Günden kalanlar…

İki haftadır üst üste aura konusundaki hocam Bayan Luba’yı ziyarete gidiyorum. Ders sürecimiz bittikten sonra uzunca bir süre pek seyrek görüşebilmiştik ve aslına bakarsanız ben onu hep özlemiştim.

Fakat şimdi baktım da böyle ara vermek her türlü ilşki için oldukça faydalı, aradan geçen bu üç yılda onda gerçekten mühim değişimler olmuş (kendiminkileri es geçtiğimi sanmayın).  Önceleri yalnızca andaki duygu değişimleri ile ilgiliyken şimdi mekanizmalara sarmış! Mekanizmalar ise tam da benim sahamdı… Gerçekten çok ilginç buldum bu durumu. Kırk yıl düşünsem sevgili Luba’nın mekanizma konusuna eğileceğini tahmin etmezdim.

Dersler esnasında benim yazarlığımla inceden dalga geçtiğini biliyorum, hatta artık bunu seslendirerek yapıyor, hani şöyle bi şeyler: “yazıyosun sen!” bu iki kelimenin alttan geçen yazısı ise şöyle: “hayalcisin, kurgu yapıyorsun, şu anda buranın gerçekliğinde değilsin” :))

Amenna… Doğruya doğru ne diyeyim. Üç yıl önce bir seans sırasında, bir başka öğrencinin sorunuyla ilgili alıştırma yapılırken, cesaretimi toplayıp araya girmiştim ve olayın mekanizmasını basitçe söylemiştim. Bana şöyle yukardan aşağı bir baktı ve “o senin bulunduğun yerde değil” dedi. Sesimi kesip oturdum, ne de olsa röntgen çeken oydu ben değil 🙂 Onu her düşündüğümde gülümsüyorum, her gördüğümde kahkahalar  atasım geliyor ve bi vesileyle de atıyorum. Onu çok seviyorum.

Bu yıl ev değişikliklerinin bini bir para, Luba da ev değiştirmiş, muhteşem bir eve geçmiş, buna çok sevindim, Güneş kadına tam da kendisi gibi pırıl pırıl güneşli bir ev. (Laf aramızda bir üç yıl daha geçtiğinde onun yazdığı kitapları görürsem raflarda şaşırmayacağım)

Aslında bayan Luba Sibiryalı bir şaman fakat bunu kendisi hiç söylemedi, geçen hafta ben kulağına eğilip bunu söylediğimde, isimler koymak ne işe yarar ki dedi, korkutmanın gereği yok, yapabildiğimizi yapalım işte. Haklıydı.  Bi şeyin lafı varsa kendi yoktur. Ya lafın, aslı çağırması bekleniyor/umuluyordur ya da aslın yokluğunun vicdan azabı çekiliyordur!

Madem Söz Annelerden Açıldı. Anne Kimdir/Nedir? Bir Bakalım…

ANNE, dünyada karşılık beklemeden börek yapan tek insandır.

Karşılıksız sevginin ete kemiğe bürünmüş halidir!

Ne kadar üzsen de 10 Dakika sonra seni affeden zarif bir memeli türüdür, yağlı bile olsa tiksinmeden saçını okşayan, kucağına yatıran, öpüp koklayan tek varlıktır, meleğin süt verebilenidir.

Yarasın diye muhallebinin içine ciğer katarak çocuğuna yediren manyaklık derecesinde yaratıcıdır.

Yemek yemeyen çocuğun dikkatini çekmek için elindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kişidir, kafayı çocuklarıyla bozmuş, göbek bağı kopsa da yürek bağı asla kopmayan, sevgi dolu fedakâr insan dişisidir.

Bulaşık, ütü, vb. yaparken bile otomatik olarak çene çalan, kendi kendine konuşan, kadın dırdırı denen mereti erkeklere daha küçükten belletendir.

Yemek uzmanı, düzen insanı, bilgili, kültürlü her şeyi bilen şahsiyettir, yavrularını yol tarafından değil, kaldırım tarafından yürütendir, dizi dizi incidir lakin gerektiğinde laf sokma dalında da birincidir.

Sevgiliden ayrılma haberi verildiğinde, “amaaan ben sana daha güzelini bulurum” diyebilen komik bir karakterdir.

“Oğlum aradım yoktun. Ben de mesaj atayım dedim sana. Gelince ara beni emi aslan evladım. Kara börülcem benim öptüm annen” şeklinde mesajlar atabilen, teknolojiyi ısrarla reddeden, kabullenemeyen, kafasına göre yorumlayan bilişim düşmanıdır ..

