Hayat çok güzel

2005.Günlükten

Eskiden şöyle derdim “Hayat çok güzel, sanal bile olsa!”

Cümlenin virgülden sonraki bölümünün gereksiz olduğunu fark etmişim bi süredir. Ne oldu, ne zaman oldu bu geçiş bilemiyorum, şaşkınlık içindeyim.

Demek ki O zaman;

1) Sanal diye bi olgu varmış benim için (bu, bir de gerçek olgusunun varlığının vurgusu oluyo!)

2) Üstelik sanal olan küçümseniyor!

3) Ve bütün bunlara rağmen hayatın güzel oluşuna şaşırılıyor!

Bütün bunlar yalnızca küçük bir cümlenin ikinci yarısında oluyor:”sanal bile olsa!”

Gerçekten çok ilginç! İnsan bir cümleden neler çıkarabiliyor.

Kendinizi zaman içindeki bir çok kendinizle kıyaslayın. Bunu yapmak şart değil tabi. Yalnızca nerede olduğunuzu merak ediyorsanız bunu yapın.

Kendinizi çevrenizdeki insanlarla kıyaslamanız çok komik oluyor. İnsan aynadaki kendiyle kendini mukayese edemez ki! (kendine dair tek fikri aynadan yansıyandır zaten)

Bi yerlerde şöyle yazdığımı hatırlıyorum; “sanki komik aynalar standındayım!”

Aynalar (şu anda ilişkide olduğunuz kişiler), size ŞU ANınızı yansıtırlar.

Ama geçmişinize serpiştirdiğiniz yazılı ya da görsel İZler sizi kapsadığınız SİZle karşılaştırıyor.

2005.Günlükten

Anasının Karnından Dizisi

13 Haftalık bi serüven

Tamamıı için tıklayınız

Size bu yolculukta başıma gelenleri anlatmaya ne zaman karar verdim biliyor musunuz?

Daha ilk derse gittiğimde ve niyetimize rağmen insan prototipinin çeşitli modelleri olma durumumuzu net olarak gösterir ufak tefek olaylar oluştuğunda “bunu yazmalısın” dedim kendime. Böylece yazarken bunu sonsuza kadar unutmamayı garanti etmek istiyordum.

En azından bu niyetle, işte şimdi başlıyorum.

**

“İzleme” kelimesini özellikle kullandım; çünkü hayatımızda en önemli üç beş unsurdan biri olduğunu düşünürüm. İzleme kelimesini bir çeşit avcılık terimi gibi kullanıyorum; yani bir avcının, avının izini sürmesi gibi insanın kendisini, çevresini ve olan bitenin ilişkisinin izini mümkün olduğunca bir avcı sadeliği ve tarafsızlığı ile sürerek bağlantıları keşfetmesi, deşifre etmesi olarak açıklayabilirim.

**

Son bir yıldır birlikte tefekküre daldığımız, keyifli uzun saatler boyunca birlikte iz sürdüğümüz yoldaşım A ile o gece yine bağlantılardan konuşuyorduk.

Her şeyin birbiriyle ilişkide olduğunu, insanı bir sonuca götüren tek bir sebep bulmanın imkansızlığını üstelik bu durumun tam da kuantum fiziğinde söylendiği gibi neredeyse “kaostaki kelebek etkisi” ne benzediğini kimbilir kaçıncı kez (çünkü bazı şeyleri defalarca konuşmaya doyamıyorduk, sanırım o sıralarda bilgi eritme işleminin peşinde avcılardık.) heyecanla anlatırken aniden yine bir vizyon gördüm.

Son bir senede defalarca başıma gelen bu vizyonlar tek kare şeklinde hayali fotoğraflar şeklinde olurdu. Öylesine net, gözümün önünde ama gözüm olmayan başka bir şeyle gördüğüm ve sorulduğunda en ince ayrıntısına kadar seyredip aktarabildiğim tuhaf, sevinç verici şeylerdi.

Herneyse o gecenin fotoğrafı şöyleydi: Bu fotoğraf oldukça yüksek bir yerden belki de içbükey olarak alınmıştı; çünkü bir çok objeyi içine alan bir coğrafi harita gibiydi. Şehirler yerine insanlar, hayvanlar, bitkiler ve diğer maddeleri bir çeşit renkli elektrik kabloları ile birbirine bağlıyordu. Sanki bir bölgenin karayolu, demiryolu haritası gibi görünüyordu ama bağlantılar sabit değildi. Her an yeni bağlantılar oluşuyor, eskileri gözden yitiyordu, harita adeta canlı bir yaratık gibiydi.

