coğrafyasına, oradan da domino etkisiyle ABD, Yunanistan, İspanya, İngiltere, İsrail, Şili gibi yerlere (dün de gazeteler Kanada’nın Montreal kentinde binlerce öğrencinin harçlara yapılan zammı protesto etmek için sokaklara döküldüğünü yazıyordu) sıçrayarak, sekseni aşkın ülkede binleri aşan eylem kamplarının kurulmasına yol açmıştı. Bu eylemler üzerine çokça şeyler söylendi, yazılıp çizildi. Ama Sol’un genel tavrı bunların bir “orta sınıf” hareketi olduğunu söyleyip, meydana gelen tepki ve protestoları küçümsemekti. Hep şu söylendi: Tamam bunlar kemer sıkma siyasetlerine, mali çevrelerin dünya üzerindeki kontrolüne, bankalara ve çılgınca kâr peşinde koşanlara karşı çıkıyorlar ama öfkelerini bilinçli isyana dönüştürmüyorlar. Dahası taşıdıkları fikirler de zaten böyle bir şeye karşıdır. Ayrıca bunlar sınıf mücadelesini görmek istemiyorlar, toplumu dönüştürmek için örgütlenmeye karşılar vs. vs.
Evet, genel olarak suçlamaları bu şekilde özetlemek mümkün.
İlk önce bir düzeltme yapalım. Muhammed Buaziz’in kendini ateşe vermesiyle alevlenen isyanların –sadece Arap coğrafyasında değil, gelişmiş ülkelerde de- şu ana kadar işsizlikten etkilenip bir geleceği olmayan küçük burjuva kitlelerce yapıldığı miti ne kadar doğru? Sadece Mısır 2005–2010 arasında tam üç bine yakın işçi eylemine sahne olmuşken ve kitleler hâlâ bugün devrik diktatör hakkında verilmiş mahkeme kararını protesto etmek için Tahrir’deyken böyle bir suçlamanın ne kadarı ciddiye alınır? Ayrıca üniversite mezunu ve işsiz kitleleri, yani emek piyasasında hazır bekleyen yedek sanayi ordusunun “askerlerini” nasıl olur da orta sınıf diye tanımlayabiliriz? İş olduğu zaman bu “diplomalı işsizler” çalışmaya başladıklarında onlara hâlâ orta sınıf demeye devam mı edilecek? Bence bu “orta sınıf” miti gerçeği gizliyor. “Diplomalı işsizleri” orta sınıf yerine emek piyasası içinde, bir bütün olarak, kapitalist sistemin yedeğindeki iş bekleyen işçiler olarak değerlendirmek kanımca daha doğru. Şurası bir gerçek ki, işsizlik denilen şey kapitalizmin bir hastalığı değil, tersine Marx’ın da Kapital’de açıkladığı gibi sermaye birikimini sağlamada, hiç de önemsiz olmayan, sisteme içkin ve yapısal bir sorundur.
Bu “orta sınıf” hareketleri, taşıdıkları fikirler bakımından devrimci olmayabilirler hatta pek çok yönden gerici tarafları da olabilir. Bu yüzden dolayı bu tür hareketlere kulak tıkamak, burun kıvırmak olsa olsa bu “orta sınıf”ları egemen sınıfın dümen suyuna sürükler. Yarın bir gün çıkıp da, “Bu köhne sistemden bıktık, demir bir yumruk istiyoruz” dediklerinde ne yapılacak? Ayrıca işçi sınıfı saflarında aynı gerici fikirleri taşıyan; Fransa’da Le Pen’e oy veren, Macaristan’da Romanlara karşı şiddetli saldırılar düzenleyen ve kendilerini Attila’nın torunları sayıp “Türkler bizim kardeşimizdir.” diyen aşırı-sağ faşist Jobbik Partisi’ne sempati duyan hiç mi işçi yok? Elbette aynı gerici ve faşizan fikirleri işçi sınıfı içinde de sahiplenenler var. Hem zamanında Almanya ve İtalya’da faşizmin sadece orta sınıf tabakalardan değil aynı zamanda sınıf bilinçsiz proleter tabakalardan da destek gördüğü unutulmamalı.
…
Yunanistan özelinde bu “orta sınıf” konusunu ele alan Ergin Yıldızoğlu(5), yaklaşık üç yıldır sürmekte olan toplumsal muhalefet ve sınıf çelişkilerindeki artan gerilime; bunun Avrupa’da yükselmekte olan toplumsal muhalefet ve derinleşen sınıf çelişkileriyle aynı zamana rastlamasına ve Avrupa çapındaki toplumsal muhalefetin ortak bir kaderi paylaştığına değiniyor. Şöyle diyor: “[B]u muhalefet karşımıza salt bir yoksullaşmaya, işsizliğe karşı bir tepki, direniş olarak çıkmıyor. Bu muhalefet; ‘işgal hareketlerinde’ gündeme gelen demokrasi tartışmalarının sergilediği gibi aynı zamanda, tüm diğer dünya görüşlerine kapalı, tüm insanları yalnızca bir tarzda sermayenin nesneleri olarak var olmaya zorlayan, etkinliklerini verimlilik, kârlılık ölçütüne kıyasla değerlendiren, manipüle eden ve denetleyen; doğayı, yaşam dünyalarını sermaye birikimine yakıt yapan, nihilist bir varoluşa karşı da bilinçli, yarı bilinçli ya da içgüdüsel bir tepki olarak şekilleniyor.” [vurgular E.Y.]
Dolayısıyla amaç, “[S]ınıfı birleştirmek, muhalefet hareketinin hızını arttırmak, bunu yapmaya çabalarken de ‘orta kesimleri’ yanına çekerek bir hegemonya olasılığı aramak olmalıdır.”(6)
Burada kimse işçi sınıfı siyasetini bırakın, “orta sınıf” siyaseti yapın gibisinden bir şey söylemiyor. Elbette dünya çapında meydana gelen grevleri; örneğin Hindistan’da 400 bin kamu işçisinin yaptığı üç günlük grevi, Pakistan’da lokomotif işçilerinin iki hafta boyunca süren grevini, Sri Lanka’da sağlık denetçilerinin yaptığı grevi, Endonezya’da greve çıkan kâğıt işçilerini, Kamboçya’da greve başlayan 5 bin tekstil işçisini, Burma’da greve giden peruk işçilerini, Avustralya’da grev yapan maden işçilerini, Türkiye’deki havayolu işçilerinin mücadelesini ve daha dünyanın pek çok yerinde meydana gelen grev ve eylemleri önemseyelim, destekleyelim.** Bugün Adam Smith’in “hayaleti” sadece Çin’de değil; yeryüzünün doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde… yani neredeyse hemen her yerinde dolaşıyor –tabii bu hayaletin zıttı olan “komünizm hayaleti” de. Üstelik bu “hayalet” hem yerin altında hem havada hem denizde hem de karada. İşçi sınıfı bugün sayısal olarak her zamankinden daha fazla artmış, her zamankinden daha fazla “küreselleşmiş”, üstelik her zamankinden daha da fazla sömürülmekte. Ama bir taraftan da bir “orta sınıf” gerçeği var. Bu görmezden gelinebilir mi? Bitirmeden şunu söyleyelim: Bugün dünya işçi sınıfı hareketi bir önceki yüzyıla kıyasla çok ama çok gerilerde. Hâl böyle iken ve üstelik de Fransa, Yunanistan, Macaristan, Norveç ve diğer kuzey ve kimi doğu Avrupa ülkelerinde aşırı-sağın yükselişi gerçeği ile karşı karşıyayken, işçi sınıfı siyasetinin “orta sınıf”ları kucaklayıcı olmaması ve kabarmakta olan muhalefet karşısında sekter ve aşırı-sol bir tutum takınması ne kadar doğrudur? Bu sekterlikte inat etmek olsa olsa aşırı-sağı daha da yükseltmeye yarayacak. Üstelik kabarmakta olan bu muhalefetin bir gerici orta sınıf radikalizasyonuna dönüşmesi de bir o kadar olası. Eğer işçi sınıfı, “ulus”un kaderini tayin edecek bir sınıf olarak toplumda kabarmakta olan herhangi türden bir muhalefete önderlik edemez ve yaklaşmakta olan tehlike karşısında sekter tavrını sürdürürse faşizmin ayak sesleri kulaklarımızda çınlamaya devam edecek.

