Coraline ve müthiş Neil Gaiman

Kitabın özgün kapağında bu resim vardı.

Evinizdeki her kapının nereye açıldığını biliyor musunuz? Peki, emin misiniz? Belki de böyle meselelere bir tek çocuklar şüpheyle yaklaşıyordur ve belki de şüphelenmekte haklılardır… Belki de büyüdükçe algımız kapanıyordur, kim bilir?

Coraline, canı fena halde sıkılan ve adını Caroline diye yanlış söyleyenlere şiddetle gıcık olan, ergen bir kız çocuğudur. Anne babası kendi işleri dışında pek bir şeye ilgi göstermeyen tiplerdir. Kızcağız da, haliyle, yaşamından şikayetçidir. Coraline ve ailesi eski bir eve taşınırlar. Alt katta iki aktris eskisi ile çeşitli yaş ve ebatlardaki köpekleri yaşamaktadır. Üst kattaysa henüz gösteriye çıkmaya hazır olmayan bir fare sirkine sahip olduğunu söyleyen, pos bıyıklı bir adam oturmaktadır.

Yağmurlu bir günde, en sevdiği eğlence olan bahçede keşiften mahrum kaldığı için canı sıkılan Coraline’e babası evi keşfetmeyi önerir. Coraline evde 153 mavi nesne, 21 pencere ve biri kilitli 14 kapı bulur. Annesine kilitli kapının ardında ne olduğunu sorar. Annesi anahtarla kilidi açar. Kapının arkasında tuğla bir duvar vardır. Tekrar kilitlemeye gerek görmezler. Fakat daha sonra bir şeyler Coraline’i bu kapıya çeker. Bu sefer kapının arkasında tuğla duvar yoktur, karanlık bir koridor uzanmaktadır; çok eski ve çok yavaş bir şey gibi kokan bir koridor. Koridor Coraline’i o minik tekinsiz farklar da olmasa neredeyse kendi evinin aynısı bir eve çıkarır. “Ben senin diğer annenim,” der, tıpkı annesine benzeyen gözleri düğmeden bir kadın. “Ben senin diğer babanım,” der, tıpkı babasına benzeyen gözleri düğmeden bir adam. Burada Coraline’in istediği her şey vardır: Babasının korkunç yemekleri yerine leziz yemekler, diğer taraftaki donuk odası yerine pembe ve yeşil boyalı bir oda, eğlenceli oyuncaklar ve adını yanlış söylemeyen yetişkinler… Coraline yine de kendi tarafına, gerçek evine döner ama anne babasının kaybolduğunu görür. Ailesi bir biçimde diğer tarafta hapsolmuştur ve onları kurtaracak Coraline’den başka kimse yoktur.

Diğer anne

Kitapla ilgili yorumları şöyle bir karıştıracak olursanız, çoğu kimsenin bunun bir çocuk kitabı olduğundan şüphe ettiğini göreceksiniz. Bu tür yorumların temel nedeni öyküde korku unsurlarının bolca yer bulması gibi görünüyor. Bence şüpheye yer yok; bu bir çocuk kitabı ya da hem çocukların, hem yetişkinlerin okuduğu bir kitap.

Yorumlarda sık rastlanan bir belirleme de “Coraline” ile “Alice Harikalar Diyarında” arasında büyük benzerlik olduğu. Hatta “Coraline” için “Çağımız çocuklarının Alice Harikalar Diyarında öyküsü,” yorumu doğrudan yapılmış. Bu yaklaşımın bir örneğini şu linkte bulabilirsiniz. Doğrusu ben bu benzetmeyi aşırı ve sığ buluyorum. Bir çocuğun bir kapıdan (paralel) bir başka dünyaya geçmesi kalıbı dışında bir benzerlik göremiyorum iki öykü arasında. Bu kalıp bugüne kadar kim bilir kaç öyküde kullanılmıştır ve kim bilir daha kaçında kullanılacaktır…

Neil Gaiman’ın ne usta bir yazar olduğunu “Mezarlık Kitabı” ve “The Day I Swapped My Dad For Two Goldfish” adlı kitapları incelerken görmüştük. Coraline Gaiman’ın usta bir anlatıcı olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Öykünün en rahatsız edici (demek ki çok iyi işlenmiş) karakteri “diğer anne”. Diğer anne, hani şu tüm varlığını ve kişiliğini ancak çocuğuyla ifade edebilen; çocuğunun iyiliğini (her zaman) çocuğun kendisinden daha iyi bildiğine inanan, kararları çocuğunun yerine ve iyiliği için bizzat kendisi alan, çocuk bunun aksine davranırsa yine çocuğun iyiliği için onu cezalandırmaktan çekinmeyen anne tipini temsil ediyor. Diğer anneyi “yıkıcı dişi güç” başlığı altında ele alıp bilinçdışının derinliklerine de bağlamak mümkün aslında.

