Öyleyse çıkın, her neredeyseniz dışarı çıkın!

Eğer kopmanın, bir riske girmenin-yasaklanmış yollardan gitmeye cüret etmenin- eşiğindeyseniz, kazarak olası en derin kemikleri çıkarıp havalandırın; kadınların, erkeklerin, çocukların, yeryüzünün vahşi ve doğal yönlerini verimli hale getirin. Ne zaman hırlanılacağını, saldırılacağını, kuvvetli bir vuruş yapılacağını, ne zaman öldürüleceğini, ne zaman geri çekileceğini, ne zaman şafak vaktine kadar ulunacağını bilmek için sevginizi ve iyi içgüdülerinizi kullanın. Bir kadın esrarengiz vahşiye mümkün olduğunca yakın yaşamak için daha fazla toslaşma, daha fazla tıkınma, daha fazla koklayarak sezme, daha fazla yaratıcı hayat,  daha fazla “düşüp-kirlenme,” daha fazla yalnızlık, daha fazla kadınlar topluluğu, daha fazla doğal hayat, daha fazla ateş, daha fazla tin, daha fazla sözcük ve daha fazla fikir pişirmesi yapmalıdır. Kızlar yurdunu daha çok tanımalı, daha fazla tohum ekmeli, daha fazla kök toplayıp saklamalı, erkeklere karşı daha nazik olmalı; daha fazla komşu devrimi, daha fazla şiir, daha fazla masal ve gerçek resimleri yapmalı ve vahşi dişiye çok uzanmalıdır. Daha fazla terörist dikiş nakış grubu ve daha fazla uluma. Ve özellikle de çok daha fazla canto hondo, çok daha fazla derin şarkı.
Postunu silkelemeli, eski patikalardan azametle geçmeli, içgüdüsel bilgisini talep etmelidir. Hepimiz kadim yara izi klanına üye olmayı isteyebiliriz, zamanımızın savaş yaralarını gururla taşıyabiliriz, sırlarımızı duvarlara yazabiliriz, utanmayı reddedebiliriz, her hususta önayak olabiliriz. Öfkeyle fazla zaman harcamayalım. Onun yerine onun aracılığıyla güçlenelim.Özellikle kurnaz olalım ve kadın aklımızı kullanalım.
En iyinin gizlenemeyeceğini ve gizlenmemesi gerektiğini akılda tutalım. Eğer insan bütün hepsini kendine ya da seçtiği bir azınlığa saklıyorsa meditasyonun, eğitimin, bütün düş analizinin, mezarlıktaki bütün bilgilerin hiçbir değeri yoktır. Öyleyse çıkın, her neredeyseniz dışarı çıkın. Derin ayak izleri bırakın, çünkü bunu yapabilirsiniz.
Kurtlarla Koşan Kadınlar

İyi Fikirler Nereden Gelir?

Şahaser bir çalışma! Ölsem gözüm açık gitmez artık; çünkü şimdiye kadar gözlemlediğim, kabul ettiğim her şeyi bir bir sıralamış ve örneklemiş. Allah yazandan, özetleyenden, ve bana haber verenden (Akıntosh) razı olsun.:)

http://www.ozetkitap.com/images2/iyifikirlerneredengelir.pdf

Mutlaka üşenmeyip okumanızı, genç kardeşlerinize ve çocuklarınıza okutmanızı tavsiye ederim.
Not: Gerekirse (Mırın kırın ederlerse) makul bir rüşvet vermenizi bile haddim olmayarak öneriyorum.

s.

Not: Bu arada dördüncü guruba ( Şebeke halinde geliştirilen,ticari olmayan) girdiğimi de öğrenmiş oldum.

KURDUN KİRPİKLERİ

Eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

“Ormana gitme,” dediler.”Ormana gitme.”

“Neden gitmeyecekmişim? Gece neden ormana gitmemem gerekiyormuş?” diye yanıtladı.

“Orada senin gibi insanları yiyen koca bir kurt yaşar.Ormana gitme, gitme.Çok ciddiyim.”

Doğal olarak, kız ormana gitti.Bir şekilde ormana gitti ve tabii ki, onu daha önce ikaz etmiş oldukları gibi, kurtla karşılaştı.

“Bak sana söylemiştik,” diye böbürlendiler.

“Bu benim hayatım, peri masalı değil, sizi gidi ahmaklar,” dedi.”Ormana gitmem gerek ve kurtla karşılaşmam gerek, yoksa hayatım asla başlamayacak.”