İlginç bir görüntüydü ve bize her zamanki gibi yeni bir heyecan, bir BİLME hali getirmişti. Haritayı ilk gördüğüm anda bu elektrik teli gibi bağlantıların ilgi enerjisi olduğunu anlamıştım. Sonraları bu konuda “ilgi bağlanışı” dikkat enerjisi gibi isimler verdiğim yazılar bile yazdım.

Bu fotoğraf öyle ilgimi çekti ki ben aniden

“Ben artık her şeyi böyle görmek istiyorum” diye bağırmışım.

Bu heyecanlı, çocuksu hallerime alışkın olan A, her zamanki ağırbaşlı, anlayışlı havasını sürdürmekle beraber oyunuma katıldı “gör o zaman, seni kim tutar” dedi.

Ama ben bunun nasıl yapılacağını bilmiyordum. Bunu yapan insanlar olduğunu biliyordum fakat onları nasıl bulmalıydı.

**

Mutat düşünce seanslarımızın birinde nasıl olduğunu anlayamadığım bir hale geçmiştim. Birden tek bir göz olarak her şeye bakarken buldum kendimi. Bu bildiğimiz her şeyi içine alan dünya ve evreni iç bükey bir aynada seyretme duygusuydu. İrkiltici gelmişti. Zaten tedirginlik hissettiğimde yeniden normal iki gözlü yaşamıma döndüm. Sanırım bu deneyimden sonra bazı şeyler değişti. Ne olduğunu tam olarak ifade edemeyeceğim. Zaten sık sık her şeyi uydurduğuma kendimi ikna etmeye çalışırken yakalıyorum kendimi.

Sonra bu cümlenin anlamsızlığına ve saflığına uzun uzun gülüyorum. Uydurmayı küçümsemek iliklerimize işlemiş.

Uydurma konusunda dört ihtimalden birini, ya da birden çoğunu aynı anda kullanabiliyoruz.

  • 1) Hiçbir şey uydurmaz, uyduranları da taşa tutarsın.
  • 2) Arada uydurur ancak bunları asla gerçekle (!) karıştırmazsın.
  • 3) Çok uydurur, arada bunları gerçek sandıklarınla karıştırırsın.
  • 4) Çok uydurur, uydurduklarının gerçeğe dönüştüğünü bilirsin.

Ben ilk yaşamımda ikinciyi, ikinci yaşamımda üçüncüyü, üçüncü yaşamımda dördüncüyü kullandım. Bundan sonra ne olacağını bilmiyorum.(2003)

**

Madam Mari sevgiyle haykırıyor “bırakın çıksın onlar, serbest bırakın”

Bilemiyorum… Kendimi haddinden fazla büyümüş, çirkin bir dinazor gibi hissediyorum.

Evrim, dinazorları elemişti. Düz mantıkla yola çıkarsak, demek ki sıra bana geliyor.

Boynumun üzerinde yarı çapını kestiremediğim çok büyük bir saksı taşıyormuş gibiyim. O büyüdükçe boynumun altı bir hilkat garibesi gibi çelimsiz kalıyor.

Bir zamanlar methiyeler düzdüğüm dünyanın doğal güzelliği bile bir şey demiyor artık bana. Benim durumumdaki birinin çoktan ölmesi gerekirdi.

Peki bu durumda ben ne demeye kursa gidiyorum?

Kendimi yeniden dünya için yararlı hissetmeye çalışıyorum. Egom beni burada ve canlı tutabilmek için hanidir büyük bir efor sarf ediyor. Eğer ben de aura görebilsem ve şifacı olabilsem insanlar için bir şeyler yapabilsem değerimi yeniden inşa edebileceğim. Kendime saygımı geri kazanacağım. Bak sen şu işe!

Demek bir yanım “kalk gidelim” diğer yanım “halt etme otur” diyor.

Bütün Oyunlar Konfederasyonu büyük boy ilanlar vermiş;

“Oyun kurabilecek, usta oyuncular aranıyor”

Overlokçu ya da oyun kurucu fark etmez! Hepsi oyun için.

