Tek Hikayenin Tehlikesi

http://www.ted.com/talks/lang/tur/chimamanda_adichie_the_danger_of_a_single_story.html

Nijeryalı kadın yazarın bu 18 dakikalık konuşması dünyanın tüm gizlerini açığa çıkaracak denli samimi ve hakiki. Umarı çok değerli olduğunu ümid ettiğim zamanınızdan birazını ayırabilirsiniz.

Tek hikaye tehlikelidir diyor özetle ama ben daha fazlasını söylemeyeceğim, gerçeğin “bütünüyle” size çarpması için, onun sesi, onun anlatımı ve beden dili gerekir bence. Öykülerin önemini Meksikalı Clarissa Estes gibi bir başka açıdan anlamış bir kadınla tanışmak harikaydı benim açımdan.

Konuşmayı dinlerken oyun kuramını yazdığım sıralarda onun hakkında gelen sorulara verdiğim cevaplar aklıma geldi, eski laptopta olsa da arayıp buldum bu yazıdan sonra onu da yayımlayacağım. Ger çi bu metnin bazı parçalarını zaman içinde günlükten paylaşmıştım aama böyle yekpare değildi sanırım. Aradan altı yıl geçmiş ve ben o zamanki cevaplarıma ilavelerim oldu mu bilemiyorum. Malum ne söylesek EKSİK olur 🙂

Neyse ben de okuyup hatırlayacağım belki bana da okurlara da yeni esin kaynağı oluşturur.

İklim Bir Banka Olsaydı Çoktan Kurtarılmıştı (Hugo CHAVEZ)

İklim Bir Banka Olsaydı Çoktan Kurtarılmıştı (Hugo CHAVEZ)
 
İklimi değil, sistemi değiştirelim! Ve sonuç olarak, gezegeni korumaya başlayacağız. Kapitalizm hayatı yok eden yıkıcı bir kalkınma modeli; o insan neslini kati bir sonla tehdit ediyor. Sayın Başkan, baylar, bayanlar, ekselansları, dostlar, bu öğle sonrası, konuşmamın çoğu zaman olduğundan daha uzun sürmeyeceğini taahhüt ederim. Öncelikle, Brezilya, Çin, Hindistan ve Bolivya delegasyonlarınca ifade edilen bir önceki konunun bir parçası olarak, benim de ifade etmekten memnuniyet duyacağım bir yorumda bulunmama izin verin. Biz söz istemek için oradaydık fakat bu mümkün olmadı. Bolivya temsilcisi ifade etti, selamım elbette, Yoldaş Başkan Evo Morales’e, o kim mi, Bolivya Cumhuriyeti Devlet Başkanı.

Öteki şeylerin yanı sıra, temsilci şunları da söyledi, işte şuracığa not ettim, sunulan metnin demokratik olmadığını, herkesi içine dahil etmediğini söyledi. Güç bela varıp, tam yerimize oturmuştuk ki, bir önceki oturum başkanının sesini duyduk, bir belgenin vaki olduğunu söyledi bakan, oysa bundan kimsenin haberi yok. Görmek istedim fakat henüz elime geçmedi, öyle zannederim ki, bu çok gizli belgeyi kimseler bilmiyor.

Şimdi, Bolivyalı yoldaşın dediği gibi, bu kesinlikle demokratik değil, katılımcı değil. Şimdi, baylar ve bayanlar, dünyanın gerçeği de bu değil mi zaten?

Demokratik bir dünyada mı yaşıyoruz? Küresel sistem herkesi içine dahil ediyor mu? Bugünkü küresel sistemden demokratik olmasını, herkesi kapsamasını bekleyebilir miyiz?

Bu gezegende emperyalist bir diktatörlüğü yaşıyoruz ve buradan onu reddetmeye devam ediyoruz. Kahrolsun emperyalist diktatörlük! Ve yaşasın bu gezegenin halkları, demokrasi ve eşitlik!

Ve burada gördüğümüz şunun bir yansımasıdır: Dışlanmanın.

Kendilerini bizlerden, biz güneyli, üçüncü dünyalı, azgelişmiş ülkelerden üstün gören bir grup ülke var veya biz, ezilmiş ülkeler, aziz dostum Eduardo Galeano’nun dediği gibi, sanki üstümüzden tarihin katarı geçmiş gibiyiz.