Coraline ve kedi

Öykünün en çok beğendiğim karakteriyse kedi oldu. Kedilerin “Elbette bana yemek ve su vermek, tuvalet kumumu değiştirmek senin görevin ahmak insan, sadece bu işleri aksatmayasın diye sana sahibimmişsin gibi davranıyorum,” diyen havası öyküdeki kediye postu kadar iyi oturtulmuş. Kedinin isim sahibi olmakla ilgili görüşleri dikkate değer. Dediğine göre insanların aksine kedilerin isimleri olmaz. İnsanlar kim olduklarını bilmedikleri için bir isme ihtiyaç duyarlar. Oysa kediler kim olduklarını bilirler, bu yüzden isme ihtiyaçları yoktur. Coraline bir kediyi çağırmak için ne yapması gerektiğini sorduğunda kedinin verdiği yanıt yine çarpıcı: “Kedi çağırmak fazla ciddiye alınan bir eylemdir. Fırtına çağırmaya çalışsan daha iyi.”

Öykünün içinde, Coraline tarafından anlatılan “cesurca davranmak nedir?” konulu bir öykücük var: Bir gün, eski evlerinde yaşarlarken, insan atıklarıyla dolu bir arazide babasıyla dolaşmaya çıkmışlar. Bir tepeden inmişler ve babası Coraline’e “Kaç, tepeye çık çabuk!” diye bağırmış. Coraline babasının dediğini yapmış. Az sonra babası da gelmiş. Mesele eşek arılarıymış. Babası eşek aralarını fark edince Coraline’e kaçmasını söylemiş ve ona zaman kazandırmak için kendisini eşek arılarına sunmuş. Babası tam otuz dokuz yerinden sokulmuş ve gözlüklerini düşürmüş. Coraline’e göre bu cesurca bir davranış değilmiş çünkü babası o sırada korkmuyormuş, sadece yapılabilecek başka şey yokmuş. Cesurca olan, ertesi gün babasının gözlüklerini bulmak üzere, eşek arılarının orada olduğunu bildiği halde aynı yere gitmesiymiş. “Çünkü,” diyor Coraline “bir şeyi korkmana rağmen yapıyorsan, bu cesurcadır.”

Kitaptaki çizimler Dave McKean’e ait. McKean’in çizgilerini hem incelediğimiz diğer iki Gaiman kitabında, hem de Varjak Pençe adlı kitapta görmüştük. McKean, birlikte çalıştığı yazarlarla uyum sağlamak ve öykülere çizgiyle lezzet katmak konusunda gerçek bir usta. Coraline’deki çizimleri hem sırtımızı ürpertiyor, hem de hayal gücümüzü tetikliyor.

Diğer anne çerez yiyor.

Yeri gelmişken kitabın kapak resmine de değinelim. Sizin de kolayca fark edeceğiniz üzere, kitabın kapağı Dave McKean’e ait olan asıl kapak değil. Yayıncılar bizi aptal yerine koyup çok satsın diye piyasadaki kitabın kapağını filmden uydurmuşlar. Kitabın kapağıyla içindeki resimler arasındaki fersah fersah farkın nedeni işte bu ticari zeka! Türkçe adını ne hikmetse Koralin koymaları da ayrı bir mesele!

Coraline, Henry Selick tarafından filme çekildi. Film, Türkiye’de 15 Mayıs 2009 tarihinde gösterime girmişti. Bu linke tıklayarak fragmanını izleyebilirsiniz. Öykü, P. Craig Russel tarafından da çizgi romana uyarlandı. Bu linke tıklayarak çizgi romanın bir kısmına göz atabilirsiniz. Bana göre, öykünün ve McKean çizimlerinin tüm çağrışım olanaklarını baltalayan bir çalışma olmuş. Kitabın zihnimde yarattığı görüntüleri bozmamaktan yanayım. İşte kitaba özgün dilinde göz atabileceğiniz bir link. Kitabın 2009 yılı Mayıs ayında ilk defa sahnelenen bir de müzikal uyarlaması varmış; ama linkini bulamadım. Bu linkteyse Neil Gaiman’la Coraline kitabı ve filmi hakkında yapılmış bir röportaj var.