Ama rastladığı kurt bir tuzağa düşmüştü, kurdun ayağı tuzağın içindeydi.

“Yardım et, ah, yardım et bana! Aaayy, aaayy, aaayy!” diye bağırıyordu kurt.”Yardım et bana, ah yardım et bana!” diye ağlayarak bağırıyordu, “ben de seni hak ettiğin şekilde ödüllendiririm.” Çünkü bu tür masallarda kurtların yöntemi budur.

“Bana zarar vermeyeceğini nasıl bilebilirim?” diye sordu – soru sormak onun işiydi. “Beni öldürmeyeceğini ve etlerimi kemiklerimden sıyırmayacağını nasıl bilebilirim?”

“Yanlış soru,” dedi kurt.”Sadece benim sözüme inanman gerekecek.” Ve kurt ağlamaya başladı ve bir kere daha inledi.

“Ah, aaayy! Aaayy! Aaayy!

Güzel kız sormaya değer

Tek bir soru vardır

Aaıııyyy rrrrrııııı

Nııırrrr?

“Ah seni gidi kurt, şansımı zorlayacağım.Pekala, işte oldu!” Ve tuzağın yayını gevşetti. Kurt pençesini çekerek çıkardı ve kız da otlarla bir güzel sardı.

“Ah, teşekkür ederim nazik kız, teşekkür ederim,” diye iç geçirdi kurt. Ve kız da, yalan yanlış masalları çokça okuduğu için ağladı:”Devam et, şimdi öldür beni ve bu işi burada bitirip kurtulalım.”

Ama hayır, olayla böyle gelişmedi.Onun yerine kurt pençesini kızın omzuna koydu ve:

“Ben başka bir zamandan ve yerden gelen bir kurdum,” dedi. Ve gözünden bir kirpik kopararak ona verip şunları söyledi: “ Bunu kullan ve akıllı ol.Şu andan itibaren kimin iyi olduğunu, kimin o kadar iyi olmadığını bileceksin; gözlerimin içine iyice bakarsan açıkca görebilirsin.

Yaşamama izin verdiğin için

Sana da hayat dilerim

Daha önce hiç yaşamadığın bir tarzda

Unutma güzel kız

Sormaya değer tek bir soru vardır

Aaıııyyy rrrrııııı

Nıııırrrr?

Ve böylece kız köyüne döndü

Hala yaşadığı için mutlu

Ve bu kez dediler ki,

“Sadece burada kal ve gelinim ol,”

Ya da “Sana söylediğimiz gibi yap,”

Ya da “Söylemeni istediğim gibi söyle,”

Ve dünyaya geldiğin gün gibi

Üstüne yazılmamış olarak kal.”

Kurdun kirpiğini elinde tutup kaldırdı

Ve uzun uzun baktı

Ve onların amaçlarını anladı

Daha önce hiç fark etmediği.

Ve sonra bir keresinde

Kasap et tarttı

O da kurdun kirpiklerinden baktı

Ve kasabın kendi başparmağını da tarttığını gördü

Ve talibine baktı

“Senin için çok iyiyim,” diyen

Ve gördü ki, talibi

Tam olarak hiçbir şey için iyi değildi

Ve bu şekilde devam etti

Hepsinden değilse de

Birçok talihsizlikten

Kurtuldu

Ama böyle devam ettikçe, bu yeni görüşle sadece sinsi ve zalim olanları görmekle kalmadı, yüreği de yoğunlaşmaya başladı, çünkü herkese bakıyordu ve kurtarmış olduğu kurdun verdiği  bu yetenek sayesinde onları yeniden tartıyordu.

Ve gerçekten nazik olanları gördü

Ve onların yanına gitti

Eşini buldu

Ve hayatının günleri ona kaldı

Cesurları ayırt etti

Güvenilir olanları idrak etti

Ve onlara katıldı

Kızgınlığın altındaki şaşkınlığı gördü

Ve hızla yatıştırdı

Utangaçların gözlerinde sevgiyi gördü

Ve onlara elini uzattı

Ağzı sıkılardaki ıstırabı gördü

Ve onların kahkahalarını elde etmeye çalıştı

Sözcükleri olmayan adamdaki ihtiyacı gördü

Ve onun adına konuştu

Kadınların derinlerindeki sadakati gördü

Hiçbir şeyleri olmadığını söylüyorlardı

Ve kendisinden aldığı ateşle onları yeniden tutuşturdu

Her şeyi gördü

Kurt kirpiğiyle

Hakiki olan her şeyi

Ve sahte olan her şeyi

Hayatın karşısına çıkan her şeyi

Ve hayata dönen her şeyi

Görülen her şeyi

Kalbi sadece akılla değil

Kalple de tartan

Kirpiğin gözleriyle.