Bütün bunların ışığında, dünyada demokrasinin yokluğu hiç de şaşırtıcı değil ve biz burada küresel emperyalist diktatörlüğün güçlü delilleriyle bir kez daha karşılaştık. Demin burada iki genç şöyle bir ayağa dikildi ya, neyse ki kolluk kuvvetleri hoşgörülüydü, yine de bazıları gençleri itip kakıyor ve onlar sağ ile işbirliği yapıyorlar. Dışarıda pek çok insan var, biliyor musunuz? Onlar elbette bu salona ayak uyduracak gibi değiller, onlar çok kalabalık. Gazetelerde kimi tutuklamalar, şiddetli protestolar olduğunu okudum, orada Kopenhag sokaklarındaki ve o çoğu gencecik insanlara selam ediyorum.

Elbette bu genç insanlar dünyanın geleceğiyle, zannederim bizim olduğumuzdan, çok daha fazla alakalı. Bizlerin -buradaki çoğumuzun- güneş ardımızdan vuruyor ve güneş onların yüzünde ışıldıyor ve onlar çok endişeleniyorlar.

Öyle denebilir ki Sayın Başkan, Marx’tan alıntılayacak olursak, Kopenhag’ın üstünde bir hayalet dolaşıyor, hey koca Karl Marx, bir hayalet Kopenhag caddelerini arşınlıyor ve öyle zannediyorum ki, usulca bu odaya da süzülüyor, aramızda geziniyor, duvarların içinden, altımızdan, üstümüzden, bu hayalet kimsenin bahsetmek istemeyeceği korkunç bir hayalet: Kapitalizm bu hayaletin ta kendisi, hiç kimse ondan bahsetmeyi istemiyor.

Kapitalizm, işte halklar orada gürlüyor, duy onları.

Caddelere yazılmış kimi sloganlar okudum, zannederim ki o gençlere ait, oradaki o genç kadına ait, bazılarını gençliğimde işitmiştim, iki tanesini not ettim. Diğerlerinin arasından kulağınıza çarpabilir, iki güçlü slogan.

İlki: İklimi değiştirme, sistemi değiştir.

Bu sloganı hepimiz için dikkate almalıyız. İklimi değil, sistemi değiştirelim! Ve sonuç olarak, gezegeni korumaya başlayacağız. Kapitalizm hayatı yok eden yıkıcı bir kalkınma modeli; o insan neslini kati bir sonla tehdit ediyor.

Ve öteki slogan, bizi düşünmeye davet ediyor. Dünyayı silkeleyen ve etkisini hâlâ daha sürdüren, zengin kuzey ülkelerinin bankerler ve büyük bankalara nasıl yardım ettiğini gördüğümüz bankacılık kriziyle hayli uyum içinde bu slogan. Sadece ABD tek başına, şu anda meblağı tam söyleyemiyorum fakat astronomik bir miktar ödedi bankaları kurtarmak için. Caddelerde şunlar yazıyordu: İklim bir banka olsaydı çoktan kurtarılmıştı.

Bu sözün doğru olduğunu düşünüyorum. İklim o büyük kapitalist bankalardan biri olsaydı, zengin hükümetler onu kurtaracaktı.

Zannederim Obama henüz teşrif etmedi. Nobel Barış Ödülü’nü, 30 bin askeri Afganistan’a, daha fazla masumu öldürmeye göndermesiyle neredeyse aynı gün aldı ve şimdi burada Nobel Barış Ödülü’yle dikilecek, Birleşik Devletler’in başkanı.

Oysa Birleşik Devletler para imal eden bir makineye sahip, dolar imal eden, bir de kurtaran, ne ala, onlar bankaları ve kapitalist sistemi kurtardıklarına inanıyorlar. Bu daha önceden yapmak istediğim bir yan yorumdur. Ellerimizi Brezilya, Hindistan, Bolivya, Çin ve onların Venezuela ile Bolivarcı İttifak’ın kati sürette desteklediği enteresan duruşları için kaldırıyoruz. Fakat, hey, onlar konuşmamıza izin vermediler, dakikaları saymayın öyleyse sayın Başkan.

Bakın, orada, Fransız yazar Hervé Kempf ile tanışma mutluluğunu yaşadım. Bu kitabı tavsiye ederim. İspanyolca’da mevcut. Fransızca ve İngilizce’si de var, How the Rich are Destroying the Planet. (Zenginler Gezegeni Nasıl Mahvediyor). İşte bu İsa’nın bahsettiği şeydir: Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin bir adamın cennetin krallığına girmesinden daha kolaydır. İşte İsa böyle demiştir.

Zenginler bu gezegeni mahvediyor. Bunu mahvettiklerinde bir yenisine gidebileceklerini mi düşünüyorlar? Başka bir gezegene gitme planları mı var? Şimdiye dek galaksinin sınırları içinde öyle bir gezegene rastlanmadı.