Ben sersem tavuğun biriyim. Bir de aptal diye tavuk yemezmişim. Tavuğun aptallığı kendimden tanıdık geliyor besbelli.

Önce kendi oyuncağımı kırdım şimdi bön bön bakınıyorum. İstesem yeni bir oyuncak yapabilirim ama neden yapayım? Oyuncağa ihtiyacım varsa kırdığımın kusuru neydi. Oyuncağım olmaması iyidir. Ama bundan daha iyisi BEN diye birinin hiç olmaması.

İçimde istek yok, duygu yok, beklenti yok. Biraz şaşkınlık var. Ben ne halt ettim şaşkınlığı.

İnsan kendi isteği ile boşluğa atlar mı?

Atladık işte!

Bu sefer kendimi geri getirme zahmetine girmeyeceğim.2003

**

Bugün ders arasında eski öğrencilerden Nilay bana ilginç bir şey söyledi;

“Sen neden kendini tutuyorsun?”

“Bilmem tutuyor muyum? Neden söyledin bunu?”

“Sen bir cadısın! Gece mavisi ipekler giyiyorsun”

şaşırmıştım

“Öyle mi görüyorsun?”

“Evet”

Fazla açıklama yapmadı. Ama bazen onu başımın üzerinde bir şeylere bakarken yakalıyorum.2003

İlerlemek zorunlu mu?!

Belki inanmayacaksınız ama son yılımın tek çelişkisi bu oldu/oluyor!

Dünya tarihine bakıldığında evrim en bariz realite. Sanki evrilmek mecburi gibi görünüyor.  Üstelik sonsuzca devam edebilirmiş gibi görünüyor (bulunduğum noktadan bakıldığında); çünkü evrim, zamanı hiç takmıyor!

Evrilmekten kaçmak mümkün değil mi?!

Zaten benim “oyun kuramı” da sonuçta evrilmenin bizi bi yere götürmediği olgusu üzerine yapılanıyor.

Kendi kuramımda oyundan kaçmak için yapılacak tek şeyin kendi etrafında dönmeyi bırakmak olduğunu söylemiştim. Bundan da hala hiç kuşkum yok!

O zaman ne demeye evriliyormuşum gibi hissediyorum?

Cevabı açık; demek ki kendi çevremdeki dönüş durmuyor!

Çelişki burada başlıyor; evrilmek için hazırım. Yani Sibel denen makina şu anda buna hazır, biliyorum. Kıpırdamaya çekiniyorum. Ama üzerime sel suyu gibi geleni görmezden gelemiyorum.

Mesele aslında şu; ben Sibel değilim. Ben evrilmenin gereksizliğini bilenim.

Berbat bi durum!

Ve yine biliyorum ki; bu ve buna benzer çelişkiler, Sibel’le aynı seviyeye geleceğimiz ana kadar bitmeyecek.

Onunla ne yapacağımı bilemiyorum.

Daha berbat olanı da şu; ne yapacağımı bilmek için Sibel’e muhtacım!!!

İronik değil mi?

Sibel ne yapacağını fevkalade biliyor; zaten programı buna göre hazırlanmıştır.

Evrilmenin anlamsızlığını bilen ben, kendi etrafında dönmeyi bırakamıyan Sibel yüzünden, onu evrilmesi için serbest bırakmak zorundayım.

Serbest bırakmazsak, onunla sonsuza kadar ŞU AN da duracağız. Fakat bu çelişki de bizimle duracak…

Ben hayatımda bu kadar saçma bi şey görmedim. Bir şeyin oluşunu, onun olmama nedeninin içine nasıl sokarım ben? Hayır bu kadar da şapşal olamam herhalde!

Yine de olmuşum işte!

Bu yalnızca KAZA eseri olabilirdi…

Bir (1), sıfırın (0) içine girebilir mi?

01010000101011111010100101010100100101010101010101010101010101

Böylece yan yana geldiklerinde görüntü oluşuyor; hayat illizyonu!

Bu zavallı dizilerden kurtulmak için bir, sıfırın içine girmeli!

Tek çözüm AŞK. %100 aşk. Aynı anda birbirlerinin içinde kaybolacakları kayıtsız şartsız teslimiyetle AŞK.