Dipnotlar:

  • Sınıflar arası ilişkilerin (gerilim, çatışma, kamplaşma); Engels’in deyişiyle, “…verili ekonomik durum temeli üzerinde [Marx’ın] materyalist anlayışıyla açıklama yolundaki ilk girişimi” olan “Fransa’da Sınıf Savaşımları” (1848–1850) bu bağlamda detaylı bir açıklama sunmaktadır.

(1) Lev Troçki, “Stalinizme Karşı Bolşevizm”, Yazın Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 45
(2) Age, s. 49
(3) Detaylı bir açıklama için bkz. Kapital, Ek 6. Bölüm, Yordam Kitap.
(4) Bkz. “Türkiye’de Üretken Olmayan İşçiler Sömürülmüyorlar mı?”, Toplum ve Hekim , Yiğit Karahanoğulları ve E. Ahmet Tonak.
(5) “Bir laboratuvar olarak Yunanistan” adlı makale, 24.05.2012
(6) Ergin Yıldızoğlu, “Bir laboratuvar olarak Yunanistan-II” adlı makale, 04.06.2012

** Tabii bunu yaparken işçilerin kokuşmuş sendikal bürokrasiye karşı olan tavırlarını desteklemeli; onları satan bürokratlara karşı yanlarında durmalıyız.

Gencer Çakır, 06.06.2012
e-mail: [email protected]

Otorite

Her insanda kısmen içgüdüsel kısmen de çocukluktan gelen korunma isteği vardır. Korunma isteği kaçınılmaz olarak otorite ihtiyacını doğurur. Weber’e göre 3 çeşit otorite olsa da buna baskı ve şiddete dayalı olan dördüncüyü de eklemek mümkündür.