Bu kitap elime yeni geçti, Ignacio Ramonet verdi bunu bana, kendisi de bu salonda bir yerlerde olmalı. Önsözü bitirirken ki şu ifade çok önemli, Kempf şunları söylüyor, okuyorum:

“Muktedirleri birkaç basamak aşağı indirmezsek ve eşitsizlikle mücadele etmek istemezsek, küresel maddi tüketimi azaltamayız. Bilinçlenme sürecinde şu çok faydalı ekoloji ilkesine sahip olmak gerekiyor, ‘küresel düşün, yerel hareket et,’ bu cümleye içinde bulunduğumuz durumun gerektirdiği şu ilkeyi eklemeliyiz: “Az tüket ve daha iyi paylaş.”

Zannederim Fransız yazar Hervé Kempf bize iyi bir tavsiyede bulunuyor. O zaman, Sayın Başkan, iklim değişikliği şüphesiz bu yüzyılın en yıkıcı çevre problemidir. Seller, kuraklıklar, şiddetli fırtınalar, kasırgalar, eriyen buzullar, yükselen denizler, okyanusların asitlenmesi ve sıcaklık dalgaları, tüm bunlar dört bir yanımızdan saldıran küresel krizin etkisini daha da keskinleştiriyor.

Günümüzde insan faaliyetleri sürdürülebilirlik eşiğini aştı, gezegendeki hayatı tehdit ediyor ve üstelik bu durumu gayet derin eşitsizlikler içinde karşılıyoruz. Bir hatırlatmada bulunmak istiyorum: en zengin 500 milyon kişi, 500 milyon, bu yalnızca yüzde yedidir, yüzde yedi, dünya nüfusunun yüzde yedisi. Bu yüzde yedidir bu işin sorumlusu, bu en zengin 500 milyon kişi zehirli gaz salınımının yüzde 50’sinden sorumludur, en yoksul yüzde 50’nin sorumluluğu ise yalnızca yüzde yedidir.

Öyleyse Birleşik Devletler ile Çin’i aynı düzeye koyma tuhaflığı beni düşündürüyor. Birleşik devletler ancak yakında 300 milyona ulaşacak. Çin ise hemen hemen ABD nüfusunun beş katı. Birleşik Devletler günde 20 milyon varil petrol tüketiyor, Çin ise günde 5-6 milyon varile anca ulaşıyor, bu durumda ABD ve Çin’den aynı şeyi isteyemezsiniz.

Tartışılacak hususlar var, biz devlet ve hükümet başkanları umut verici şekilde oturabiliyor ve gerçekleri tartışabiliyoruz, bu hususlar hakkındaki gerçekleri. Öyleyse, Sayın Başkan, gezegendeki eko-sistemin yüzde 60’I zarar görmüş durumda, yerkabuğunun yüzde 20’si çökmüş, bizler ormanların elden gidişinin, arazilerin dönüşümünün, çölleşmenin, tatlı su kaynaklarının kötüye gidişinin, denizlerdeki kaynakların aşırıya biçimde sömürülmesinin, hava kirliliğinin ve bio-çeşitliliğin yok oluşunun umarsız şahitleriyiz.

Toprağın aşırı kullanımı, kendisini yenileyebilmesi için gereken kapasitenin yüzde 30’unu geçti. Gezegen teknisyenlerin kendi kendisini düzene sokabilme yetisi dedikleri özelliğini yitiriyor; gezegen bu özelliğini yitiriyor. Her geçen gün daha fazla işlem görmüş atık piyasaya sürülüyor.

Gezegenimizdeki türlerin hayatta kalması gereği insanlığın vicdanına vurulan bir balyoz darbesidir. Tüm aciliyetine rağmen, Kyoto Protokolü çatısı altında ikinci bir taahhüt için yapılan müzakereler iki yılı buldu ve biz bu görüşmelere hiçbir gerçek ve anlamlı uzlaşmaya varılmaksızın katılıyoruz.

Ve gerçekten de, bazılarının adlandırdığı gibi, göklerden inen metni, Venezuela ve ALBA (Alternativa Bolivariana para los pueblos de Nuestra América) ülkeleri, Bolivarcı İttifak kabul etmeyecektir, o zaman da söylediğimiz gibi Kyoto Protokolü ve Konvansiyonu çatısı altında çalışan grupların kaleminden çıkmayan hiçbir metni kabul etmeyeceğiz. Bu metinler üzerinde yıllarca yoğun olarak çalışılmış meşru metinlerdir.

Şu son birkaç saat içinde, inanıyorum ki uyumadınız artı yemek yemediniz, uyumadınız. Sizin de dediğiniz gibi, torbadan yeni bir belge çekmek bana pek mantıklı görünmüyor.