2005.Günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Not: Bu yazının son cümlesine küçük bi itirazım var şu an (2012 itibariyle), ve bu küçük değişiklik oradaki tüm soruları ve çaresizlik gibi görüneni düzeltiyor!

Sibel A: Ne olabilir? Biraz pratik yapalım çünkü bu konular hayati öneme sahip ve konsültasyona ihtiyaç var (kişisel teşhisimle hastayı öldürmek istemiyorum)

Hanife A: ‎Yazını tekrar okudum.hangi duyguyla yazdığını hissedebildiğimi sanıyorum.ama aklıma şu geliyor gene de..1 sıfıra aşık olur onda erirse geriye ne kalır..hiçlik.sonsuz bilen.ama ben burada olmayı seviyorum.1 olmayı da seviyorum..1 li 0 kı kombinasyonlara bayılıyorum:)

Sibel Atasoy Nokta atışı yaptın sister! onikiden vurdun. Hay allah biraz oynasaydık. Çocukluğunda çok bilye (gulle,misket) oynayanlar ortaya çıkıyo! :))))

Hanife A: çocukluğumda bütün mahallenin çocuklarını bilye oyunlarında üterdim.kazandığım avuç avuç bilyeleri ceplerime doldurur, şıkırdata şıkırdata gezip zaferimi kutlardım:) geçenlerde epey bi araştırdım, bilye satan bi yer bulamadım.şimdiki çocuklar neyle oynar ki?

Sibel Atasoy Artık görüntüleriyle oynuyorlar. 🙂

İlkay Y: ‎’Artık görüntüleriyle oynuyorlar’Harikasınız sevgili Sibel !!! kendimi görüntü yönetmeni koltuğunda hissettim,Atalarımın kayıtlarını düzenlerken..beğenmediklerimi yeniden sahneleyip ekledim.Yaşam muhteşem olanaklar sunuyor,yeterki isteyelim :)))

Sibel Atasoy Tanrılar gitti, kaldık burda başbaşa gibi oldu 🙂

İlkay Y: Aynen öyle,bir süre epey zorlandım.Bildik işaretler,hisler aradım,tam kayıp ilanı verecektim ki..ben OLmam için bu gerekliymiş:))) YENİ yaratımlar!!!

Sibel Atasoy Yani sonuç nereye bağlandı (bi araya kaynama durumu var aşurenin arasında!)? Evrilmek zorunlu muymuş?

Hanife A: ya ben de farketmeyeceksin sanıp sevinmiştim:P evet..

İlkay Y: EVET…önce ‘eski’ izlere basarak adım attık..kendi izlerimizi yaratmak için de gerekliydi,teşvik edici bişeyler olmalydı tabii ki.ÖZcümle Eski de benim yeni de.BEN BENİM :)))

Sibel Atasoy Bu durumda ister çocuk yap ister sentez yap, hiç bi şey fark etmiyor. Yine geldik dayandık fark etmez’e

Kelime kaç boyutlu?

İki boyutlu olması gereken kelime nasıl üç boyutlu olmuş?!

Geçen gün gördüğüm ve şu anda neredeyse unutmak üzere olduğum vizyonda kelimeyi gördüm ve şaşırdım.

Kelime bir sapan gibi kişinin ağzından fırladığında onun arkasında şekilsiz bir uzantı vardı. Ve aslında biz o kelimeyi değil uzantıyı algılıyorduk. Uzantı değişik formlarda oluyordu. Duygu ve düşünce bileşkesi olduğunu sandığım o şey, kelimenin arkasına gizlenerek hedefine doğru ilerliyordu!

O an, tartışma-anlaşamama dediğimiz şeyin neden olduğunu net biçimde gördüm.

Kelimenin sözlükte bir anlamı var ve biz onu biliyoruz. Ama bize fırlatılan kelimenin arkasındaki sözlükte yazılı değil ve bilinçaltımız o yazılı olmayan şekilsiz uzantıyı fevkalade algılıyor. Ve bu kelimeye karşılık verirken de sözlük anlamına aldırmaksızın algıladığı anlam üzerinden ve yine üç boyutlu kelimeler fırlatıyor.

Bilinçli düzlemde ise bu konuşma, iki boyutlu düzlemdeymiş gibi varsayılıyor.