*** AMA… AMA dünyanın en güzel kucağına sahip, en güzel kokan, harikulade bir varlıktır, olmadık yerlerde

“İyi ki doğurmuşum ulen seni!”

diyen ve benim hatırıma benimle hiç sevmediği müzikleri dinleyen bir sabır ağacıdır.

Evlatlarını asla ayırmayan, aynı zamanda birbirinden koruyan güç abidesidir.

Evde bir yere uzandığınız an orada temizlik yapacağı tutan, temizlik konusunda kayışı kopardığından temizlikçi gelecek diye evi temizleyen balans ayarı kaçmış temizlik kaynağıdır.

Mutfakta yaşayan, evde herkesi idare eden bir tür canlıdır.

Sevginin güçlerini birleştirdiği sonsuz bakiredir !!!

Oğlunun damat-kızının gelin olduğunu görünce, çocuğu mezun olunca, çocuğu gol atınca, çocuğu hasta olunca, çocuğu askere gidince, asmalı kabağı seyredince, dolar yükselince velhasıl buna benzer bissürü şeye ağlayabilen, bu mesajı okurken duygulanıp – gözleri dolabilen, ağlamaya meyilli bir yapısı olan duygu pınarıdır.

Son kiiii üç dört;

Uzakta dursa da yakın hissedilen, canı hep istenen, asla vazgeçilmeyen, dizinin dibinde olmak istenen, evlatların varlığını varlığına armağan edebileceği,

*** ıslak – kuru ama heeeep duygulu***

En önemlisi; kıçı başı oynamayan tek kadın modelidir.

Yaşasın Annem :))

Pazar günü çaldı telefonum.
-Kızım özledim ben seni.
“Çık gel o zaman anne. Ben de özledim seni.”
-İyi madem, geliyorum.

Öğleden sonra koca bir çantayla çıkageldi. Gözlerimin büyümesine engel olamadım sanırım.
“Hayrola, yerleşmeye mi geldin anne” deyiverdim.
-Uzun kalıcam bu sefer.
“Nasıl yani?”
-Fazla geliyorum değil mi, söylediği lafa bak şunun.
“Yok anne, aşkolsun, babam sensiz ne yapar, valla ondan dedim.”

Neyse, öpüştük koklaştık. Şöyle bir teftiş etti evi, beni… Hemen ele aldı kontrolü. Ne isterim, ne yerim diye sordu. Girdi mutfağa… Üç gündür de çıkmadı nerdeyse 🙂

İnsanın annesi gelince yaşı kaç olursa olsun çocuklaşıveriyor. En azından benim için durum böyle. Ben bir yayıl, bir gevşe, bir şımar… Eşek kadar olmuşum ne gam… Gak diyorum, ekmek, guk diyorum su durumları tam. Bir de işe gidip geliyorum ya, iyice bıraktım ipin ucunu… Bu gece; “Annecim yaaa, çay demler misin?” derken yakaladım en son kendimi… Aman Tanrım!!! Yaşasın annem durumları, eyvah annem durumuyla yer değiştirmek üzere… Annem, böyle böyle, özgürlüğümün kanına giriyor.

Her türlü rahatlığa alıştırılıyorsun önce, sonra da hoooooop bir bakmışsın kısılıvermişsin kapana… Tıpkı evlilik gibi…

Korktum mu ne 🙂

Sanal İletişim daha etkin bir yol mu?

-Bu yazı bir münazara içindi; yazıları elden geçirirken rastladım ve içerik beni bi hayli güldürdü! Ne kadar ciddiyim değil mi?-

 Etkin İletişim kavramına kişisel olarak hangi anlamı yüklediğimi düşünmeye başlamadan önce sözlüklere nasıl girmiş olduğunu merak ettim;

 

İletişim: Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim,  haberleşme, komünikasyon.

 

Etkin: Hareketli, işleyen, çalışan, faal, aktif. Edilginliğin karşıtı olarak fiilde bulunan.

 

Eğer iletişim “akla gelebilecek her türlü yolla” yapılabilen, esası aktarıma dayanan bir edim ise burada tartışacağımız konu bu aktarımın daha faal ve aktif yolunun hangisi olduğuna dair olacaktır.

Bir özneyi ya da fiili daha etkin kılan nedir peki? Etkinlik objenin bizatihi kendinde ve ayrılamayan bir parçası mıdır yoksa o objeye dışardan yöneltilen, ona atfedilen bir değer midir? Yani kolayca görülebildiği gibi tartışma daha işin başında rölativite kanununa taşınır.