Geleneksel otoritede kaynak gelenek ve inançlardır. Karizmatik otorite türünde lidere olağanüstü vasıflar addedilmekte iken hukuksal otoritede kişi ve inançlardan bağımsız rasyonel kurallar otoriteyi sağlar.

Aileden okula ve daha sonra iş yaşamına uzanan hayatımızda hepimiz bu tür otoritelerle iç içeyiz. Kimi zaman da otorite biz oluruz.

Otoriteye karşı çıkmak aslında kendimizin otorite olma isteğinin bir yansımasıdır sadece. Her ne kadar kabul etmek istemesek de toplum ve bireyin otoriteye ihtiyacı vardır ve bunu alenen hissettirir.

Kuran’dan daha iyi bir kitap yazılamaz

Bu iddiayı bir çok tartışmada duymuşsunuzdur. Bu iddianın temelinde yatan yine Kuran sözleridir.

“İsra (88) De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” “

Bunun dışında mürekkeple ilgili bazı ayetler var ama genellikle konuyla ilgisiz olduğu halde karıştırılır, söylenirken ayetin bir kısmı diğer ayetler birleştirilir.

“Lokman (27) Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah’ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. “

Ne ayetlerde ne de iddiayı ortaya atan kişilerde benzerinden veya daha iyisinden kastın ne olduğu ise belirtilmemektedir. Yani elimizde karşılaştırma ölçütleri yoktur. Ölçüt belirtilmediği için de karşılaştırma yapmak zaten imkansız hale gelmektedir.

Ben bazı ölçütlerce karşılaştırma yapacağım dilerseniz siz de ölçütlerinizi belirtip karşılaştırmanızı buna göre yaparsınız.

Matematiksel Açıdan

Kuran’dan çok daha iyi matematik kitapları vardır. Miras hukukunda bile yapılan işlem hataları Kuran’ın iyi bir matematik kitabı olmadığını gösterir.

Bilimsel Açıdan

Kuran bir bilim kitabı değildir. Bilimsel bilgi açısından değerli bir şey ifade etmediği gibi bilimsel yöntemlerden de bahsetmez. Bilimsel açıdan incelendiğinde Kuran’dan daha iyi kitap bulmakta sıkıntı çekmeyiz.

Edebi Açıdan

Her ne kadar şiirsel ve edebi bir yazıma sahip olsa da edebi açıdan incelendiğinde Kuran’dan çok daha edebi arapça (ve tabi diğer dillerde) eserlere rastlamak mümkündür. Kuran’ın yazıldığı tarihte bile hatta daha öncesinde edebi açıdan daha değerli kitaplar vardır.

Tutarlık Açısından

Kuran çok tutarlı bir kitap değildir. Zaman içinde kendi sözlerini, kendi hükümlerini değiştirmiştir. Bazı konularda farklı ifadeler vardır. (Örneğin dünyanın yaratılışı, savaşlarda bir müminin kaç kafir ettiği vs)

Anlatım Açısından

Anlatımı ise sade ve anlaşılır değildir. Yüzlerce yıldır, yüzlerce ulus bile Kuran’da ne yazdığını anlamamış hep yanlış İslam’ı yaşamışlardır. Bu bütün müslümanların kabul ettiği bir durumdur zaten. Milyarlarca insanın anlamadığı bir kitabı anlatım açısından tutarlı bulmamız zaten mümkün değildir.

Felsefi Açıdan

Felsefi açıdan değerlendirildiğinde yeni bir fikir, yeni bir düşünce pek sunmamaktadır. Bu açıdan incelendiğinde de bir çok kitap Kuran’dan daha iyidir. Üstelik öyle gölün, denizin mürekkep olmasına gerek kalmadan.

İnsan Hakları Açısından

Hem kadınlara hem köleliğe hem de farklı dinlere ve inançlara bakış açısından Kuran sınıfta kalmaktadır. Bu alanda yazılmış her hangi bir kitap bile Kuran’dan daha iyidir. Ayrıca Kuran ırkçıdır. Yahudi ırkına karşı devamlı kötüleme içindedir. Köleliği normal görüp müsade etmiş, kadını ikinci sınıf insan kabul etmiştir.

Melodik Açıdan

Kuran ayetlerini dinlerken ağlayanları, kendinden geçenleri gördüğünüzde aynı kişilere arapça başka bir metni okuyup Kuran olduğunu söyleyin aynı tepkiyi vereceklerdir. Dahası arapça bir metin ile Kuran metni arasındaki farkı çoğu anlamayacaktır bile. Yani bu ne dendiğini bilmeden yaşanan duygusal bir patlamadır. Aynı etkiye ve daha fazlasına sahip binlerce kitap bulunmaktadır.

Bütün bu ölçütlere bakıldığında Kuran’dan neden daha iyi kitap yazılamayacağını hala iddia eden varsa hangi ölçütte değerdirmemiz gerektiğini lütfen belirtsin.