Before the Rain -Yağmurdan Önce ve diğerleri

Before the Rain Yağmurdan Önce
Londra ve Makedonya arasında gidip gelerek üç bölümde anlatılan filmde, birbiriyle uzak coğrafyalarda ve ilgisiz görünen insanların hayatı, resmin tamamını oluşturmak üzere birleşir: Kelimeler isimli ilk bölümde, iç savaşla bölünen Yugoslavya’dan kopmakta olan Makedonya’da, bir ortodoks rahip, cinayetle suçlanan müslüman ve Arnavut bir kızı saklayarak, kendi inançlarına karşı gelir.
Yüzler. Londra’da, genç bir İngiliz kadın güven verici ve olgun kocası ile ülkesine dönme hazırlığındaki Makedonyalı bir savaş fotoğrafçısı olan aşığı arasında ikilemdedir.
Resimler, ülkesine dönen fotoğrafçının Makedonya’nın geçirdiği dehşey verici değişime şahit olması ve anlamaya çalışmasını anlatıyor.
Milcho Manchevski’nin ilk uzun metrajı ona hem Oscar adaylığı hem de Altın Aslan’ın da içinde bulunduğu onlarca uluslararası ödül kazandırdı. Anlatılan öykünün içtenliği kadar, hikayeyi kurgulamak için seçilen sinema dili ve çarpıcı görüntü yönetimiyle de iz bıraktı.
Bu sinema diline Dairevi yapı deniyor. Bu film sinemasal hakikatle oynuyor ve şiddetin döngüsel doğası temasını işliyor. Şiddet bir çözüm olmadan tekrarlanır durur.
Eğer izlemek isterseniz 3 bölümün ortak noktasının; “zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir” mottosuyla birleştiğini ve fakat hakikatin dairesel değil spiral olduğunu açıkça göreceksiniz. Ben çok başarılı buldum. Çekimler de son derece fotoğrafik, seyirciyi sıkıca bağlı olduğu gerçeklerden bir göz yanıltmacasıyla çekip çıkarmak ister gibi.
Tanımadığım bir yönetmen fakat sinema dili açısından esinlendirici.
*
Işık Tanrısı-Roger Zelazny
Zalazny okumaya devam, Lord of Light ile Amber Yıllıkları gibi görkemli bir hikayenin daha içine girdik, keyifle seyahate devam.
Tanımlamak yitirmektir. Her şeyin özüdür atsız olan. Adsız olan bilinemez, Brahma’dan bile güçlüdür. Nesneler gelip geçer ama öz kalır. Oturduğunuz yer bir düşün ortasıdır.
Öz kendine bir şekil düşler. Şekiller gelip geçer, öz yeni düşler kurar. İnsan bu düşlere ad verir ve özü yakaladığını sanır.

Devamını oku “Before the Rain -Yağmurdan Önce ve diğerleri” →

Amber Yıllıkları ve diğerleri

Amber Yıllıkları ilk 3 cildini bitirdim. Hayranlık ve şaşkınlık içindeyim.

GÖLGE’ye (sakinleri ona dünya diyor) hükmetme gücüne sahip birinin kendi evrenini yaratıp yaratamayacağı akademik ama geçerli bir felsefi soruydu. Nihai yanıt ne olursa olsun, pratik bir açıdan bunu yapabiliyorduk.

Polonyalı-Amerikalı fantazi ve bilimkurgu yazarı Roger Joseph Zelazny (d. 13 Mayıs 1937 – ö. 14 Haziran 1995), Euclid, Ohio, A.B.D.’de dünyaya geldi. Polonya asıllı göçmen Joseph Frank Zelazny ile İrlanda-Amerika’lı Josephine Flore Sweet çiftinin tek çocuğu olan yazar, Ohio’da büyüdü. Altı Hugo ve üç Nebula ödülünün yanı sıra Balrog, Locus, Seiun gibi kurgu edebiyatının en prestijli ödüllerini defalarca kazanmış olan Zelazny, 2010 yılında Science Fiction Hall of Fame Müzesi’ne kabul edilmiştir. En önemli eserleri “Amber Yıllıkları”, “Işık Tanrısı” ve “Bu Ölümsüz”dür. Ayrıca “Frost & Fire” adında bir hikaye ve makale antolojisi bulunmaktadır.