Hatta daha da ileri giderek; gerçek ya da sanal yolla iletişimin hangisinin daha etkin oluşu “gerçeğin mükemmel doğasını bilinçli şekilde izleyenin katılımına” muhtaç kalır.

 

Evimin bulunduğu yokuş başından Ortaköy’e inmenin şu ana kadar tespit edebildiğim üç yolu var; bunlardan hangisinin daha etkin olduğunu bu eve gelenlerden her bir kişi farklı belirleyecektir. Kimisi en kısa kilometreyi belirleyecek, kimisi en seyirli olanına, bir başkası da toplu taşıma olanağı kullanılabilene ETKİN diyecektir ve sanırım bunların hepsi de doğru olacaktır.

 

İletişim kavramını bilinçli olarak izleyen biz katılımcılar, insan olarak hangi eğilimlere sahibiz? Gerçekliğin hangi dalgada kırılmasını bekliyoruz?

Carl Gustav Jung, Analitik Psikoloji kitabının 125.ci sayfasında şöyle bir tanımlama yapar;

 

“Bu ikilem şöyle düşünmeme neden oldu; acaba dedim kendi kendime, iki ayrı tip insan mı söz konusu, biri daha çok obje ile, öteki daha çok kendi ile ilgilenen iki insan tipi mi var? Bu konu üzerinde uzun uzun düşündüm; sayısız gözlem ve deneyim sonucu, iki temel davranış varsaydım: Bunlar içedönüklük ile dışadönüklük idi. İçedönük davranış, kendi içine kapanık, objelerden kaçınan, çekingen, düşünceye dalmaya eğilimli, geri çekilen, çoğunluk savunma durumuna geçmeyi yeğleyen, kendine güvenmeyen bir araştırma pozu ardına saklanmayı sever. Dışadönük ise, kendini kolayca mevcut duruma uyduran, çabuk ilişkiler kuran, kuruntuya kapılmayan, belirsiz durumlar karşısında atılgan bir davranıştır. Birinci durumda, doğal olarak önemli olan şey sujedir, ikincideyse objedir. Bu gözlemler iki tipin sadece ana çizgileridir ve hiçbir zaman tek başına görülmez.”

 

Evet bu iki ana tip aynı insanda bir karışım olarak sürekli devrede ama her insanda değişik yoğunluklarda kendini belli ediyor. O zaman müsaadenizle kendini şuana kadar belirleyebildiği kadarıyla ben, yani içedönük yoğunluklu kişi olarak, gerçekliği kendi açımdan eğip bükeceğim.

 

Öncelikle şimdi savunacağım tez olan, sanal iletişimin içeriğine neler dahil olabildiğine bakıyorum: Mektup, kitap, sinema, tiyatro, resim, müzik, televizyon ve evet internet! Belki de şu anda aklıma gelmeyen daha başka yollar ve saydıklarım ile, yüz yüze gelmeden, beden dilini kullanmadan, dokunamadan ve birbirimize tükürük bulaştıramadan

iletişiyoruz.  

İletişimin yalnızca %15inin kelimelerle yapıldığı şu andaki bilimsel verilere göre tespit edilmiş olmakla beraber bu araştırmayı irdelerken gözden kaçırdığımız husus; zaten söz konusu iletişimin gerçek diye sınıflandırdığımız iletişimle ilgili, yani  tartışma konumuzun tek tarafını kapsıyor olmasıdır. Evet karşılıklı geldiğimizde kişiyi cismiyle ve kendisine giydirilmiş ismiyle muhatap aldığımızda gerçekten ETKİN iletişemiyoruz, kelimeler buna yeterli olmuyor ve biz de eksik kalan aktarımı yoğunluklu olarak diğer yollarla, vücut dili, ses tonu, mimik vs ile (istemli ya da istemsiz) yapmak zorunda kalıyoruz.

O halde neden karşılıklı geldiğimizde sözler kifayetsiz kalıyor, neden korkuyoruz?

Anlaşılamamaktan mı? Yanlış anlaşılmaktan mı? Nazar edeceğinden mi? Söyleyeceklerimizin bir ömür boyu sorumluluğunu yükleniyoruz sandığımızdan mı? Sonra değişeceğimizi içten içe çok iyi bildiğimizden mi? Kendimize biçtiğimiz (ve biçilen) imajı her ne pahasına olursa olsun müdafaa etme tasasından mı? Cezalandırılmaktan, kovulmaktan, katagorize edilmekten ya da Nesimi gibi diri diri yüzülmekten mi korkuyoruz adresimiz, etiketimiz belli olduğunda.