Söylediklerinin doğru olduğunu, kurdun hepsinden akıllı olduğunu işte böyle öğrendi. Eğer yakından dinlerseniz, ulumakta olan kurt her zaman en önemli soruyu – sonraki yiyeceğin, sonraki kavganın, sonraki dansın nerede olduğu sorusunu değil –  sorduğunu görürsünüz.

Ama en önemli soru

İçini ve ardını görmek için

Yaşayan her şeyin değerini tartmak için

Aaııııırrrr  rrrrrıııııııı

Nıııırrrrr?

Aaıııırrrr rrrrrrıııııı

Nıııırrrrr?

Eeeyy ruh neredesin?

Eeeyy ruh neredesin?

Çık ormana git, git.Eğer ormana gitmezsen asla bir şey olmaz ve hayatın asla başlamaz.

Çık ormana git

Git

Çık ormana git

Git

Çık ormana git

Git. * Kurtlarla Koşan Kadınlar – Clarissa Estet

-düzenleyen Hanife Altuntaş-

Muhteşem bir gösteri


http://www.ted.com/talks/lang/tur/claron_mcfadden_singing_the_primal_mystery.html”

İnsan sesi: gizemli, spontane, ve ilkel.” sözleriyle Suprano sanatçısı Claron McFadden, John Cage’in büyüleyici Aria’yı seslendirerek bizi soluk almanın ve şarkı söylemenin gizemli dünyasını keşfetmeye davet ediyor.
Toplam 11 dakika… Önce 2-3 dakikalık bir solo…
Sonra 2-3 dakikalık bir konuşma… Ve sonra bir John Cage yorumlaması…
Bu harika showu görmemi sağlayan (beni de unutmayan) dostum Akın’a sevgilerimle…

Serbest ritm gecelerimizde bu sanatçının ruh durumu beni tamamiyle kaplar, gerçekten mistik ve ilkel üstelik spontane bir varoluşta kaybolmaya yakın bir akış yaşarım. Gırtlağımdan dışarı kendimin bile haberi olmayan sesler dökülür, bunlar arasında hayvan sesleri ve tanımadığım başka şyler olur.
Bu seslerin içimizden dışımıza dökülmesi için sadece izin vermek yeterli gibi geliyor bana 🙂

FOK DERİSİ – RUH DERİSİ

Bir zamanlar var olmuş, artık sonsuza kadar yok olan ve çok yakında
geri gelecek olan bir zamanda,günler beyaz gökyüzünün,beyaz karların
altında geçermiş…ve uzaklarda görünen ufak lekelerin hepsi insan,
köpek ya da ayı imiş.

Buralarda isteseniz de bir şey yetişmezmiş. Rüzgarlar o kadar sert
eserlermiş ki, insanlar parkalarını ve mamlek’ lerini (çizmelerini )
artık bile bile yanlamasına giymeye başlamışlar. Buralarda sözcükler
açık havada donar ve söylenenlerin anlaşılabilmesi için konuşanın sarf
ettiği cümlelerin dudaklarından çözülüp ateşte eritilmesi gerekirmiş.
Buralarda insanlar, yaşlı Annuluk’un , yaşlı büyükannenin, bizzat
Yeryüzü olan yaşlı büyücünün beyaz ve gür saçlarında
yaşarlarmış…İşte bu topraklarda bir zamanlar bir adam yaşarmış…O
kadar yalnız bir adammış ki , gözyaşları yıllarca yanaklarında derin
yarıklar oymuş.