Desen (akaşik kayıtlar), kendisini takip etmeye çalışan gözleri aldatan, ışıltılı bir eğri çizgiler kümesiydi.

Zelazny hem zeki, hem üretken hem de bence entelektüel bir yazar. Fakat bütün bunları bilgece gizleyip sıradan-mış gibi gösterebiliyor. Dizinin diğer kitaplarını ve aslında yazdığı tüm kitapları okumak için sabırsızlanıyorum.

*

The Leftover

Dizinin ilk iki bölümünü izledim dün. Eskiden olsa hayli seveceğim bir konu fakat şimdilerde hafif bile olsa gerilim ve korku içeren yapımların içimde hoş karşılanmaması durumu ile yüzleşiyorum.Belki geçicidir bilemiyorum. Dizi bence iyi görünüyor, merak dozu yüksek, oyuncular iyi, eminim giderek daha da oturuyordur.

*

Devamını oku “Amber Yıllıkları ve diğerleri” →

Kız Kral ve diğerleri

The Girl King

Descartes’in fikirlerinden esinlenerek ülkesini yönetmeye çalışan İsveç Kraliçesi Kristina’nın gerçek hayatından uyarlanan bir yapıt. İsveç Kraliçesi Kristina 6 yaşındayken tahta çıkmıştır. Büyüdükçe bir yandan ülkesindeki muhafazakar düşünceyi değiştirmek için reformlar yapmaya çalışırken, bir yandan da özel hayatını yaşamasına izin vermeyen toplumsal baskıya karşı direnmek durumunda kalır.
İlginç bir kesit gösteriyor bize yönetmen. Descartes lı sahneler özellikle ilgini çekti; kraliçenin ve asılzadelerin huzurunda bir cesedin kafatasını kesip pineal bezini çıkardı ve onlara ruh ve maddenin birleştiği organ olarak takdim etti! Film pineal bezinin mucidi olarak descartes’ı prezante ediyor! Ne derece gerçeği yansıtıyor bilmiyorum

*

Hail, Caesar (Yüce Sezar)

Bence çok güzel bir film olmuş. Eleştirmenler ne demiş umurumda değil. Fakat (eyvah!) filmin ilk yarım saatini, boynu bükülü sessizce duran bir tomurcuğun aniden sarsılarak açılmasını bekler gibi beklemelisiniz. Biraz sabır çünkü ödül güzel geliyor. Ben çok güldüm bu filmde. Evet güldürüyor ama kolay yola kaçıp bel altına vurduğu için değil hatta orta ölçekli bir seçimle duygu sömürüsü yaparak da değil, gri hücrelerinizi harekete geçirerek güldürüyor. Bu çok nadir oluyor, ya da bana rastlamıyordu ama artık oluyor işte 🙂
Hele Simenon’un müfettiş Maigret’sini andıran tipiyle şu sinema yapımcısının rol tanımı müthiş, açıklaması hem zor hem gülünç. Coen kardeşleri kutlamak lazım.
İzlemeyenlere mutlaka öneriyorum. Ha bir de kızıl yıldızlı denizaltının sudan çıktığı dolunayda çalan müzik! bir “oh mon dieu” da benden Yazarken bile hala gülüyorum. Aradım buldum Soundtrack 25 Echelon’s Song, The Red Army Choir, Tıklayınız
*
 3 Nesil -3 generations
Kız olarak dünyaya gelen Ray, çocukluğundan beri erkeksi özellikler gösterir ve gençlik döneminde de cinsiyet değiştirmeye karar verir. Yıllardır erkek çocuğu gibi yaşayan Ray, artık hormon tedavisi olmaya hazırdır. Ancak tedavinin başlaması için ailesinin yasal izni gerekmektedir. Ray’in bekar annesi Maggie, Ray’in biyolojik babasından yasal izin almak için onu bulmaya çalışır. Ray’in lezbiyen büyükannesi Dolly ise artık erkek bir torunu olduğunu kabul etmekte zorlanır. Güçlü bir aile olup, birbirlerini anlamak için herkes kendi kimliğiyle yüzleşmeye ve değişimleri kabullenmeye çalışır.
New York’ta yaşayan bir ailenin üç kuşağının karışık ve dokunaklı öyküsünün anlatıldığı filmin başrollerinde Elle Fanning, Naomi Watts ve Susan Sarandon yer alıyor.
Türünü komedi dram olarak vermişler filmin, belki de öyledir. Filmde bu işin neden başlarına geldiğine dair yönetmenin bir fikri olmadığını ve çözümü seyircilere bıraktığını anladım ben. Bırak dağınık kalsın durumu olmuş sanki.
–
Bu hafta dört kitabı birden okuduğumdan hiç biri bitmedi, bittikçe söz edeceğim. Beat Zen, Kurumlaşmış Zen ve Zen hakkında bi şeyler paylaşmıştım isterseniz tıklayınız. Daha çok kendim için hatırlatma notları bunlar biliyorsunuz 🙂