 

Oysa biz kelimelerde sakladığımızda vücudumuz isyan ediyor, samimiyetsizliğimizi yüzümüze vurmak için tabiri caizse kazan kaldırıyor ve aslında ne demek istediğimizi cümle aleme ilan ediyor! İşte arkadaşlar “gerçek” iletişim dediğimiz bu tek dişi kalmış yöntem aslında tam olarak insan olma halimizin utancıdır. Eğer bu, gerçekten gerçek olsaydı kelimelere sığardı hatta artardı!

 

O halde sanal ortamda iletişim dediğimizde yukarıdaki korkularımızdan nispeten daha azade mi oluyoruz? İletişimden maksat, duygu/düşünce bileşenimizi başkasına aktarmak ise eğer, bu eylemi vücut dilinden (ki bu bilincimizin ve dolayısı ile kontrolümüzün çoğunlukla dışında yapıldığından insanın başarısı değil ve eğer söylediklerinin aksine ise ayıbıdır aslında) muaf olarak aktarabilmek ister istemez daha cesur, daha samimi, daha yetkin olma sonucuna vardırmaz mı bizi? İlk zamanlar kendi söylediklerimizden bile korkabiliriz, sağımızı solumuzu kontrol eder, aman nickim anlaşılmasın paranoyasına kapılır gibi olabiliriz. Ancak sözler havada olduğu gibi uçup gitmez oralarda; günler, haftalar ve yıllar sonra tekrar kendinize bakabilir, neredeyken şimdi nerede olduğunuzu test edebilirsiniz.

Sanal iletişim, ağzınızdan çıkanı duymanızı sağlar!

 

Olayın bir de “güvensizlik” ana teması var tabii:

İnternete takılan yada takılmayan bir çok arkadaşım hep şu şikayeti yapıyor “İnsanlar nicklerin arkasına saklanıyor, gerçekte olmadığı bir rolü oynuyor. Peki aldatılmadığından nasıl emin olacaksın?” Sanki gerçek dedikleri iletişimlerde hiç yanılmamışlar ve defalarca nasıl aldatıldıklarını ve aşk yaralarını bana anlatmamışlar gibi!

Bu soru beni güldürüyor. Çünkü benim açımdan cevabı çok basit; kişinin asıl özellikleri ya da sosyal kimliği nedir ben onu hiç merak etmiyorum ki! Beni ilgilendiren şey kendi hakkında söylediklerinin içini nasıl doldurabildiği, ne süre bu söylemin ardında çelişkisiz durabildiği oluyor. Farz edelim bir duvarcı ustasıdır ve kendini 35 yaşında doktor olarak tanıtıyor ve eğer 35 yaşında bir doktorun olması gereken genel çerçeveyi dolduruyor ve sizin içinizde bir doktorla konuşuyor izlenimini uyandırıyorsa ve üstelik bunu iki haftadan uzun süre devam ettirebiliyorsa, o kişi benim için 35 yaşında bir doktordur. Hatta iki sene sonra bir duvarcı ustası olduğunu 22 yaşında olduğunu söylese şaka yaptığından şüphelenebilirim! Üstelik içimde aldatılmışlık gibi bir duygu uyanmaz; çünkü bu itiraf benim iki yıldır bir doktorla kurmuş olduğum iletişimin hikayesini değiştiremez. Hele hele kendi duygu/düşünce bileşenimi aktardığım süre boyunca kazandıklarımı elimden alması söz konusu bile değil. Özellikle chat ortamlarında resim gönderme ve isteme furyası vardır; bu da beni çok güldürür. “Bırakın hayal edeyim” demek gelir içinizden. 🙂  Üstelik o resimler bir manken ajansından aşırılmış da olabilir!

Tüm sanal iletişim araçları insanları hayal etmeye ve yeni gerçeklikleri yaratmaya teşvik eder. Kuşaktan kuşağa aktarılan ve hakiki bilgiyi içeren simge lisanını yoğunluklu olarak kullanır ve geliştirirler.

İnsanın kendini sevmesi öylesine ünlüdür ki, kimse olduğundan farklı bir şekilde kendini ifade etmeyi ila nihaiye sürdüremez. Zaten sürdürebilirse o rolün kendisi olmuştur artık! Normal insanın kendisine ve günlük hayata ilişkin disiplini yoktur, olaylar gelişigüzel cereyan eder bu sebeple insan, olmadığı bir kişiliği göstermek, üstelik bunu sürdürebilmek yetisine sahip değil. Eğer anlamaya açmışsanız kendinizi ve biraz da sabrınız varsa sanal iletişimde aldatılmak paranoyası lüzumsuz bir sakınım olacaktır.