Eee, evinizdeki kapılar hakkında ne düşünüyorsunuz?

http://www.birdolapkitap.com/2010/08/11/coraline-ve-dugme-gozlu-diger-ailesi/
Not Bu çok beğendiğim Coralin yorumu için sahibine teşekkürler, kendi yorum ve incelemelerimse peyderpey olacak, belki bir workshop ya da Koralin deşifresi! Kimbilir şu an sadece şoktayım 🙂
Hiçbişey Castaneda ve Kurtlarla Koşan Kadınlardan önceki gibi değil artık, adeta bir sihir çizgisini geçmiş gibiyiz!

Meraklılar- Richard Bach

OZ KRALLIĞI’NI çocukken gezdim, on dört kitabın hepsini okudum. Karakterlere ve maceraların geçtiği efsunlu ülkelere âşık oldum.
“Gerçek mi anne? Oz gerçek mi?”
Bütün anneler gibi yanıtlardı, bazen o tek cümle bir ömür sürerdi: “Yazarın zihninde gerçekti, şimdi de senin zihninde gerçek.”
O zamanlar zihnimdekileri nasıl soracağımı bilemediğimden, sonraki yarım yüzyılı sorularımı netleştirmeye çalışarak geçirdim: Eğer Oz zihnimdeyse, ona zarar verebilirler mi?
Dünya da mı zihnimizde?
Ya kendimizle ilgili gördüklerimiz, sadece düşüncelerimizin bir yansımasıysa?
Düşüncemizi değiştirmeye karar verdiğimizde dışarıya ne yansır?
İçinde kötülük, savaş ve suç barındırmayan yeni bir kültür filizlenirse diye düşündüm bulunduğum yerden ayrılırken, ne olur?
Yıkmak için boşa harcadığımız bunca enerjiyle neler yapılırdı?
En karanlık yanlışları değil de en yüce doğruları seçtiğimiz bir dünyada yaşamak nasıl bir his olurdu, sürekli birbirimizi aşağı çekmek yerine yüceltmeye çalışsaydık?
Böyle bir uygarlık nasıl başlar, nereye gider?
Böylece Meraklılar doğdu, tek bir kişinin bir hareketiyle yön değiştiren lanetli bir uygarlığın hikâyesi.

**
Yazarı, kitabını işte bu sade ama devasa sunumla, incelikle ve zevkle dokumuş. Richard Bach’a yakışır bir konu ve üslup. Doğrusu Hipnozcu’yu okuduğumda, içten içe bi “hay Allah” dediğimi hatırlıyorum. Şu an sorulsa neredeyse tek bir paragraf dahi hatırlayamam ama diğer bütün kitapları yılların tozunu attırırcasına aklımda ve gönlümdeler. Richard Bach büyük bir yazar olmakla kalmıyor, hem kendini hem de diğer insanları, tüm dünyayı umursayan bir hayalci aynı zamanda müthiş de deneyimci.
Yeni bir gerçeklik nasıl olur? Soruyor ve deniyor!
Deneye yanıla, paylaşa yardımlaşa bulduğumuzu biliyor.
Dağ gelincikleri mi?! Hay Allah! Kimin aklına gelirdi 🙂
Yeni bir dünya olur mu, nasıl olsun diye gönüllenenlere bu kitabı şiddetle öneriyorum.
Bach’la gurur duyuyorum.

Öyleyse çıkın, her neredeyseniz dışarı çıkın!