Bilimsel olarak kanıtlanmış zehirli gaz emilimini azaltma ve uzun dönemli bir işbirliğini öngören bir anlaşmaya varma gerekliliği açıktır ki, bugün şu anda, açıkça başarısızlığa uğradı. Şimdilik.

Bunun sebebi nedir? Ne olduğundan herhangi bir şüphe duymuyoruz.

Sebep gezegenin en güçlü milletlerinin sorumsuz tavırları ve siyasi bir iradeden yoksun oluşlarıdır. Hiç kimse kendisini kırılmış hissetmesin, büyük José Gervasio Artigas’ anımsıyorum, şöyle derdi: “Doğruya ne gücenirim ne de ondan korku duyarım.” Ne var ki gerçekte sebep, herkesin derdi olan ve yalnızca hep birlikte çözebileceğimiz bir probleme dair sorumsuz tavırlar, döneklikler, dışlayıcılık ve elitist yönetim tarzlarıdır.

En zengin ülkelerin, en büyük tüketicilerin siyasi muhafazakârlığı ve bencilliği, fakirlere, açlara, hastalık ve doğal felaketlere karşı en savunmasız olanlara duyarsızdır ve onlarla dayanışma içine girmeyi düşünmemektedir. Sayın Başkan, Konvansiyon’da içerilen ilkelere kayıtsız şartsız saygıya dayanan, katılımcıların çalışmalara katkı miktarına, ekonomik, finansal ve teknolojik yeterliliklerine göre belirlenen, mutlak anlamda eşitsiz ilişkiler içinde olan tüm taraflara uygulanabilen yeni ve tek bir anlaşma gereklidir.

Gelişmiş ülkeler kendi zehirli gaz emilimlerini azaltmak ve fakir ülkelere iklim değişikliğinin yıkıcı etkileriyle baş edebilmeleri için finansal ve teknolojik yardımda bulunmalarını varsayan bağlayıcı, açık ve somut taahhütler altına girmelidir. Bu anlamda ada devletleri ve en geri konumdaki ülkelerin benzersiz durumları tam anlamıyla tanınmalıdır.

Sayın Başkan, iklim değişikliği bugün insanlığın önündeki yegâne problem değildir. Diğer musibetler ve dört bir yanımızı kuşatan haksızlıklar, zengin ve fakir ülkeler arasındaki aralık gitgide büyümeye devam ediyor. Bütün o milenyum hedeflerine rağmen, Monterrey finansal zirvesin, hatta Senegal Devlet Başkanı’nın burada belirttiği gibi bütün o zirveler büyük bir gerçeği açığa çıkarmıştır, vaatler, gerçekleşmeyen vaatler söz konusudur ve dünya ölüm yürüyüşüne devam etmektedir.

Dünyadaki en zengin 500 kişinin geliri en yoksul 416 milyonun gelirinden fazladır. 2.8 milyar yoksul günde 2 doların altında bir gelirle yaşıyor, dünya nüfusunun yüzde 40’ını oluşturan bu insanlar dünyadaki toplam gelirin sadece yüzde 5’ine sahipler.

Günümüzde her yıl 9.2 milyon çocuk beş yaşına ulaşmadan hayatını kaybediyor ve bu ölümlerin yüzde 99.9’u fakir ülkelerde meydana geliyor.

Canlı doğum başına bebek ölüm oranı binde 47 ne var ki bu ölümlerin yalnızca yüzde 5’i zengin ülkelerde meydana geliyor. Gezegende ortalama yaşam beklentisi 67 yıl iken, zengin ülkelerde 79 yıla ulaşıyor oysa fakir milletlerin ki yalnızca 40 yıl.

İçme suyuna ulaşamayan 1.1 milyar insan var, sağlık hizmetlerinden faydalanamayanların sayısı 2.6 milyar, 800 milyon kişi okuma yazma bilmiyor ve 1.02 milyar aç insan var, işte küresel senaryo.

Şimdi sebep, sebebi ne bunun?

Sebepleri konuşalım, sorumluluktan kaçınmadan, bu problemin derinliklerine inmekten kaçınmadan. Sebep, şüphesiz ki, tüm bu feci panoramaya geri dönüyorum, sermayenin yıkıcı metabolizması ve onun somutlaşmış kalıbıdır: Kapitalizm.

Elimde, bir alıntı var, büyük özgürlük teologu, bir Brezilyalı, bizim Amerikamızdan birisi olarak bildiğimiz Leonardo Boff’tan. Leonardo Boff bu hususta şunları söylüyor:

“Sebep ne? Ah, sebep mutluluğu maddi birikim ve sonsuz ilerlemede arama hayali, yeryüzünün tüm kaynaklarını bilim ve teknolojiyi kullanarak sınırsızca sömürebilecekleri hayali.”

Boff burada Charles Darwin’den örnek veriyor, onun “doğal ayıklanma”sından, en güçlü olanın hayatta kalmasından. Fakat biz biliyoruz ki en güçlü, en zayıfın külleri üzerinde hayatta kalır.

Jean Jacques Rousseau, ki kendisini daima hatırlamalıyız, der ki, güçlü ve zayıf arasında, özgürlük eziyet görür. İşte bu yüzden ki İmparatorluk özgürlükten dem vurur; onunki eziyet etme özgürlüğüdür, istila etme, öldürme, yok etme ve sömürme özgürlüğü. İşte onların özgürlüğü. Rousseau şu kurtarıcı ifadeyi ekler sözlerine: “Yasalardır tek özgür kılan.”

Buradan kesinlikle kusursuz bir belgenin ortaya çıkmamasını uman ülkeler var çünkü onlar bir yasa istemiyorlar, bir standart istemiyorlar, çünkü bu normların yokluğu onların sömürme özgürlüğüne izin veriyor, onların o ezici özgürlüğüne.

Burada ve caddelerde gayret sarfetmeli, baskı uygulamalıyız, bir taahhüt ortaya konması için, en güçlü ülkelerin sorumlu kılınacağı bir belge için.

Pekâlâ, Sayın Başkan, Leonardo Boff şunu sorar… Siz Boff’la tanıştınız mı? Leonardo’nun buraya gelip gelmediğini bilmiyorum, onunla yakınlarda Paraguay’da tanıştım, onun kitaplarını daima okurduk. Bu sonlu dünya sonsuz bir projeyi destekleyebilir mi? Kapitalizmin savı, sonsuz bir kalkınma, yıkıcı bir gidişat, hadi, yüzleşelim onunla.

Boff ardından bize Kopenhag’dan ne umabileceğimizi sorar. En azından şu basit itirafta bulunalım: Bu şekilde devam edemeyiz. Ve basit bir önerme: Gidişatı değiştirelim. Bunu yapalım fakat bir çıkar ummaksızın, yalansız, ikili gündemler oluşturmaksızın, göklerden inen belgeler olmaksızın, açıkça ortaya konan gerçeklerle yapalım.

Ne kadar daha, Venezuela’dan soruyoruz Sayın Başkan, baylar ve bayanlar, bu adaletsizliklere ve eşitsizliklere ne kadar daha izin vereceğiz? Bu uluslararası ekonomik düzeni ve bu hükmünü süren piyasa mekanizmasına ne kadar daha hoşgörü göstereceğiz? Tüm insanlığı kırıp geçiren HIV/AIDS gibi salgın hastalıklara ne kadar daha katlanacağız? Açlığa, hatta kendi çocuklarını bile doyuramayan insanların durumuna ne kadar daha katlanacağız? Milyonlarca çocuğun tedavi edilebilir hastalıklar yüzünden ölümüne ne kadar daha katlanacağız.

Muktedirlerin diğer insanların kaynaklarını ele geçirmesi uğruna silahlı çatışmalarda milyonlarca masumun hayatını yitirmesine ne kadar daha katlanacağız?

Çatışma ve savaşlar dursun. Biz bu dünyanın insanları imparatorluklardan, dünyaya hâkim olmak için, bizi sömürmek için çabalayanlardan bunu istiyoruz. Emperyalist askeri harekâtlara ve askeri darbelere son. Daha adil ve eşitlikçi bir ekonomik ve sosyal düzen kuralım, yoksulluğun kökünü kazıyalım, yüksek emilim düzeylerine son verelim, çevrenin tahribatını durduralım, iklim değişikliğinin getireceği büyük felaketten kaçınalım, o soylu, herkesin daha özgür ve bir arada yaşayacağı dünya hedefinde bütünleşelim.

Sayın Başkan, yaklaşık iki yüzyıl önce, evrensel bir Venezuellalı, ulusların kurtarıcısı ve bilinç taşıyıcısı olan biri, gelecek nesillere şu irade yüklü özdeyişi bırakmıştı: “Doğa bize karşı geliyorsa, onunla savaşalım ve önümüzde boyun eğdirelim.” Bu kişi Simon Bolivar’dı. Kurtarıcı (Liberator).

Bolivarcı Venezuela’dan, yaklaşık on yıl önce böyle bir günde, evet kesin olarak on yıl önce, tarihimizin en büyük iklim felaketini yaşadığımız Venezuela’dan (ki Vargas trajedisi olarak anılır), devrimi, tüm insanlar için adaleti sağlamaya yönelmiş Venezuela’dan, bu adaleti sağlamanın tek mümkününün sosyalizm yolu olduğunu söylüyoruz!

Sosyalizm, Marx’ın bahsettiği diğer hayalet, burada da geziniyor, o daha ziyade bir karşı-hayalet. Sosyalizm, işte istikamet budur, işte gezegeni kurtuluşa götürecek yol budur, bundan kuşku duymuyorum. Kapitalizm cehenneme açılan, dünyayı yıkıma götüren yoldur. Biz bunu Venezuela’dan haykırıyoruz, ABD İmparatorluğunun sosyalizmi tehdit ettiği Venezuela’dan.

ALBA’yı meydana getiren ülkelerden, Bolivarcı İttifak’tan sesleniyoruz, tüm ruhumuzla gezegendeki çoğu insanın adına bu çağrıyı yapmak isiyoruz, hükümetlere ve dünya halklarına Simon Bolivar’ın, Kurtarıcı’nın sözlerini şöyle yorumlayarak seslenmek istiyoruz:

Kapitalizmin yıkıcı doğası bize karşı geliyorsa, onunla savaşalım ve önümüzde boyun eğdirelim, insanlığın yok oluşunu aylak aylak beklemeyelim.

Tarih bizi birlik olmaya ve dövüşmeye çağırıyor.

Kapitalizm direnecek olursa, ona karşı bir savaşa girmek, insanlığa kurtuluş yolunu açmak zorundayız. Karar bize kalmış, İsa’nın, Muhammed’in, eşitliğin, aşkın, adaletin, insanlığın ve en derin hümanizmin bayrağını yükseltme kararı. Bunu yapmazsak, doğanın en mucizevî yaratısı, insanlık yok olacaktır, o yok olacaktır.

Bu gezegenin yaşı milyarlarca yıl ve milyarlarca yıl biz, insan nesli olmaksızın var oldu. Var olmak için bize ihtiyacı yok örneğin. Şimdi, o olmaksızın bizler de varlığımızı sürdüremeyiz ve bizler Evo’nun dediği gibi, Güney Amerika’daki yerli kardeşlerimizin dediği gibi, Pachamama’yı mahvetmekteyiz. (Pachamama, And yerlilerinin hürmet ettiği bir tanrıçadır)

Sonuç olarak, Sayın Başkan, sözlerime son verirken, Fidel Castro’ya kulak verelim: “Bir tür nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır ki o; İnsanlıktır.”

Rosa Luxemburg’un dediği gibi: “Ya Sosyalizm ya Barbarlık.”

İsa’ya, Mesih’e kulak verelim: “Ne mutlu yoksul olanlara! Çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır.”

Sayın Başkan, baylar ve bayanlar, bu dünyayı insanlığın mezarına dönüştürmeme gücüne sahibiz. Bu dünyayı bir cennete çevirelim, yaşamın, barışın cennetine, barış ve tüm insanların kardeşliği için, tüm insan nesli için.

Sayın Başkan, baylar ve bayanlar, çok teşekkür ederim, şimdi yemeğin tadını çıkarabilirsiniz.

Çeviren: Bahadır Nurol

Eski/Yeni Dünya-8

Yeni Dünya, “Toplumsal Bellek Bileşimi” olmaya gidiyor, sanırım çoğumuz bundan haberliyiz artık. İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve benim bildiğim bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

· TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.

· TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.

· Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.(Dipnot.4)

· TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs) gibi yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!

· Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.

· TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir. (Dipnot.5)

· (devam edecek- dipnotlar kalabalık oldu- bunu bir sindireyim izninizle-

Dipnot.4.- Bir özelliğin diğer bir özellik gereği olmasını hayatımızın her bir anından örnekleyebilirsek de, şu an aklıma Allahın 99 ismi geldi. Bu isimleri çoğunuz bilirsiniz sanırım, ben de ara ara bakarım. Bunların birbirlerini nötrleştirici olduğunu fark etmiş miydiniz? Arapça konusunda hiçbir bilgim yoksa da tercümelerden anladığım kadarıyla isimler bir dairenin içinde dönüp dolaşıyorlar. Örneğin “el Halim” kısaca Yumuşaklık ve Hoşgörü sahibi anlamına gelirken, “El Hasib” hesaba çeken, eylemlerin karşılığını veren, üstelik bunu “el Celil” ile akılları dehşete düşüren azamet, hakimiyet ve celal ile yapıyor. Eğer onun Halim’liğine özeniyorsak, o yalnız başına gelmez, celille el tutuşup da gelir. Dualitik varoluşun başka çaresi yok. Ben bulamadım.

Dipnot.5- “Gerçek bellek” kavramını içimden geldiği şekilde kullandım ancak şu anda bu oluşumu benim hissettiğim şekle en yakın tarif etmiş olan diğer kelimeyi hatırladım: Arka Plan Yetileri.