Gülümsemeye ve mutlu olmaya çalışırmış. Avlanırmış. Tuzaklar kurar ve
rahat uyurmuş. Ama bir insanla arkadaşlık yapmak istiyormuş. Kimi
zaman kayığıyla sığlıklarda gezerken bir fok yanına yanaştığında,
fokların bir zamanlar insan olduğuna dair eski öyküleri anımsarmış.O
günlerin tek hatırlatıcısı ise fokların o akıllı ,vahşi ve sevecen
bakışlarına ev sahipliği yapmasını bilen gözleriymiş.Adam bu anlarda
kimi zaman öyle  şiddetli bir yalnızlık acısı duyarmış ki, gözyaşları
yüzündeki yıpranmış yarıklardan aşağı süzülürmüş.
Bir gece karanlık iyice bastırana kadar avlanmış, ama bir şey
bulamamış. Ay gökyüzünde yükselirken ve denizde yüzen buz kütleleri
parıldarken,  denizin ortasında büyük, benekli bir kayaya rastlamış ve
keskin gözleri sayesinde, bu yaşlı kayanın üstündeki belli belirsiz ,
ama çok zarif hareketleri seçebilmiş.
Yaklaşmak için yavaşça ve sessizce kürek çekmiş;orada, kocaman kayanın
üstünde küçük bir grup kadın,annelerinin karınlarına ilk düştükleri
günkü kadar çıplak bir halde dans ediyormuş.  Evet, o yalnız bir
adammış ve belleğindekiler dışında hiç insan arkadaşı yokmuş ve orada
durup olanları izlemiş. Kadınlar ay sütünden yapılmış varlıklara
benziyorlarmış, derileri ilkbaharda somonların üzerindeki küçük gümüş
benekler gibi parlıyormuş, ayaklarıyla elleri uzun ve zarifmiş.

O kadar güzellermiş ki, adam botunda afallamış bir halde kalakalmış ve
su hafif hafif sallanarak onu kayaya giderek yaklaştırıyormuş.Bu
muhteşem kadınların gülüşlerini işitebiliyormuş…En azından gülüyor
gibiymişler, yoksa gülme sandığı bu şey, kayanın kenarlarına vuran
suyun sesi miymiş?? Adamın şaşkınlıktan kafası karışmış.Ama göğsünün
üzerinde ıslak bir post gibi ağırlık yapan yalnızlık, bir biçimde
çekip gitmiş ve neredeyse hiç düşünmeden, sanki önceden planlanmış
gibi, kayanın üstüne atlayıp orada duran fok derilerinden birini
çalmış.Bir çıkıntının arkasına saklanmış ve fok derisini qutnguq’
unun(parkasının) içine sokmuş.

Derken kadınlardan biri o zamana kadar duyduğu en güzel sesle
bağırmış…şafağa seslenen balinalar gibi…ya da hayır belki de ,
pınarda yuvarlanan, yeni doğmuş kurtlar gibi…ya da ama hayır,
hepsinden daha güzel bir sesle, ama bunun bir önemi yok, çünkü… bir
dakika, kadınlar  o sırada ne yapıyorlarmış ?

Fok derilerini giyiyorlarmış ve fok kadınlar neşeli çığlıklar atarak
birer birer denizin içine kayıyorlarmış.Biri dışında ..En uzunları bir
aşağı, bir yukarı bakıyor, fok derisini arıyor, ama hiçbir yerde
bulamıyormuş. Adam yüreklendiğini hissetmiş- nedenini bilmiyormuş.
Kayadan yürüyerek inerken kadına seslenmiş. “Kadın ..  benim ..
karım…ol. Ben .. yalnız… bir adamım.

“Ah, ben eş olamam ” demiş,”çünkü ben ötekilerdenim, temeqvanek’te
(aşağıda) yaşayanlardanım.”
“Benim…karım…ol “diye ısrar etmiş adam. ” Yedi yaz içinde fok
derini sana geri vereceğim, o zaman sen de ister gider, istersen
kalabilirsin .”
Genç kadın fok adamın yüzüne uzun uzun öyle gözlerle bakmış ki, asıl
kökeni insanmış gibi görünmüş.İstemeye istemeye şöyle demiş: “Seninle
geleceğim, yedi yaz sonra karar verilecek.”
Derken zamanla bir çocukları olmuş ve adını Ooruk koymuşlar. Çocuk
çevik ve besiliymiş.Kışları annesi, Ooruk’a denizin altında yaşayan
yaratıklara dair masallar anlatırken, babası da uzun çakısıyla beyaz
taşın üstünde bir ayı ya da kurdun derisini yüzermiş.Annesi küçük
Ooruk’u yatağa taşırken ona baca deliğinden bulutları ve onların
binbir şekle girişini gösterirmiş.Ne var ki kuzgun’un, kurdun ve
ayının şekillerini değil, morsun balinanın , fokun ve somonun
öykülerini anlatıyormuş ona..çünkü o bu yaratıkları tanıyormuş.