Eğer kopmanın, bir riske girmenin-yasaklanmış yollardan gitmeye cüret etmenin- eşiğindeyseniz, kazarak olası en derin kemikleri çıkarıp havalandırın; kadınların, erkeklerin, çocukların, yeryüzünün vahşi ve doğal yönlerini verimli hale getirin. Ne zaman hırlanılacağını, saldırılacağını, kuvvetli bir vuruş yapılacağını, ne zaman öldürüleceğini, ne zaman geri çekileceğini, ne zaman şafak vaktine kadar ulunacağını bilmek için sevginizi ve iyi içgüdülerinizi kullanın. Bir kadın esrarengiz vahşiye mümkün olduğunca yakın yaşamak için daha fazla toslaşma, daha fazla tıkınma, daha fazla koklayarak sezme, daha fazla yaratıcı hayat,  daha fazla “düşüp-kirlenme,” daha fazla yalnızlık, daha fazla kadınlar topluluğu, daha fazla doğal hayat, daha fazla ateş, daha fazla tin, daha fazla sözcük ve daha fazla fikir pişirmesi yapmalıdır. Kızlar yurdunu daha çok tanımalı, daha fazla tohum ekmeli, daha fazla kök toplayıp saklamalı, erkeklere karşı daha nazik olmalı; daha fazla komşu devrimi, daha fazla şiir, daha fazla masal ve gerçek resimleri yapmalı ve vahşi dişiye çok uzanmalıdır. Daha fazla terörist dikiş nakış grubu ve daha fazla uluma. Ve özellikle de çok daha fazla canto hondo, çok daha fazla derin şarkı.
Postunu silkelemeli, eski patikalardan azametle geçmeli, içgüdüsel bilgisini talep etmelidir. Hepimiz kadim yara izi klanına üye olmayı isteyebiliriz, zamanımızın savaş yaralarını gururla taşıyabiliriz, sırlarımızı duvarlara yazabiliriz, utanmayı reddedebiliriz, her hususta önayak olabiliriz. Öfkeyle fazla zaman harcamayalım. Onun yerine onun aracılığıyla güçlenelim.Özellikle kurnaz olalım ve kadın aklımızı kullanalım.
En iyinin gizlenemeyeceğini ve gizlenmemesi gerektiğini akılda tutalım. Eğer insan bütün hepsini kendine ya da seçtiği bir azınlığa saklıyorsa meditasyonun, eğitimin, bütün düş analizinin, mezarlıktaki bütün bilgilerin hiçbir değeri yoktır. Öyleyse çıkın, her neredeyseniz dışarı çıkın. Derin ayak izleri bırakın, çünkü bunu yapabilirsiniz.
Kurtlarla Koşan Kadınlar

UÇAK KAZALARININ ETNİK TEORİSİ

Kore Hava Yolları 20. Yy’ın ortalarından sonuna kadar geçen sürede çok ciddi kazalar yaptı.
Öyle ki, uçak düşme oranı iyi havayollarının 17 katına çıktı. Fakat 2000’den bu yana Korean
Air’in güvenlik kaydı lekesizdir. Bugün herhangi bir hava yolu kadar güvenlidir. Şirket bu
başarıyı ancak kültürel mirasın önemini kabul ettikten ve ona göre önlem aldıktan sonra elde
edebildi.
Uçak kazaları gerçek hayatta filmlerdeki gibi pek ani olmaz. Motorun bir parçası bir arızadan
dolayı patlayıp alev almaz. Tipik bir ticari uçak evinizdeki ekmek ısıtıcı kadar güvenlidir. Uçak
kazaları daha ziyade küçük zorlukların ve görünüşte önemsiz arızaların birikimi sonucudur;
tıpkı bütün sanayi kazaları gibi.
Tipik bir kazada hava pek fazla değil ama pilotu strese sokacak kadar kötüdür. Genellikle
tarifenin gerisinde olduğundan pilotlar acele etmektedir. Uykusuz ve yorgundur, berrak
düşünemez. Pilotlar birlikte hiç uçmamış olduklarından aralarında anlaşma sıkıntısı vardır.
Derken hatalar başlar. Bir de değil; tipik bir kaza birbirini izleyen 7 insan hatası sonucudur.
Her biri tek başına olsa kaynayıp gidecek hatalar. Üstelik bu 7 hata bilgi ve uçuş becerisi
yetersizliğinden de kaynaklanmaz. Pilotun kritik bir teknik manevra yapmak zorunda kalıp
başaramaması da değildir olay. Uçak kazalarına yol açan hatalar zinciri takım çalışması ve
iletişim eksikliğinden kaynaklanır hep. Bir pilot önemli bir şey fark eder fakat nasılsa diğerine
söylemez. Bir pilot bir hata yapar diğeri fark etmez. Kritik bir durumun bir dizi işlemle
düzeltilmesi gerekir ve her nasılsa pilotlar koordinasyonsuzluktan bir işlemi atlar.
Tüm kokpit iki kişi tarafından idare edilecek şekilde tasarımlanmıştır. Birbirlerini sürekli
olarak hem kontrol etmeleri, hem de işbirliği gerekir.
Ancak genelde kazalarda olan şudur: Kaptan uçuş koltuğunda oturur. Yardımcı pilot bir hata
görünce ikazını hiç vurgulamadan, yumuşak, ima şeklinde yapar. Kaptan duymasa veya
durumu düzeltecek hareketi yapmasa bile sesini yükseltmeye çekinir. Hata düzeltme
işlemleri yapılmadığından sonunda kaza gerçekleşir.
Hollandalı Profesör Hofstede’nin uzun araştırmalar sonucu oluşturduğu Güce Uzaklık indeksi
(Power Distance Index- PDI), hiyerarşi karşısındaki tutumu, yani bir kültürün otoriteye verdiği
değeri ve gösterdiği saygıyı ölçümler. Hofstede ‘Kültürün Sonuçları’ adını verdiği eserinde
şunları yazar:
“Düşük indeksli ülkelerde güç sahipleri güç sahibi olmaktan adeta utanırlar ve güçlerini
saklamaya çalışırlar. Liderler resmi sembollerini bırakıp gayri resmi statülerini vurgular.
Düşük indeksli Avusturya Başkanı bazen işine tramvayla gider. Hollanda Başbakanını
Portekiz’de bir kampta karavanıyla tatil yaparken gördüm. Böyle şeylere rastlamak, yüksek
indeksli Fransa ve Belçika gibi ülkelerde neredeyse imkansızdır.”

Bu fark Almanya ile Fransa arasında da çok belirgindir. İki ülkenin aynı sektörde, aynı
büyüklükteki imalat fabrikalarını karşılaştıran bir araştırmada Fransız fabrikalarında
çalışanların ortalama %26 sının, Alman fabrikalarında ise %16 sının yönetim kadrosunda
olduğu görülmüştür. Ayrıca Fransızlar tepe yöneticilerine Almanlardan çok daha fazla ücret
öderler. Bu da iki ülkenin hiyerarşiye yönelik tutum farkından kaynaklanır. Fransızların güç
mesafe indeksi Almanların iki katı olduğundan, hiyerarşiye Almanların hiç duymadığı şekilde
ihtiyaç duyar ve destekler.
Yüksek indeksli kültürlerde astlar üstlerine itiraz edemezler, kolay kolay fikirlerini beyan
edemezler. Havacılık sektöründe bu durum vahim sonuçlara yol açar. Bu kültürden gelen
yardımcı pilotlar, kaptanı ve kule görevlisini kendinden yukarda gördüğü için olumsuzluk veya
hata durumunda ikazları yetersiz, itirazları ise hiç yoktur. O yüzden gerekli tedbirler
zamanında alınamaz ve kaza kaçınılmaz olur.
En yüksek PDI’lı 5 ülke:
1. Brezilya 2. Kore 3. Fas 4. Meksika 5. Filipinler
En düşük PDI’lı 5 ülke:
1. ABD 2. İrlanda 3. Güney Afrika 4. Avustralya 5. Yeni Zelanda
Korean Air’da ast – üst ilişkisi o kadar katıydı ki yatılı uçuş aralarında genç pilotlar kaptana
yemek yapmaktan tutun da hediyelerini satın almaya kadar pek çok şeyden sorumluydular.
“Amir kaptandır; o neyi; ne zaman, nasıl canı isterse öyle yapar. Karşısında herkes sessizce
oturup hiçbir şey yapmaz “ geleneği ve anlayışı hakimdi. Yüksek güç uzaklık indeksli
kültürlerde iletişim yalnızca dinleyicinin bütün dikkatini verebildiği ve imalar, üstü örtülü
ifadelerin gerçekte ne anlama geldiğini çözmeye vakit olan durumlarda işe yarar. Fırtınalı bir
gecede kokpitin içinde bitkin bir pilotun aletsiz iniş gerçekleştirmeye çalıştığı durumlarda
değil.
Nihayet 2000 yılında Korean Air harekete geçerek dışarıdan bir uzmanla anlaştı. Uzman önce
pilotların İngilizcesini sınadı zira havacılık dünyasının dili İngilizceydi. Pilotlar dünyanın
herhangi bir yerindeki hava kontrol kulesiyle konuşurken bu dili kullanırlar. O yüzden pilotlar
yoğun dil eğitimine tabi tutuldular. Uçuşa başlamadan önce başvurulan checklist İngilizce
düzenlendi. Pilotların kokpitte kendi aralarında İngilizce konuşması istendi. Bunun ayrıca şu
faydaları oldu: Pilotların esas sorunu, ülkelerinin kültürel mirasının ağırlığının altında eziliyor
olmalarıydı. Kore dilinin iki kişi arasındaki yakınlığa ve saygıya göre değişen altı çeşit hitap
şekli vardır. Bu da kaptanla yardımcısı arasında katı hiyerarşiye yol açıyordu. İngilizce de sen
– siz farkı dahil böyle farklı hitap şekli olmadığından İngilizce sayesinde aralarındaki ilişki de
yumuşuyor ve eşitleniyordu. Söz konusu uzman, kültürel mirasların önemli, güçlü, yaygın ve
kalıcı olduğunu biliyordu fakat kimliğimizin ayrılmaz bir parçası olmadığına inanıyordu.
Koreliler kültürlerinin bu özelliklerini dürüstçe kabul ederse, havacılık dünyasına uygun
olmayanları değiştireceklerinden emindi. Nitekim bu teşhis doğru çıktı.