Bir Dahi, Neil Richard Gaiman

225px-neilgaimannov04Vikipedi, özgür ansiklopedi 

Neil Richard Gaiman (10 Kasım 1960, Portchester, Hampshire) bir çok çizgi romanı da kapsayan fantazi ve bilim kurgu yazarıdır. İngiliz olmasına karşın 2005 itibariyle Minneapolis, Minnesota yakınlarında oturmaktadır. Mary T. McGrath’le evli olup Holly, Maddy ve Michael isimlerinde üç çocuğu vardır. Kendisi aynı zamanda Sandman isimli çizgi roman serisinin de yaratıcısıdır. Anansi Boys (Anansi Kardeşler) American Gods (Amerikan Tanrıları), Stardust (Yıldız Tozu), Coraline, The Graveyard Book (Mezarlık Kitabı) isimli kitapları da bulunmaktadır http://tr.wikipedia.org/wiki/Neil_Gaiman

Bu kadar genç yaşta, üstelik bir erkek bedeninde, böyle bir deha bulunabileceği kimin aklına gelir? Hemen bütün kitaplarını defalarca okudum, böyle bir yeteneği hangi kelimeyle nasıl övsem bilemeyecek durumda olduğumu itiraf etmekten başka çarem yok.

Daha önceleri Stardust’tan bi kaç kere bahsetmiştim (filmi de gerçekten başarılı, yönetmeni de ayrıca övmüştüm), bu kitap gerçekten yıldız tozlarından Dünyaya, insana ve yeniden toza dönüşmenin tüm hikayesini, en ufak bir aksaklık olmaksızın eksiksiz veriyor. Fakat bunu ancak dahilere yaraşır bir enstrümanla, masal yoluyla aktarıyor.  Gerek Yıldız Tozu, gerek Sandman dizisi gerekse Mezarlık kitabı baştan aşağı simgelerle donatılmış, ışıl ışıl parlayan bir şifa bileziği 🙂

Eğer normal bir insan olsaydım herhalde kıskanmalıydım. Fakat ben sadece gözlerim va ağzım sonuna kadar açılmış, hayretle seyrediyorum. Ve  onun için bir insana nasip olacak en büyük iyilikleri diliyorum Allahtan.
Mezarlık Kitabı ve Coralin tüm çocuklara okutulmalı ve büyüyüp gençliğe adım attıklarında hemen Sturdust’ı koymalı önlerine, kahvaltı niyetine.

Maalesef şu ana kadar Amerikan Tanrılarını bulmak mümkün olmadı, eğer elinde olan ya da ikinci elden ona rastlayan bir hayırsever onu benimle paylaşma lütfunu gösterirse çok sevinirim.

Not: Eski/yeni Dünya serisinde tam da eğitime sıra gelmişken, Neil bana şöyle bir fısıldadı nazikçe, iyi oldu, her şey yeniden bir tıngırtı şıngırtıyla yerine oturdu. Gerçi benim yazdıklarım ya da yazacaklarımın kimseye pek bi hayrı olacağını sanmıyorum ama Gaiman’ın her kelimesi şifadır. En onulmaz hastalara hiç tereddütsüz günde üç doz öneriyorum.

Eski/Yeni Dünya -7

avrupa-nin-vahsi-mucizeleri-fotograf-yarisma-vahsi-doga-1150994Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.

Sanırım “zihin”, insanın alt merkezlerden üst merkezlere geçiş yapabilmesini sağlamak üzere bir geçiş aracı olarak tasarlanmıştı. Sadece alt merkezlerle çalışan insan, içgüdüleri vasıtasıyla yapıp eden olduğuna göre, böyle devam etmek onda bir gelişme (en azından mühimsenecek oranda) ortaya çıkaramayacaktı. Kişiye “ne yapmakta” olduğunu göreceği bir ekran gerekiyordu. Tıpkı videoya alma ve onu TV ekranında izleme diyebiliriz bu işleve. İnsanın gerçekte ne yaptığını anlayabilmesi için yaşadığı sahneleri farklı zamanlarda tekrar tekrar gözden geçirmesi son derece yararlı. Bu işlem örneğin Castaneda öğretisinde “özetleme” başlığı altında ele alınmış ve önemi de yeterince vurgulanmıştır.