Bu durumda olanla, olduğu sanılan oldukça farklı, üstelik ironik.

O halde biz nasıl olur da kelimelerle anlaştığımızı iddia ederiz?

2005.Günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Bu yazı üzerine esinlendirici bi sohbet:

  • Murat Ç:

    Çok güzel bir anlatım olmuş kelimeler ve onun anlattıkları ile ilgili olarak, burada gözlemcinin olaya etkisi dediğimiz şey gerçekleşiyor. Gözlemci gözlem yapmaza , kelime saf ve anlamsız, ancak gözlem ile kelime anlam kazanıyor.
    Ancak b…u durumda da referans noktasına göre gözlem sonucu değişiyor. İşte bilimsel düşünce; her iki – çok bakış açısını daha doğrusu gözlem noktasını değerlendirerek hangi referans noktasından nasıl baktığınızı önceler.
  • Sibel A:

    Güzel yorumlamışsınız ancak sanırım bilimsel yöntem bu işlevi asla genelleştirebilecek bi sonuca vardıramaz; çünkü sizin deyiminizle “gözlem noktasını değerlendirerek hangi referans noktasından nasıl baktığınızı öncelese” bile, onu yaparken… işin içine bi referans noktası daha eklemek durumunda kaldığından, o kelimenin ilk fırlatılmasının “alt yazısını” biraz daha karmaşıklaştırmış olur. Anlatmak güç ama beni anlayabileceğinizi hissediyorum.
  • Murat Ç:

    Kesinlikle anladım Sizi Sibel hanım, ve bu konuda çok haklısınız, zaten yapılan her yorum yeni bir gözlem noktası demek, işte bu yüzden Medusanın saçlarını görmek gibi yapılmalı bu anlama ve anlatma işi yani
    Görmek istediğiniz şeye bakmadan görmeli. Bakmadan görmek gözlerinizi kullanmadan görmek, aklınızı kullanmadan anlamak, ben’ininzi karştırmadan bir olmak ile ilgili…
    Malum Medusa nın saçlarını gören taş oluyormuş 🙂
  • Sibel A: ANlaşılmak harika bir duygu, bu zevki bahşettiğiniz için teşekkür ediyorum.

Murat Ç: Rica ederim..Ben teşekkür ederim, kelimeler ve BEN ‘ler ; kendilerine dışarıdan bakıldığında daha fazla imkan veriyor farklı güzellikleri görmek adına , bu sebeple sizin yazdıklarınızda bende böyle bir etki meydana getirdi.

Turan Erdal Biz de zaten baskalari ile konusurken ayni deneyim horizontuna sahip degilsek sürekli karsimizdakinin kullandigi kelimenin ne anlama geldigi ile ugrasiyoruz. Oysa ayni deneyimi paylasanlar gercekten de rezonans olusturabilirler.

SibelA: Bunun için dinlerken, kendini -serbest- BIRAKMAN yeterli 🙂

Murat Ç: Bu dinleme işini kendiize karşı yaprsanız aklınıza dışarıdan da bakabiliyorsunuz. Mesela ben bunu deneyimledim. Aklınızı nasıl çalıştığına , bir olguyu nasıl anladığınıza odaklandığınızda incelenen nesne olarak akıl, sizi ona dışarıdan bakmaya zorluyor. Bu durumda gerçek ile hayal, objektif olarak flu bir zeminde incelenebiliyor. ancak bu flu zemine rağmen dışarıdan gözlem sebebiyle daha açık olarak gözlem yapabiliyor ve Medusanın saçlarına bakar gibi bakabiliyorsunuz kendinize…

SibelA: Harika. Bu 2005 yılındaki fark edişimle 3 boyutluluğunu keşfettiğim kelimeler, şu anki BEN’e yeterli değil, bunların başka boyutlarını da yeni yeni keşfediyorum. Henüz yazmadım sanırım farkında olmadan deneyim kazanmaya çalışıyorum.

Rüya G: Biz kelimeleri, kendi yaşantımızda, bizim için ne ifade ediyorsa öyle algılıyoruz. Bilinçaltımızdaki arşivlenen kayıtlardan, o kelimeye olan hassasiyetimize göre algı biçimimiz değişebiliyor. Örneğin; ‘uçak’ bizim için; binilip bir yere gid…ilecek bir araçken, uçak fobisi olan bir insan için, bir ölüm makinesi olabiliyor. Daha kelimeyi duyar duymaz anksiyete başlıyabiliyor. Bu her kelime için geçerli; anne, baba, köpek, tanrı, sevgi… boyutluluk kişilerin algılarında. Aynı zamanda bir kelime hem olumluyu, hem de olumsuzu da ifade edebiliyor. Sözlük anlamlarında da bazı kelimeler öyle…

Etkileyici bi rüya!

“Milyonlarca insan, iç içe geçmiş dairelerde yan yana, bağdaş kurup oturmuşlar. Ben de diğer insanların arasında bir yerde oturuyorum; hepimiz griyiz, genel olarak ortam gri zaten. Önümde oyun tahtasına benzer bir şey var, üstünde daha önce hiç görmediğim anlamda bir oyun duruyor, âdeta hayat gibi bir şey; ve tahtadaki objeler renkli… Hepimiz sırayla kendi tahtamızda bir hareket yapıyoruz, kimse birbiriyle ilgili değil, dikkatimiz önümüzdeki tahtaya yönelik. Ben oyunda bir objeyi öyle bir hareket ettiriyorum ki, muzipçe bir duygu içindeyim; kimsenin bu hamleyi fark etmeyeceğini, belki on hamle önceden düşünülüp bırakılmış bir işaret ışığı gibi olduğunu düşünüyorum, bundan çocukça bir heyecan duyuyorum. Ben biliyorum ya, bana yeter gibi bir duygu içindeyim.

Sonra karşıda bir adamın -bizlerden biri, bağdaş kurmuş gri bir adam- beni izlediğini fark ediyorum, sanki yaptığım yaramaz hamleyi fark etmiş gibi bakıyor. Bunun belli belirsiz beni memnun ettiğini, egomu okşadığını hatırlıyorum.

Rüyadaki ikinci sahnede; yine daire şeklinde, önceki oturduğumuz yerlerin dışında, sanki kale dışına kazılmış bir hendeğin yanındayım; sırayla bu hendeği geçecekmişiz. Önümde, az önce beni fark eden adam var ve atlayışını yapıyor, karşıya tutunamadan hendeğin beton zeminine düşüyor. Çok sert bir düşüş! Sağ tarafımda esmer bir adam var, gözetmen gibi biri. O da düşene bakıyor ve bazı kişilere sesleniyor “onun durumu tamamlandı, şahadet getirmesine izin verin, sonra ölüme yolcu edin!” diyor. Ben o adamı üzüntüyle seyrediyorum, dudaklarının kıpırdadığını görüyorum ve şahadet getirdiğini düşünüyorum. Sonra atlama sırasının bende olduğunu hatırlıyorum, ümitsizce  bakıyorum; o geçemediyse ben hiç geçemem diye düşünüyorum. Fakat sağ tarafımdaki esmer gözetmen benim koluma giriyor, çok olumlu bir havası var, içimi ısıtıyor, bana moral veriyor sanki.

Üçüncü sahnede; bir şekilde o hendeği geçmişim, nasıl yapabildiğimi bilmiyorum. Ortadaki büyük yuvarlak bir platformda, yine gri insanlar olarak, bu sefer daha az sayıda bir kalabalık, ayakta duruyoruz. Yüzümüz dairenin dışına dönük; ve dairenin bitiminde hendek, hendeğin bitiminde ise çepeçevre üç katlı binalar var, bitişik nizam müstakil evler. Havadan zembille inermiş gibi milyonlarca insan indiriliyor, ellerinde bavulları, neşeyle ve hevesle evlere yerleşiyorlar. Onlar bizi görmüyorlar, bize arkaları dönük. Evlerin bulunduğu ortamda renkler var, fakat bizim durduğumuz yer gri. Biz bir şey bekliyoruz, az sonra gelecek ve gideceğiz. Korku ya da merak yok, beklerken evlerine yerleşen insanları seyrediyoruz. Gri üniformalar içinde sessiz bir kalabalık olarak duruşumuzla, sanki bir hayalet ordusu gibiyiz! İşte hepsi bu…”

2002 ·Günlükten

Anasının karnından dizisi