Korean Air’ın hiyerarşisinde, kaptandan ve yardımcı pilottan sonra yer alan uçuş
mühendisleri yeniden eğitilip Batı havayollarına transfer edildiler. Tecrübeli fakat en alt
basamaktaki bu kişiler kültürlerinin kısıtlayıcı bağlarından kurtulunca yeni pozisyonlarında
son derece başarılı oldular.
Bu örnek de göstermektedir ki , kültürün, tarihin ve birey çevresindeki dünyanın mesleki
başarı üzerinde ne kadar etkili olduğunu anladığımız zaman çaresiz olmadığınızı da anlar ve
başarısızlıktan başarı öyküsü yazabiliriz. Her birimizin zaaflarıyla-güçleriyle, eğilimleriyledirençleriyle
farklı kültürlerden geldiğini kabul etmek neden bu kadar zor?
Kim olduğumuz, nereli olduğumuzdan ayrılamaz. Bu gerçeği dikkate almadığımız zaman
düzeltme olasılığını da kaybederiz.

Sıradışı insanlar-Outliers -kitap özetinden ilginç bir bölüm-

http://www.ozetkitap.com./images2/Siradisi_insanlar_Outliers.pdf

Kitaptan SON SÖZ
Bir Jamaica Hikayesi
1784 te William Ford adlı bir Irlandalı Jamaica’ya ayakbastı. Bir kahve plantasyonu satın alan
Ford, köle pazarında görüp beğendiği bir köleyi kendine cariye yaptı. Çiftin John adını
verdikleri bir oğulları oldu.
O tarihte bir köle kolonisi olan Jamaica’da on siyaha karşı bir beyaz yaşadığından, beyaz-siyah
birlikteliği çok yaygındı. Doğan melez çocukların kuşaklar ilerleyip renkleri açıldıkça toplum
içindeki statüleri de o oranda artıyordu. İlk kuşakta kölelikten azad edilen melez, renk açıklık
sıkalasında ilerledikçe doktor, avukat, vali veya meclis üyesi olabiliyordu. Ford soyunun ilk
melezi John papaz, oğlu Charles gıda toptancısı oldu. Charles’ın iki oğlundan biri öğretmen
biri fabrikatör oldu. Kızı Daisy de öğretmen oldu. Kendisi gibi bir öğretmenle evlenip Faith
ve Joyce adında ikiz kız doğurdu.
Daisy olağanüstü bir kadındı. Açık teninden gurur duyuyor, kızlarının da mutlaka okuyup
daha iyi birer konuma gelmelerini istiyordu.
O tarihlerde Jamaica’da eğitim sistemi berbattı. Çocuklar, eğer varsa, tek odalı ahırlarda 14
yaşına kadar okuyabiliyorlardı. Devlet lisesi veya üniversitesi yoktu. Becerebilenler öğretmen
okuluna, olağanüstü başarılıları da çok az sayıdaki bursu kazanıp özel okullara gidiyorlardı.
Özel okullar korkunç pahalıydı.
Joyce ve Faith 1935 te 4 yaşındayken adayı ziyaret eden Profesör William Macmillan
döndükten sonra İngiltere’nin kolonilerdeki tutumunu sert bir şekilde eleştiren “ Batı Hint
adalarından uyarı” adlı bir kitap yazdı. Okulların alt seviyedekiler için anlamı olmadığını,
sosyal farklılıkları derinleştirmekten başka bir işe yaramadığını anlattı.
Kitabın yayınlanmasından bir yıl sonra Karaiblerde büyük isyanlar çıktı. Paniğe kapılan