İşte zihin insanda “tekrar yaşama, gözden geçirme” işlevini gerçekleştirecekken, televizyon işlevi görmeye başladı, yani tek yönlü iletişim şeklinde kısıtlanmış oldu. Hatta öylesine bir sapmayla kendini görmeyi engelleyici bir organ haline geldi! Ömrünü televizyon başında geçiren insanların bari TV kapalıyken siyah ekranda kendi yansımasını görmesini ummaktan öte bir çare kalmadı sanırım. Oysa zihin, kişiye içinde kendinin olduğu sahneleri göstermek suretiyle, o piyesteki dışsallaştırılmış rolü,  yeniden içeriye almasını sağlayacaktı. Biraz daha açacak olursak, kişi kendi oynadığı piyesi seyirci koltuğundan izleyerek, olayı daha geniş açılardan değerlendirebileceği eşi bulunmaz bir fırsat yakalayacaktı.

Dışta olan içtedir kabulünden hareketle son yıllarda TVnin tahtını sallayan internet ekranı, cep telefonu ekranları, kişilerin olayda aktif rol alma girişimlerinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir (Teknolojiyi hep eleştirecek değiliz ya). Teknoloji deyip geçmemek lazım, bu konuda, insanın bilinçlenme yolculuğunun bire bir dışsallaştırılmış yansıması diyecek kadar ileri gidebilirim.

Biz insanların en kötü huyu (dipnot:2), araçlara aşırı “düşkünlük” gösterişimiz diyebilirim. Aslında araç olanı alıp onu amaç yapışımız, tapılacak konuma getirmemiz, insanlık olarak henüz bireyselleşme sürecini hazmedemediğimizin en bariz göstergesi. Zihnini tıka basa doldurmuş, tembelleşmiş ve harekete geçme itkisini yitirmiş büyük çoğunluğun bu fasit daireden nasıl çıkabileceği aslında açıktır; fakat işimize gelmiyor. Şimdi açıkça söyleyeceğim ama bunu okuyanların çoğu aman bu da bişey mi diyerek dudak bükecek, diğerleri “evet doğru” diyecek ama uygulayamayacak, çok daha az kişi ancak bir hafta yapabilecek ve nasıl geriye döndüğünü bile bilemeden eski hayatına dönmüş olacak. Onbinlerce yıldır hepimize böyle oluyor.

Sihirli formül(!) şu, kendinizi hipnoza kapatın! Bunun yolu haftada bir hatırlayıp yapacağınız meditasyon, ya da iki haftada bir yapacağınız yoga, ya da yılda bir kez ormana gezi değil tabi. Böylesini hiç yapmayın çünkü sizi “kendiniz için gerekeni” yaptığınıza ikna eden hipnoz bunlar. Dıştan özellikle medyadan bilgi akışını kesmeniz gerekiyor, hangi süreyle derseniz o kişiye ve içinde bulunulan genel enerji ortamına göre değişir. Bunu kimse size dışarıdan empoze edememeli. Bu perhiz aslında, yaşamak için “gerçek belleğe” ihtiyaç duyana kadar devam etmeli. Kolay görünür ama hiç de kolay değil; çünkü birçok açıdan cahil(!) kalacaksınız! Ne kadar çok şey bildiğinizi göstermekten mahrum olacaksınız, hatta çok basit günlük sohbetler, çenebazlıklar yapamaz duruma geleceksiniz, ya da politik, sosyolojik, teolojik (jik jik) konularda tartışma ortamlarına da katılamayacaksınız; çünkü konuşulan konulardan haberiniz olmamış olacak. Böylece susmak zorunda kalacaksınız. Susun biraz bakalım, sonra ardından ne gelecek? Hayır ne geleceğini söylemeyeceğim, bende ya da bir başkasında şunlar bunlar oldu diye size ödül vaat etmeyeceğim. Hem bunu söylemek  ödül değil ceza olurdu; çünkü beklentiye girerdiniz. Genelde bu durumlarda yaptığımız da, “acaba beklediğimiz şeyin işaretleri nelerdir” diye sormak oluyor.

Yeni Dünya’da gerçekten de radikal değişiklikler var. Şüphesiz herkesin hayalinde farklı görüntüler vardır ve bunların tamamı birleşince kritik kütle hangi gerçeklikte karar kılacak, dalga nerde çökecek hesaplamak olası değil. Sadece bekleyip göreceğiz.

Ben sade bir vatandaş olarak Yeni Dünya hayallerimden biraz bahsedeceğim.

-devam edecek umarım-

Dipnot 2: Bu bir huy olmaktan ötedir aslında; çünkü “düşkünlük gösterme” gerçekte yeterli enerjimiz olmadığı için kendimizi rölantiye almış olduğumuzun göstergesidir. Bu konuyu daha önce Danah Zohar’ın düşünceleriyle işlemiştik:

“Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Castaneda’ya göre bileşim noktası oynadığında geçtiğiiz ikinci dikkat alanları) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!

Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir. Danah Zohar- Kuantum Benlik kitabından.