Arsen Lüpen ve OZ

Dorothy ilk defa öldüğünde on iki yaşındaydı.
En azından bana söylediği buydu.
Delirdiğini düşünmüştüm ama şimdi
ona inandığım için esas deli ben miyim diye merak ediyorum.
Öyleysem bunların hiçbirinin önemi yok demektir.
Ama değilsem…
Eh, o zaman dünya benim düşündüğüm gibi bir şey değil demektir.
Üstelik tek bir dünya yok. OZ’dan
*
E ben de önceki sene aynı şeyi söyledim bakınız #laniakeakitap, ne oluyor bize Adam?!
Seninle tekrar buluşmak güzel olacak.
Tabi aynı anda Arsen Lüpen ve Holistik Evren’le de haşır neşiriz, bence üzerine OZ iyi gidecek.
Bu arada OZ dedikçe ozmos geliyor aklıma ne alakadır bilemiyorum, bildiğiniz gibi Osmoz, çözücü maddelerin az yoğun ortamdan çok yoğun ortama, seçici geçirgen bir zardan enerji harcanmadan geçişidir. Bi de basıncı var ki o daha da ilgimi çekiyor bu aralar! Allah hayırlara çıkarsın.️
*
99 Yılında okuduğum Alan Watts’ın Yaşama Oyna” kitabı nedendir bilinmez tekrar avcumun içine düştü. Onunla harika birkaç gün geçirdim bu hafta. Tüm o sade ve müthiş algıyı yeniden hatırlamak, ne derece yaşamın içinde kullanıyor olduğumu ölçmek nefis bir deneyim oldu. Tekrar tekrar teşekkürlerimle. Hatırlama okumamdan -dayanamayıp- küçük notlar ve paylaşımlar da yaptım, merak ederseniz tıklayıp bakınız.(2 ayrı başlıkta)
*
Eskilerden olmakla birlikte, çok iyi filmler arasında adı geçen The Crying game’i seyrettim az önce. Hikaye, oyunculuk reji hepsi bir bütün olarak güzel ve tabi acıklı ve düşündüren filmlerden. İrlanda terör sorunsalını arka plan olarak görüyoruz ama yönetmenin tasası bu değil, yani iyi kötü fikir beyan etmiyor, o içinde yer alan insanların kişisel duygu ve çelişkilerine yöneltiyor kamerasını.

Buranum ve İdigna/ The circle

Bu haftanın ilki bir kitap; Buranum ve İdigna – İki sevdalı Nehir kitabı, yazarı Sevgi Karakadıoğlu

Bey gibi bina yapan köle gibi yaşar.
Sümer atasözü

“Ben nasıl olsa bir gün öleceğim, halkım arkamdan ‘biz onun zamanında çimenler üzerinde huzurla uyurduk’ demeli” diyor Sümer kralı.
Sorumsuz komşu! Yürürken ayağını yere bas!
(Sümer atasözü)
*
Manhunt: Unabomber
Yaşanmış bir olaydan esinlenerek çekilmiş 8 bölümlük mini bir dizi. İlk iki bölümünü izledim. Olaylar yirmi sene önce geçiyor ve dönem filmi denilen şekilde kendi zamanının gerçeklerini sunuyor bize. Nedense bu kez olayın polisiye kısmından ziyade 2017 yılında yaşarken yirmi küsür yıl öncenin mantık yürütme biçimini ve algısını ne düzeyde yansıtmış olabileceklerini sorguluyorum.
Bi sonuca varabilecek miyim, ya da bu ne işime yarayacak her zamanki gibi bilmiyorum. Bu çaba beni kendi hakkımda güldürüyor. Sersemin biri gibi hissediyorum ve bu komik 🙂
*

Devamını oku “Buranum ve İdigna/ The circle” →