İngiltere Mac Millan’ın önerisini ciddiye alıp, diğer reformlar yanında, 1941 de başarılı
öğrencilerin özel okullara gidebilmesini sağlayan çok sayıda burs tahsis etti. Ertesi yıl Joyce ve
Faith burs sınavına girip adanın en iyi özel okullarından birini kazandılar. Böylelikle lise
eğitimine kavuşmuş oldular. 3-4 yıl önce doğmuş olsalardı asla eğitimlerini
20
www.ozetkitap.com
tamamlayamayacaklardı. Joyce hayatının akışını doğduğu tarihe, Mc Millan’ın ziyaretine,
isyancılara ve burs kazanması için ders aldıran annesine borçluydu.
Üniversite çağı geldiğinde, Daisy Joice’u İngiltere’ye gönderebilmek için gerekli büyük
meblağı Çinli komşusundan aldı. Böylece Joyce’un hayatını etkileyecek biri daha oldu.
Londra’da üniversiteye giden Joyce bir partide Graham adlı bir İngiliz Matematikçi ile tanıştı.
Joyce ve Graham evlenip Kanada’ya yerleştiler. Graham matematik profesörü, Joyce da
başarılı bir yazar ve aile terapisti oldu. Tepede güzel bir ev yaptılar. Üç oğulları oldu.
Graham’ın soyadı Gladwell. Onlar benim anne ve babam.
İşte annemin başarı yolundaki hikayesinde gördüğünüz gibi, onu doğuran annesinin
azminden tutun da karşısına çıkan insanlar, fırsatlar ve hatta şans olmasaydı muhtemelen
bugün hala Jamaica’nın bir köyünde eğitimsiz yaşıyor olacaktı. Bütün bu imkanlar diğerlerine
de tanınsaydı düşünün kim bilir kaç kişi daha bugün güzel bir evde dolu dolu bir hayat
yaşayacaktı.
Süper star avukatların, matematik dahilerinin, bilgisayar girişimcilerinin olağanüstü kişiler
olduğunu düşünürüz hep. Fakat değiller. Onlar tarihin ve yaşadıkları toplumun, fırsatların ve
kültürel mirasın ürünüdürler. Başarıları gizemli veya istisnai değil, bazılarını hak ettikleri,
bazılarını hak etmedikleri, bazılarını kazandıkları, bazılarının şans eseri karşılarına çıktığı bir
dizi avantaj ve durumların sonucudur. Ve hepsi de kim olduklarının üzerinde kritik etkiye
sahip sıra dışı insanlar aslında hiç de sıra dışı değillerdir. Bu fırsat ve avantajlar daha ne kadar
çok kişinin yoluna çıkar ve onlar da bunu değerlendirirse, sıra dışı başarılıların sayısı da o
kadar artacaktır.

İyi Fikirler Nereden Gelir?

Şahaser bir çalışma! Ölsem gözüm açık gitmez artık; çünkü şimdiye kadar gözlemlediğim, kabul ettiğim her şeyi bir bir sıralamış ve örneklemiş. Allah yazandan, özetleyenden, ve bana haber verenden (Akıntosh) razı olsun.:)

http://www.ozetkitap.com/images2/iyifikirlerneredengelir.pdf

Mutlaka üşenmeyip okumanızı, genç kardeşlerinize ve çocuklarınıza okutmanızı tavsiye ederim.
Not: Gerekirse (Mırın kırın ederlerse) makul bir rüşvet vermenizi bile haddim olmayarak öneriyorum.

s.

Not: Bu arada dördüncü guruba ( Şebeke halinde geliştirilen,ticari olmayan) girdiğimi de öğrenmiş oldum.