Ama zaman geçtikçe vücudu kurumaya başlamış. Önce pullanmış, sonra
çatlamış. Gözkapaklarının derisi soyulmaya, kafasındaki saçlar
dökülmeye başlamış. Naluaq (en soluk beyaz) haline gelmiş .Tombulluğu
azalmaya başlamış.Uzuvlarını gizlemeye çalışıyormuş.Her gün hiç
istemese de , gözleri daha da donuklaşıyormuş. Görme duyusunu da
giderek yitirdiğinden, yolunu ancak el yordamıyla bulabiliyormuş.
Bir gece küçük Ooruk bağırtılar yüzünden uyanmış ve içinde uyuduğu
deriye sarınmış bir halde dikilip oturmuş. Bir ayı gibi kükreyen
babasının, annesini azarladığını duyuyormuş .Taşın üstünde yuvarlanan
bir gümüş gibi ağlayan annesini duyuyormuş.
“Yedi uzun yıl önce fok derimi sakladın ve şimdi sekizinci kış geliyor
bana ait olan şeyi geri
Vermeni istiyorum “diye ağlıyormuş fok kadın.
Koca ,”İyi de kadın, onu sana geri verseydim beni terk ederdin ” diye
gürlüyormuş.
” Ne yapardım bilmiyorum, tek bildiğim ait olduğum şeye sahip olmam
gerektiği.”
“Ve beni karısız bırakırdın, oğlanı da annesiz. Sen kötüsün.”
Kocası bunu der demez posttan yapılmış kapıyı yararak çıkmış ve
gecenin içinde kaybolmuş.
Oğlan, annesini çok seviyormuş.Onu kaybetmekten korkmuş    ve bu
yüzden uyuyana kadar kendi kendine ağlamış..Onu sadece rüzgar
uyandırabilmiş.Tuhaf bir rüzgar..Ona şöyle seslenir gibiymiş: Ooruk,
Oooruuuk.”
Yataktan o kadar hızlı çıkmış ki, parkasını ters giymiş, mukluklarını
da ancak yarı yolda çekmiş.Bol yıldızlı geceye dalarken,tekrar tekrar
adının çağrıldığını duyuyormuş.
“Ooooooruuuuk .”

Uçuruma doğru koşmuş, yukarıdan suya doğru bakmış. Orada,uzaklardaki
rüzgarlı denizde, çok büyük , düzensiz kıllarla kaplı, gümüş bir fok
seçiliyormuş.Kafası kocamanmış, bıyıkları göğsüne iniyormuş ve gözleri
koyu sarıymış.

“Ooooruuuk.”

Uçurumdan zorlukla inmiş.Dipte, kayadaki bir yarıktan ileri doğru
fırlayan bir taş-yo,yo,bir taş yığını- nedeniyle tökezlemiş.Saçları
buzdan binlerce dizgin gibi yüzünü kamçılıyormuş.
“Ooooruuuk ”