 İnsanlarla iletişim kurmak her türlü insani zafiyetinizi herkesle paylaştığınızı görmek öylesine zevkli ve şefkat dolu bir faaliyet ki, bundan bahsetmek bile bana çok hoş duygular veriyor.

Sanal iletişim araçlarının ortak avantajlarını şöyle sıralamak konuyu bir çeşit özetleme gibi olacak sanırım:

  • Kalıcı: Havaya karışıp gitmiyor, irdelemek ve kendini tanımak adına büyük kolaylık.
  • Zaman ötesi: Kuracağınız iletişim zamanı delip geçiyor; kitapları, şiirleri, filmleri, resmi ve müziği, her yolla sadece yaşadığın ana tabi olmadan, aktarılanı alabiliyor ve aktarabiliyorsunuz.
  • Mekan ötesi: Asla gidemeyeceğiniz yerlere, ulaşamayacağınız bilgiye kavuşturuyor. Karşılaşma ihtimali olmayan insanları kimliklerinin öncelikli sıralamalarına tabi olmadan sevgiyle/acımasızca bir araya getirebiliyor.
  • Hızlı: Şu ana kadar bildiğimiz en hızlı iletişim yöntemi
  • Ucuz: Maddi ve manevi anlamda ucuz bir iletişim. Zaman/mekan ötesinde kalıcı bir iletişimi büyük bir hızla, küçük bir para karşılığında ve çoğunlukla manevi büyük bir bedel ödemeksizin deneyim şansı.
  • Seçim bolluğu: İlgi alanınız ve kendinizin bile belki henüz isim koymadığınız eğiliminiz, ihtiyacınız doğrultusunda seçim yapabilme, büyük bedel ödemeksizin deneme/yanılma eğitim modelini kolayca uygulayabilme imkanı.
  • Korkusuz: Üzerimize giydirilmiş “çağdaş insan” elbisesinin trajikomik baskısına meydan okuyor, BENin ezici ağırlığını azaltıyor kısaca daha cesur yapıyor.
  • İçedönük kişiliği ağırlıklı olarak taşıyanlar için yeri doldurulamaz bir yöntem. Adeta bir tercih değil mecburiyet!

Kuşkusuz sanal iletişim bazı bedensel ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalıyor; en güzel yemek resmini görüyor, tarifini alıyor fakat karnınızı doyuramıyorsunuz. Evet ama sanal iletişim kuranlara diğer iletişim yolları yasaklanmıyor ki! Arada biz de aşka geliyor, cesaretimizi takınıyor ve evimizden dışarı uğruyoruz.

Zaten her şey bir yönüyle sanal değil mi? Nietzsche şöyle diyor: Uyanık olduğumuzda da, düşte yaptığımızı yaparız; ilişkide olduğumuz insanları yaratır ve uydururuz – sonra unutuveririz hemen.

Bence, benim anladığım manada fakat şu anda çoğunlukla uygulanamayan gerçekten “gerçek” iletişim kurmayı öğrenmek gerekiyor. Bunu öğrenmenin yolu ise Sanal iletişimde pişmekten, kendini daha çok tanımaktan ve koşulsuz samimiyetin tadına varmaktan geçiyor. Kuşkusuz bütün öğrenme süreçleri gibi zahmetli ve sıklıkla acılıdır bu yol. Gerçek iletişimin bulunmadığı bir dünyada ona karşı bir tez savunmak bir anlamda düşene bir tekme vurmak gibi oldu. Bundan dolayı mahcubum.

ÖZün SÖZü desteklediği “gerçek” iletişimin, bir gün ve lütfen çok gecikmeden yapılabileceği bilinç anına ulaşabilmek adına sevgiler sunuyorum.

Sibel Atasoy

 11.01.04

UĞURSUZ 13

Bu inanç bir fobi yani bir çeşit korku hastalığı olarak kabul edilmiş olup adı ‘triskaidekaphobia’dır.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa’nın meşhur son yemeğindeki havarilerin sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.
O zamanlarda ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Vikking’lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga’nın oğulları olup, ay kraliçesi Nanna’mn da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen Balder’i öldürür.
Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya’dan Avrupa’nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa’nın son yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder’in yerini Hz. İsa, Loki’nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü hepten uğursuzdur. Ancak böyle bir günde doğmuşsanız tam tersi, yani 13 sizin uğurlu gününüzdür.
Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı (bence “ayva”yı!) cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa’nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem’in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok değer verirler.
13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır