Borgen Dizisi

Danimarka yapımı bir dizi, 2010’da başlamış ve maalesef ben ancak digitürke gelince seyretmeye başladım. Danimarka başbakanı olan bir kadının çevresinde geçen konu, ABD politikalarına karşı ve sosyalist bir bakış açısını yansıtıyor. Amerikadan ve tabi onun özentisi memleketimizden bakıldığında sanki ütopik bir dünya gibi görünüyor 🙂
İngiliz dizileri gibi biraz  yavaş ve doğal, her bir yanı manken dolu değil. Gerçek insanlara bakarmış gibi olunuyor. Hele az önceki dördüncü bölümün büyük kısmı Grönland’da geçiyordu. Daha önce Botswana’da geçen bir kadın dedektiflik bürosu dizisi vardı, onun sayesinde Botswananın yerini öğrendim, insanlarını kültürlerini, bakış açılarını… O da ABD politikalarına karşıydı. Gerisi çekildi mi bilmiyorum ama türkiyeye gelmedi.
Borgen’de, sözü edilen bi çok şeyin yaşandığını göreceksiniz 🙂
EK: başbakan taksiye biniyor, evinde hizmetçi bakıcı vesaire yok, iki çocuğuna üniversite öğrencisi bir kız part time bakıcılık yapıyor. Sadelik diz boyu.

*

Coen biraderlerin çektiği bu filmi zamanında kaçırmışım: No Country for old men! O kadar zengin bir içerik, öyle sahici bir anlatım ki ne diyeceğimi bilemiyorum. Adeta filmin içinde yaşıyorsunuz, her şey için herkes için ağlamak istiyorsunuz. Hem yazarına hem de yönetmenlerine gıpta ettim, bunca şeyi hem anlaşılabilir şekilde sunacaksınız hem de hiç böbürlenmeyeceksiniz… Dünyayı böylesi insanlarla paylaşıyor olmak güzel

http://www.sinemalar.com/film/2383/ihtiyarlara-yer-yok

Bu arada sanırım zevklerim de değişip dönüşüyor, -herhalde herkese oluyordur-geriye baktığım zaman en beğendiğim filmlerin ortak özellikleri zekice kurgulanmış olmalarıydı; örneğin 12 maymun,13.kat,olağan şüpheliler, fiight club,matrix gibi -tabi şu an aklıma gelenler- bu filmleri hala beğeniyorum ancak eskiden yollarımızın hiç kesişmediği farklı zevkler olduğunu da fark ediyorum 🙂

 

 

 

Seyirliklerden

Fringe’in 98. bölümünde ilginç saptamalar vardı. Gözlemciler ve insanlar birbirlerine “hayvansınız” suçlaması yapıyorlardı. Düşündüm de hayvanlar birilerine karşı bir yargı getirebiliyorlar mı diye cevap bulamadım, görünüşe bakılırsa onlarda bir suçlama ve yargı fonksiyonu yokmuş gibi ama bu insan algısından yapılmış bir çıkarım olduğundan doğruluğu hakkında bir iddiada bulunamadım. Yine de bir an için bunun doğru olduğunu varsaysak, bu durumda suçlama kapasiteleri sebebiyle hem gözlemciler hem de insanlar hayvan sınıfına giremezler sanki.
Yine aynı bölümde, dizinin başınan beri önemli bir rol olan Nina Sharp kendini vurarak öldürdü sebebi ise kendisini ele geçiren gözlemcilerin beynindeki sırları alma ihtimalini yok etmekti. Yani biz izleyenlere, kendi sınıfına karşı bir bağlılık örneği göstermiş oldu. Nina’sız bir Fringe nasıl olacak bilemiyorum, muhtemelen onu kurguya geri döndürmek için başka bir operasyon gerekecek 🙂

İlgimi çeken ayrıntılardan biri de, az önce yapılmış bir telefon konuşmasının içeriğini o odanın camlarından geri kazanabilmeleriydi! Frekansın bir süre kaybolmadığını ve cam malzemesinden geri alınabileceğini görmekti.

Şu ana kadar gözlemcilerin insan dünyasına neden geldikleri ve amaçlarının ne olduğu anlaşılmadı. Fakat insanların tıpkı vücudun yabancı organizmaya karşı tepki göstermesi gibi kendi direnişçilerini yarattığını ve gözlemcilerle kıyasıya savaştığını görüyoruz. Savaşmayan insanlar dizide açık-kapalı olarak korkaklıkla itham ediliyorlar. İnsanların Gözlemcilerde kendilerindeki duygusallığı görmemeleri onları korkutuyor.

Bu bölümde anladığımız kadarıyla gözlemci normlarına uymayan, bir sistem hatası olarak doğan ve ölüme terk edilecekken  insanların eline geçen bir çocuk gözlemciyle karşılaştık. Bu çocuğun duygu belirtileri onun farkı olmuş oluyor ve bu hali insanlar tarafından benimsenmesine ve hatta kurtarıcı gibi algılanmasına sebep oluyor.
Aslında dizinin nerden nereye gelen bu yeni yapısında gözlemci ve insan kavgasının sanki somut-soyut bir çekişme olduğunu düşünmeye başladım. Tepe çakrası ile Kök çakrası arasında bir hakimiyet savaşı gibi; biri dene beni dene beni diyen, diğeri anla beni anla beni diye yırtınan. Bu çerçevede Fringe yazarlarına şu soruyu yönlendiriyorum:
Gözlemcilerin amacı ne? Yoksa onlar sadece anlaşılmak mı istiyorlar?

Enter the Void

155 dakika 5 saniye, dile kolay, Enter the Void filminden bahsediyorum, yorucu, sersemletici ( çekim tekniğinden ötürü), ölüler kitabı, reenkarnasyon, uyuşturucular, talihsizlikler, kazalar duygular, kaçınılamayanlarla dolu insan hayatı. Yönetmen sanki size ölüm sonrasını anlatıyormuş gibi davranıyor fakat sadece insan hayatında gezdiriyor..Zaten ölüp de geri gelen mi var! Bu konular ilginizi çekiyorsa ve sabrınız varsa önerebilirim.

Filmi seyredip de beğenmiş olanlar varsa onlara asıl Donie Darko’yu öneririm ben o filmi on sene önce bile çok daha derin bulmuştum.

*

Ne olyordu bana? Eğer aklımı kaçırıyorduysam, ne kadar çabuk bilincimi yitirsem o kadar iyiydi. Birden yok oluvermek düşüncesi anlatılamaz ama hiç de gerçekçi olmayan bir umut uyandırdı içimde.

…Acaba kontollü bir deney geliştirmek olanaklı mıydı? Önce hayır olanaksız dedim kendime; çünkü hasta beynim (eğer gerçekten hastaysa) öngördüğüm yanılsamaları da yansıtacaktı. Kelvin-Solaris

Bu durum CC deki kontrollü delilik kavramıyla son derece ilintili. Aynı konuyu Sırıtkan Kırmızı Ay kitabı da konu edinmişti.

Sosyolojiden Psikolojiye

“Sabah 02:48’de Kova burcuna geçiş yapacak olan Mars, 2 Şubat tarihine kadar bu burçta ilerleyecek. İdealist ve topluma faydalı girişimler için güzel zamanlara giriyoruz. Grupça hareket etmek, bizimle aynı ideal peşinde olan kişilerle bir araya gelmek, zihinsel aktivitelere girişmek adına güzel bir süreç var önümüzde. Değerlendirebiliriz.” diyor  Öner Bey 26 Aralık Çarşamba , yani bugün için.
Hayatı Ken Wilber’in ortaya attığı dörtlü kadran uyarınca algılamaya başlamak insanın dıştan görünüşünü biraz değiştirir, sebebi alışagelmiş ve kesinlikle öğrenilmiş tepkileri vermez olursunuz. Şüphesiz bu durum dörtlü kadranın ne olduğunu okumakla oluşmuyor, o sadece bir sonuç. Yaşamak ve aralarda muhasebesini yapmanın yerine geçebilecek sihirli bir formül yok 🙂
Günaydın frekanssllaaarrr, güzel bir gün, sevinçli yepyeni algılar olsun.

Küçük yaşlarda sosyolojiye merak sarışımın ve beraberinde tarihi hikayeleri sevişim -çünkü o bana hiç bi zaman tarihler ve isimlerden ibaret gelmemişti, oradaki esas; olay örgülerinin oluş giriş/gelişme sonuç dalgalarıydı- sonraki yıllarda psikolojiyi anlamam için mükemmel bir zemin oluşturmuş, bunu şimdi anlayabiliyorum. Sosyoloji gerçekten çok zevkli bir alandır eğer ilginizi çekerse kendinizi bundan mahrum etmeyin derim.

*

Vaktim şu an uygun olmadığı için yönetmen ve senaristi inceleyemedim ancak bu denli önemli kişiler ve konu (insan bilimi olur mu olur!) için daha donanımlı ve derin bir senaryo gerektirdiğini düşünüyorum. Bu film herhangi bir film olarak güzel, Freud ve Jung’un adı kullanılınca beklentiye karşılık veremiyor sanki.
Her ikisinin de Yaşam Tasrımlarına bakınca (internetteki doğum tarihleri doğru mu bilemiyorum) Freud’un hem sakral tanımlı hem de bir boğa insanı oluşu onun zevk tanımının neden cinsellikle bire bir göründüğünü azıcık açıklıyor. Jung is sakralı tanımsız bir aslan ve bir projektor olarak tahminimce zevkin başka katmanlarından da haberdar. Ve bu kadar verimli bir yazar, doktor, araştırmacı oluşu belki bazı konularda kendini sıkışmış hissettiği için tetiklenmiş olabilir ancak bu sadece evlilik sorumluluğundan öte bir rahip çocuğu oluşuyla ilgili diye düşünüyorum. Kırmızı kitaptaki rüya ve vizyonları, çizimlerini görseydiniz onun hristiyanlıkla kozlarını oldukça acı biçimde paylaştığını anlardınız.
Fakat bana verdiğ ilham şu oldu; konuya gerçekten hakim birileri Jung ve Freud konusunu ele alan gerçekten güzel bir senaryo yazmalı 🙂

http://direkizle.net/tehlikeli-iliski-izle.html/comment-page-1#comment-553477

Sundance Channel

Daha şundan yalnızca beş ay önce bir hayal kurmuştuk, hatta biraz ötesine gidip projelendirmenin ilk aşamasını gerçekleştirmiştik; adı Sundance cafe idi.
Digitürk yeni bir kanal açmış adı; Sundance! İşin ilginci konsepti de oldukça benim hayali andırıyor. Yemeyenin malını yerler atasözümüzün en az yüzüncü kez kişisel bilgim dahilinde tezahür edişi. Bundan gayet memnunum gerçi çünkü bana sefasını sürmek kalıyor.
Dün bu kanalda (kanal numarası da “7”hahahaha) Happy Accidents (mutlu kazalar) isimli bir yarı bilimkurku-yarı psikolojik bir drama izledim, artık hangi sınıfa gireceği izleyenlerin bakışına göre değişecektir. Konu çok hoş işlenmişti. AŞKı mı yoksa şüpheyi mi seçeceksiniz diyordu kadınlara 🙂
Günaydınnn frekanslaarrrr, güneşli bir Karamürsel sabahı, mis gibi bir hava ve ben alabildiğine nezleyim. Kimbilir bünyem neyi dışarı atmaya çalışıyor. Bi sorayım bakayım şu güzel şeye:)

Not. Bu arada bilmyenler için söyleyeyim, Sundance yani Güneş Dansı kızılderililerin hala büyük bir heyecanla devam ettirmeye çalıştıkları en eski ritüellerden, bayramlardan biridir.

Dün aynı zamanda “Pride of Africa” isimli bir trenle afrikayı boydan boya geçip Victoria çağlayanına varışın gezi belgeselini izledim, onlarla bu macerayı yaşadım adeta. Belki fiziken de yaşamak mümkün olur, son zamanlarda Afrikaya karşı (son bir yıldır) en az Sibiryaya duyduğum kadar ilgi hissetmekteyim. Bu arada Trans Sibirya treni de dünyanın diğer ünlü tren seyyahlığı imiş. Bunu denemek istiyorum, güzel olur. Olmasa da olur.

*

Bu kadar güzel bir kurt filmi daha önce izlememiştim. Daha ilk sahnelerde bir kartalın yavru bir kurdu kapmak için çabasını seyrettiğinizde filme bağlanacaksınız. Ve dünyadaki ilk kadın veteriner olmak için var gücüyle savaşan Angel’ı , kurtların nasıl kurtardığını, kurt katliamlarını dünya savaşıyla ve acılarla ödeyen insanları. “Bu kadınları anlayamıyorum” diyor bakirenin babası ve cevap aynen şöyle “anlamaya çalışma, sev yeter” 🙂 Bu güzel filmi önerdiği için Dağ adamı dosumuza teşekkürlerimle.

http://www.habireizle.com/bakire-ile-kurtlar-film-izle/5/