Taş yığınını iyice silkelemiş – bu, annesinin fok derisiymiş.Ah
annesini artık istediği zaman koklayabilirmiş.Fok derisini yüzüne
sarıp kokusunu içine çekerken, ruhu içinde yeni çıkmış bir yaz rüzgarı
gibi çırpınıyormuş.
Ahhh” diye bağırmış acı ve sevinçle ve deriyi tekrar yüzüne kaldırmış
ve annesinin ruhu tekrar içinden geçmiş.”Ahh” diye bağırmış tekrar,
çünkü annesine bitmeyen bir sevgiyle doluymuş. Yaşlı gümüş fok da
kayarak… yavaş yavaş suyun altına dalıp gözden kaybolmuş.
Çocuk ,uçurumu tırmanmış,arkasından uçuşan fok derisiyle eve doğru
koşmuş,nefes nefese içeri girmiş ve yere düşmüş.Annesi onu ve deriyi
yerden kaldırmış ve her ikisi de güvende olduğu için şükranla
gözlerini yummuş.
Annesi fok derisini üstüne geçirmiş, “Ah , hayır anne ! ” diye
bağırmış çocuk.
Çocuğu iki eliyle tutup kaldırmış, kollarının altına sıkıştırmış, ve
yarı koşarak yarı tökezleyerek gürleyen denize doğru koşmuş.
“Ah anne hayır ! Beni bırakma ” diye bağırarak ağlamış Ooruk.
Bir an için çocuğuyla birlikte kalmak istediğini söyleyebilirsiniz;
evet , istemiş ama aynı zamanda onu çağıran bir şey varmış, hem
ondan , hem adamdan hem de zamandan daha yaşlı bir şey…
“Ah , anne, hayır, hayır” diye ağlıyormuş çocuk.Fok kadın gözlerinde
müthiş sevgi dolu bir bakışla ona dönmüş.Oğlunun yüzünü ellerinin
arasına almış ve tatlı nefesini onun akciğerlerine üflemiş; bir kez ,
iki kez, üç kez. Sonra onu değerli bir paket gibi kollarının altına
alarak denize dalmış, aşağılara, en aşağılara, en derinlere. Fok kadın
ve çocuğu suyun altında kolaylıkla nefes alıyorlarmış.
Fokların su altındaki koylarına girene kadar , suyun derinliklerinde
var güçleriyle yüzmüşler. Orada her türden yaratık, yemek yiyip, şarkı
söylüyor,dans ediyor ve konuşuyormuş.Gece denizden Ooruk’a seslenmiş
olan büyük gümüş  fok, çocuğu kucaklamış ve ona torunum diye
seslenmiş.
“Yukarıda nasıl yaşıyorsun, kızım? ” diye sormuş büyük gümüş fok.
Fok kadın uzaklara bakmış ve, “Bir insanı incittim..bana sahip olmak
için her şeyini veren bir adamı..Ama ona geri dönemem, çünkü dönersem
bir mahkum haline gelirim” demiş.
“Ya çocuk ?” diye sormuş yaşlı fok.”Ya torunum?” Bunu öylesine bir
gururla söylemiş ki sesi titremiş.
“O geri dönmeli baba. Burada kalamaz.Henüz burada bizimle olmasının
zamanı değil.” Ve ağlamış. Birlikte ağlamışlar.

Böylece günler ve geceler geçmiş. Tam olarak söylersek, yedi gün ve
yedi gece.Bu sırada fok kadının saçlarındaki ve gözlerindeki parıltı
geri gelmiş. Teni güzel, koyu bir renge dönüşmüş, görmesi düzelmiş,
vücudu tombulluğunu yeniden kazanmış ve doğru dürüst yüzmeye
başlamış.  Ancak, oğlanın yeryüzüne geri dönme zamanı gelmiş, O gece
yaşlı büyükbaba fok, ve oğlanın güzel annesi çocuğu aralarına alarak
birlikte yüzmüşler. Orada Ooruk’u ay ışığında yavaşça kayalık kıyıya
bırakmışlar.
Annesi onu yüreklendirmiş; “Her zaman senin yanındayım. Benim
dokunduklarıma dokun, çıralarıma ulu’ma (çakmak) ,fok ve su
samurlarını gösteren taş oymalarıma dokun yeter; şarkılarını söylemen
için akciğerlerine bir rüzgar üfleyeceğim.”
Yaşlı gümüş fok ve kızı , çocuğu bol bol öpmüşler. Sonunda istemeye
istemeye ayrılmışlar ve yüzerek denize açılmışlar, oğlana son bir kez
bakmışlar ve suların altında gözden kaybolmuşlar. Ve Ooruk zamanı
gelmediği için orada kalmış.

Aradan zaman geçmiş, çocuk büyümüş ve çok iyi bir davulcu, şarkıcı ve
öykücü olmuş ve söylenenlere bakılırsa, bütün bunların olmasının
nedeni, çocukken, büyük fok ruhları tarafından denize taşınmasına
rağmen, hayatta kalmasıymış. Bugün bile, sabahın gri sisi içinde bazen
kayığı kıyıya bağlanmış halde hala görülebilirmiş : denizde belli bir
kayanın üstüne diz çökmüş ve sık sık kıyıya yaklaşan belli bir dişi
fokla konuşurken görülürmüş. Birçokları bu foku avlamaya çalıştıysa
da, her seferinde başarısız olmuşlar. O Tanqigcaq (akıllı olan, kutsal
olan ) diye bilinir ve her ne kadar bir fok olsa da, gözlerinin insan
bakışlarını; o bilge, vahşi ve seven bakışlarının temsil ettiği
söylenirmiş…

Clarissa P. Estes